scorecardresearch.com

Dikkat! karanlık var: anti-ütopya

Dikkat! karanlık var: anti-ütopya
26/06/2009 02:00
Bilimkurgu, anti-ütopya bize kehanetlerden söz etti, ki anlattıkları aslında bugündü; bugünün deformasyonuyla geleceğin toplumuna, insanına dair kehanetler... 'Cesur Yeni Dünya', 'Bin Dokuz Yüz Seksen Dört' ve 'Biz', anti-ütopyanın klasikleri...
Haber: CENGİZ ALKAN / Arşivi

KAPAK
90’lı yılları 21. yüzyıla dahil etmeli. Hedonist-nihilizmin henüz ‘yaygın’ değil ama gittikçe ‘egemen’ olduğu dönemin miladı... Önceliğin kurgulanmış gerçekliğe tanınması, kayıtsızlığa varan hoşgörü, bağlanma yerine bağlantının öne çıkarılması, kişisel geçmişlerin yok sayılması, ‘Canım böyle istiyor’cu egosantrizm, empati yoksunluğu ve sinisizm, dayanışma yerine proje odaklılık... Zamanımızın kahramanının gittikçe fark edilebilir nitelikleri... Ama hâlâ eksik bir şeyler var, henüz bizim görmediğimiz. Nasıl ki Dostoyevski yazdıktan sonradır ki ortalıkta ‘Raskolnikov’lar dolaşmaya başlamıştır ve nasıl ki ‘fleneur’ Baudlaire yazmadan önce pasajlarda aylaklık yapmıyor idiyse, zamanımızın kahramanını ve onların hayat bulduğu dünyayı bize anlatacak kâhinlere ihtiyaç var.
Bilimkurgu, anti-ütopya bize kehanetlerden söz etti ki anlattıkları aslında bugündü; bugünün deformasyonuyla geleceğin toplumuna, insanına dair kehanetler...
Ütopya... Var olmayan iyi yer, olmayan güzel ülke... Yani öyle bir yer düşleyeceksiniz ki var olamayacak kadar güzel olacak. Belki de büyüsü kaybolmasın diye, yazmaya kıyılamayacak kadar el değmemiş olacak; yalnızca düşlerde var olacak.
Acaba Poussain Arcadia Çobanları’nı resmetmeden önce Platon’u okumuş muydu: Et in Arcadia Ego. Tüm felsefe tarihinin kendisine düşülmüş bir dipnot olan filozof, ideal Devlet’iyle Poussain’e esin kaynağı olmuş muydu, bunu bilemiyoruz: “Filozoflar ister bir tek insanı, ister bütün devleti ele aldıkları zaman, kanunları çizmeden önce, insanın da, devletin de temiz olmasını isterler, temiz değilse temizlerler.”
Thomas More 1516 yılında Ütopya’yı yazdı. “Onu övmek güneşi fenerle göstermek gibi bir şey” olan Ütopya halkını anlattı: Mal-mülk eşitti bu adada; ama kölelik de vardı. Yöneticiler -ki onlar vardı- seçimle işbaşına gelirdi; ama “kurultay ve büyük halk toplantıları dışında bir araya gelip memleket işlerini konuşmak ölümle cezalandırılan bir suç” tu. Ütopyalılar “insan ruhunun en tatlı yönü olan acıma duygusunun yavaş yavaş körleşip yok olacağını” düşündükleri için hayvan kesmezlerdi; bu pis işlerini kölelerine yaptırırlardı. 1535 yılının 6 Temmuz sabahı Thomas More’un kafasını İngiltere Kralı VIII. Henry kesmedi; bu işi yapacak cellatlar vardı.
Tomassa Campanella yirmi yedi yıllık hapis hayatı ve korkunç işkencelere rağmen, “Ben doğacak yeni sabahların çan sesiyim” dedi. Güneş Ülkesi’nin doğan güneşi yalnız malda mülkde değil, kadınların ‘paylaşımında’ da eşitliği istiyordu. Ama bu eşitlik “tek tek insanların zevki için değil toplumun yararı bakımından etraflıca düzenlenmişti”. Güneş Kent’in baş yöneticisi -ki onlar vardı- Hoh’un yardımcılarından Sevgi, üreme işini düzenlemekle görevliydi. “Başlıca işi kadınla erkeğin kusursuz bir soy yetiştirecek yolda birleşmelerini sağlamaktı.”

Özgürlük-mutluluk ikileminde ‘Cesur Yeni Dünya’
“Bir beklenti değil bir gerçeklik gibi sunulan” ütopyanın son büyük anlatısı Francis Bacon’ın Yeni Atlantis’i de tıpkı 19. yüzyılın ütopik sosyalistlerinin (Etienne Cabet, Icarie’ye Yolculuk; William Moris, Hiçbiryer’den Haberler) ütopyalarındaki gibi toplumsal düzenin kusurları karşısında ‘kusursuz’ bir toplum düzeni önerir.
Sanılmasın ki anti-ütopya 20. yüzyıla özgü, teknolojiyle malûl, savaş yorgunu karamsar beyinlerin ürünüdür yalnızca. Ya da ‘Arcadia düşleri’yle, cennetin bahçeleriyle süslü edebi ve artistik bir geleneğin reddiyesidir; Platon’dan More’a, Bacon’a, Campanella’ya kadar gelen içkin bir totaliterizme karşı koyuştur anti-ütopya. Bir kopuştan ziyade, ‘herkesin iyiliği için’ tasarlanmış, sınırları belirli, ucu açık olmayan yok-ülkenin içindeki ‘alien’dır. Yönetenlerin, tahakküm kuranların ütopyası, yönetilenlerin, ezilenlerin anti-ütopyasıdır.
Anti-ütopya gelenek olarak H.G. Wells’in ve E.M. Forster’in öyküleriyle başlar; özellikle Wells, toplumun kusurlarına alternatif ‘kusursuz bir toplum’ fikrinin başka bir totaliterizmin kapılarını açacağını İlk fark eden yazardı.
Yevgeni Zamyatin ile ilk önemli örneğini verir anti-ütopya. Bu öncü yazarlar, Batı düşüncesini şekillendiren büyük düşünürlerin yarattığı ütopyaların çok da ‘ütopik’ olmadığının farkına varmış ve bunlardan korunmak için bir nev’i ‘dikkat levhası’ işlevi görmüşlerdir.
Aldous Huxley 1932’de yazdığı Cesur Yeni Dünya’da, bizi, Ford’dan sonra 632 yılına götürür. Artık İsa, pek muteber bir şahsiyet sayılmadığı için Miladi Takvim yerine Fordist Takvim kullanılmaktadır. Bu dünyanın cesur insanları kapısında, Cemaat, Özdeşlik, İstikrar yazan Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde ‘üretilirler’. Kadınların döllenmesi yasak ve ‘ayıp’ olduğu için, üstelik bir tek yumurtadan 96 ikiz yumurta üretilebilen bir teknoloji olduğundan, ‘annelik’ ve ‘babalık’ pornografik birer kavram olarak görülür. Bununla birlikte cinsellik, bastırılması gereken bir şey olarak da düşünülmez; tam tersine küçük çocukların ‘cinsel oyunları’ da teşvik edilir. Hatta bu oyunlara katılmada isteksiz davranan çocuklar anti-sosyal davranış eğilimleri gösterdikleri için bir miktar daha ‘şartlandırılır’. Toplumsal istikrarın temel güvencesi olan şartlandırma, hypnopedya (uykuda eğitim) ile sağlanır. Hypnopedya sayesinde herkes mutludur. Herkes çalışır ve herkes eğlenir. ‘Herkes herkes için’dir. Yalnız kalmayı istemek, duygusal mahremiyet, düşünsel aktivite toplumdışı, kabul görmeyen davranış biçimleridir.
“Huxley’in anti-ütopyasında halk tiranını sever, teknolojiye ve teknolojinin düşünebilme kapasitesine tapar. Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’indeki gibi kitapların yasaklanmasına gerek yoktur, çünkü kimse onları okumak istemez. Bilgi ne kadar çok olursa kitleler o kadar pasifize olacaktır.” Aslolan haz ve kaygısızlıktır.

‘Reel’ sosyalizme eleştirel bakış
George Orwell’in, Zamyatin’in Biz’ini okuduğu ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü 27 yıl sonra (Biz-1920; Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1947) yazdığı düşünülünce ve her iki kitaptaki kimi benzerlikler Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün ‘çalıntı’ olduğu yollu uzun dönem sürmüş bir tartışma başlatmıştı. Buradaki yanılgı -pek çok çalıntı ihbarında olduğu gibi- Orwell’in Biz’in yapısını ve ana karakterlerini birkaç değişiklikle Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’te kurmasıyla ilgili. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört sosyalizmin, bir devlet/parti iktidarıyla özdeşleştirilmesinin eleştirisiydi. Özellikle Orwell’in İspanya İç Savaşı’ndaki tecrübeleri (Anarşist ve Troçkist militanların Stalinist ihanete uğramaları...) ve sonrasında Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist uygulamalar bu eleştirinin temeliydi. Zamyatin Biz’i yazdığında olası bir gelecekti totaliter devlet yapısına dair bir uyarıda bulunuyordu, Bolşevik uygulamaların olası sonuçlarından yola çıkarak.
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’te ‘Okyanusya’nın tele-ekran egemenliğindeki dünyasında ‘gerçeğin’ ne olduğunu bilmenin olanaksız olduğu, ‘geçmiş’in yalnızca yazılı kayıtlarda var olduğu ve yeniden kurgulanabildiği bir toplum anlatılır. Sürekli ekrandan yüzünü gördüğümüz, bizi izleyen Büyük Birader’in her gün adı değişen düşmanıyla yaptığı savaşın nedeni bilinmemektedir. Parti’nin sloganı ise “Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir.”
Aşkın en büyük suç olduğu bu karabasanda tek isyancı Winston Smith’tir. “Bilinçleninceye dek başkaldırmayacaklar, başkaldırmazlarsa da hiçbir zaman bilinçlenemeyecekler” diye yazar günlüğüne.
Fakat Smith’in başkaldırısını destekleyen bir azınlık dahi yoktur ve yenilgi tam ve kesindir. Winston Smith Büyük Birader’i severek ölür. Orwell’in karamsarlığı had safhadadır: “Geleceğin nasıl olacağını bilmek istiyorsan, bir insanın yüzünü aralıksız çiğneyen bir postal düşle.”

‘Biz’deki umut: ‘En son devrim yoktur’
Ursula K. Leguin’in ‘gelmiş geçmiş en iyi bilimkurgu’ olduğunu soylediği Biz’i yazdığında Yevgeni Zamyatin’in Bolşevik iktidarla arası bir hayli kötüleşmişti. Zaten romanı da “uyumsuz görüşleri olduğu gerekçesiyle” konulduğu Şapalernaya Hapishanesi’nde yazmıştı ki bu hapishane 1905’te Petersburg Sovyeti’nde Bolşeviklerle birlikte yürüttüğü siyasal faaliyetler nedeniyle yakalandığında tutulduğu hapishaneydi.
1929 yılında hakkındaki eleştirilerin iyice artması üzerine Rus Yazarlar Birligi’nden istifa etti. Ardından da yazdığı herhangi bir yazı ya da oyunun ne yayımlanmasına ne de sahnelenmesine izin verildi. Bunun üzerine 1931 yılında Maksim Gorki’nin de araya girmesiyle ülkeden ayrılmasına izin verildi. 1937’de yoksulluk ve yalnızlık içinde Paris’te öldü.
26. yüzyılda geçen Biz’de insan doğadan ve kendi ‘ben’liğinden koparılmış, ‘biz’leşerek teknolojiye ve bürokratik devlete teslim olmuştur. Bireysellik yoktur... İnsanların adları değil, numaraları vardır. Saydam, cam duvarların arkasında yaşayan insanların her dakikası devletçe belirlenmekte, denetlenmektedir.
Erkek ve dişi numaralar yalnızca, izin belgeleriyle önceden belirlenmiş sevişme saatlerinde birbirlerini ziyaret ettikleri zaman perdeleri indirme hakkına sahiptirler.
Başkarakter D-503 ‘Tek Devlet’in matematikçilerinden birisidir; ‘Tek Devlet’ medeniyetini uzaydaki farklı gezegenlere yayacak olan -bir uzay mekiği olarak tasarlanmış- İntegral’in yapımcısıdır.
Her şeyin normal gittiği yaşamında karşısına çıkıp da hayatını değiştiren E-330’la tanıştıktan sonra D-503 günlük niteliğinde kayıtlar tutmaya başlar. ‘Biz’in biçimsel yapısı bu günlükteki kayıtlardan oluşur.
E-330, ‘Tek Devlet’in sürüleşmiş tebaasının dışında kalabilmiş bir insandır. Yasaklanmış şeyleri yapar; örneğin tütün ve alkol kullanır. Böylelikle dışarıda kalır; devrimci bir kadındır E-330, aşkın en olmayacak şey sayıldığı toplumda D-503’ü kendine âşık eder ve onu devrimci bir hareketin içine sokmaya çalışır.
Biz’i Cesur Yeni Dünya ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ten ayıran temel unsur yenilginin kesin olmaması, bir umut ilkesinin korunmasıdır. ‘Oybirliği Günü’nde ‘Hayır’ diyebilecek başkaldıran ve ısrarlı bir azınlık vardır ve yenilginin en belirgin olduğu anda bile çarpışmalar hâlâ devam etmektedir. “En son sayı”nın ne olduğunu soran E-330’a “sayıların sonu olmadığı” yanıtını veren D-503’e şöyle der E-330: “En son sayı yoksa en son devrim de yoktur.”

BİZ
Yevgeni Zamyatin
Çeviren: Algan Sezgintüredi
Versus Kitap
2009, 246 sayfa
14 TL.

ETİKETLER:

haber

http://www.radikal.com.tr/9425919425910

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.