Din: Şu çetrefilli mesele

Din: Şu çetrefilli mesele
Din: Şu çetrefilli mesele
Tayfun Atay 'Din Hayattan Çıkar'da, hayattan kaynaklanan dinin, hayatla uyumlu olma bakımından imkânlarına dikkat çekerken, dinden kaynaklanan bir hayat inşa etme adına teorik girişimlerin hatalarıyla da yüzleştiriyor
Haber: SÜREYYA SU / Arşivi

Nietzsche’nin Hıristiyanlığa saldırmasına vesile olan asıl neden, Hıristiyanlığın hayatı olumsuzlayıcı, onu reddeden, insanı ve güdülerini kötüleyen vasfıydı. Müesses bir din olarak Hıristiyanlık, insanın bedensel ve ruhsal varlığını tahakküm altına alarak onu terbiye etmeye çalışırken, hayatın tüm nimetlerinden mahrum ederek insanı dindarlık adına çileciğe mahkum ediyor ve ondaki tüm yaratıcılık potansiyelinin kaynağı olan güdülerini törpüleyip kul haline getiriyordu. Nietzsche’nin Hıristiyanlığı bir köle ahlakı saymasının nedeni budur. Öte yandan, oryantalist yazından tanıdığı İslam’ı Hıristiyanlık karşısında övmesi de bu bağlamda anlaşılmalıdır. Döneminin oryantalist yazınında İslam, bir barbar dini olarak, hala güdüleri doğrultusunda yaşayan insanların inancı olarak tanıtılıyordu. Bu durum, Nietzsche için yerilecek değil, övülecek bir şeydi. Nietzsche, İslam’ın temelde hayatı olumlayıcı bir yönü olduğunu, “zevklerimize ve duygularımıza daha doğrudan hitap eden” ve “kaynağını erkeksi içgüdülerden alan” bir din olduğunu düşünüyordu.
Öyleyse Nietzsche için din, insanları gönüllü kulluğa sevk eden ve böylece sömürüyü meşru kılan kendinde kötü bir ideoloji değildir. Marx da dini “halkın afyonu” olarak tanımlarken, sanılanın aksine, dini kendinde kötü bir ideoloji olarak tanımlamaz. Dinin toplumda gördüğü işleve değinir. Tayfun Atay’ın belirttiği gibi, Marx, “yaşanan hayatın acı, sefalet ve çaresizlikle karşı karşıya bıraktığı yoksul insanlara dayanma gücü veren bir ‘müsekkin’ olarak kavramaktadır dini”. Ama en olumladığı yerde bile, Marx’ın dine bakışı çağının epistemesinin sınırlarını aşamaz ve bu durum dini tek boyutlu görmeye neden olur. Nietzsche’de çağının epistemesini aşma iradesi, dinin farklı boyutlarını görmesini sağlamıştır. Marx’ın önemle vurguladığı gibi, dinin, en olumlu anında ‘müsekkin’ işlevi gören, genelde ise sömürü ve sınıf çelişkilerini ‘takdir-i ilahi’ olarak gösterip sorgulanmadan kabul edilmesini sağlayan bir ideolojik boyutu vardır. Ama hayatı olumlayan, ‘müsekkin’ olmanın ötesinde, ‘uyarıcı’ olan, aktif hale getiren dinamik bir boyutu da vardır. 

Din mi, hayat mı?
Dinin bu iki boyutu, onun iki farklı tanımına göre belirleyicilik kazanır: Teolojik tanım, dini hayatın kaynağı olarak tanımlar. Antropolojik tanım ise, hayatı dinin kaynağı olarak tanımlar. Yakınlarda genişletilmiş yeni baskısı yapılan Tayfun Atay’ın ‘Din Hayattan Çıkar’ adlı kitabı bize bu yaklaşımın en iyi örneğini sunuyor. Hayattan kaynaklanan dinin, hayatla uyumlu olma bakımından imkânlarına dikkat çekerken, dinden kaynaklanan bir hayat inşa etme adına teorik girişimlerin hatalarıyla da yüzleştiriyor bizi. Dindarlık adına, din, ilahi bir tüzük gibi hayatın kaynağı olarak tanımlandığında, hayat kontrol edilmesi, sınırlandırılması ve biçim verilmesi gereken bir nesne olarak kavranır. Hayat dinin kaynağı olarak tanımlandığında ise, hayat, değişen zaman ve mekâna göre yeni anlam dünyaları yaratan dinamik bir özne olarak kavranır. Bu bağlamda, kutsalın tanımı da değişir: Birinde kutsal, aşkın olana gönderme yapılarak tanımlanır ve böylece dogmatik bir söylemin düzeni kurulur. Diğerinde ise, kutsal içkin olana gönderme yapılarak tanımlanır ve manevi bir söylemin düzeni kurulur.
Atay, kitabında öncelikle dinin antropolojik anlayışlarına değiniyor. Dinle ilgili genel tanım şöyle ortaya çıkıyor: “Doğaüstü varlıklar ve güçlere ilişkin zihinsel tutumlar ve davranış örüntüleri”. Bu tanıma göre, dünya üzerinde dinsel söylem ve pratiğe sahip olmayan bir topluluk ya da halkın olmadığı söylenebilir. Yapılan araştırmalar dinsel olarak nitelenebilecek inanç ve davranış kalıplarının tüm insan topluluklarında olduğunu ortaya koyuyor. Tabii bununla beraber, dinsel inanca yönelik eleştiri ve inkara da her toplumda rastlanmaktadır. Bu tespite göre, dinsel inancın da ateistik inancın da evrensel olduğu gibi bir sonuç karşımıza çıkıyor. Modern bilim ve teknolojinin en ileri seviyelerde olduğu toplumlarda bugün hala bu çelişki sürüyor. Modern bilim doğa olaylarını açıklıyor; ama doğa olaylarının etkilerinden korunmayı sağlayamıyor. O zaman insanların bir doğaüstü güce inanma ihtiyacı devam ediyor. Aslında dinsel inanca yönelik inkar, sonuç itibariyle, bir tanrıya inanmaktan çok, bir tanrı inancının insan hayatına etkilerine yöneliktir. Dinsel inancın insanın aklı, duyguları ve güdülerine göre davranmasına sınırlar koyarak hayata bir nizam getirmeye çalıştığı noktada sorun başlamaktadır. Dinden neşet eden hayata karşı bir tavırdır ateizm aslında. 

Dinden çıkan bir hayat
Laiklik de hayatın dine göre tanzim edilmesine karşı siyasal bir tavır olarak ortaya çıkmıştı. Fakat laiklik adına bu sefer müesses bir akla göre hayat tanzim edilmeye çalışılınca sorunlar teşkil etmeye başladı. Hayattaki farklılık ve çokluk aklın birliği adına aynılığa mahkûm edildi ve insanın arzu ve güdüleri bilimsel kurumlarca denetlenip disipline edilirken, devlet güdüsel olarak hareket eden irrasyonel bir sistem haline geldi. Sonuç olarak, Feuerbach’ın tanrının yerine insanı koyması gibi, tanrının yerine devlet geçince hiçbir şey değişmedi; hatta daha kötü oldu. İnsanlar dini inançlarından dolayı baskıya maruz kaldılar, ötekileştirildiler. Dinden çıkan bir hayata karşı verilen mücadele, dini hayattan çıkarmaya dönüşünce hayat daha özgür hale gelmedi. Tayfun Atay bu meseleyi, “Cumhuriyet ve Din” adlı bölümde kronolojik bir tarih okumasıyla ele alıyor. Resmi ideolojinin dine karşı tavrını ‘anti-teist’ olarak adlandırıyor ve Türkiye entelijansiyasında dinin bir inceleme konusu bile olamadığına vurgu yapıyor.
Atay’ın kitabının esas izleğinin gösterdiği gibi, dinden hayat çıkarma ya da dini hayattan çıkarma çabalarına rağmen hayat dini toplumsal dönüşümlerin getirdiği ihtiyaçlara göre yeniden üretiyor. Bunun örneklerini popüler kültürde görmek mümkün. “Ayet ve Reklam: Medyatik Türkiye’de Din ve Tesettür” adlı bölümde Atay, dini bir kuralın (tesettür), modern hayatın içinde nasıl dönüşerek yeniden üretildiğini gösteriyor. Kadınların bedenlerini ve güzelliklerini gizlemek amacıyla bir örtünme pratiği olan tesettürün, bilakis bedenlerini ve güzelliklerini öne çıkartan bir teşhir pratiğine dönüştüğünü belirtiyor. Geç kapitalizmin kültürel mantığı uyarınca dinsel kavramlar aşkın bir gösterilene tabi olmaktan çıkıp, sonsuzca işleyen bir anlamlandırma oyunu içinde melezleşiyorlar. Bu aslında modern bir olgu değil; geleneksel olanda da, özellikle ‘halk dini’ içinde bunun çokça örneklerini görmek mümkün. “Gelenek-Modernlik İkiliği, ‘Halk Dini’ ve Senkretizm” adlı bölümde Atay, senkretizm adı altında farklı dinsel öğelerin iç içe geçmesiyle bir geleneğin oluşum dinamiklerini inceliyor. “Şempanzeler ve Peygamberler” adlı bölümde ise, evrim teorisinin dine aykırı bir düşünce olarak değil; bilakis dini bir düşünce olarak okunabilmesinin imkanlarını İslam düşüncesinden örneklerle gösteriyor. Tayfun Atay’ın kitabı, günümüzün, özellikle din eksenli kültürel meselelerini anlamak için, derinlikli olduğu kadar neşeli de bir üslubu olan bir ‘şen bilim’ örneği.

DİN HAYATTAN ÇIKAR
Antropolojik Denemeler
Tayfun Atay
İletişim Yayınları
2011, 230 sayfa, 18.4 TL.