Doğumdan ölüme kimlik dertleri

Doğumdan ölüme kimlik dertleri
Doğumdan ölüme kimlik dertleri

Gündüz Vassaf Fotoğraf: Muhsin Akgün

'Kimliğimi Kaybettim, Hükümsüzdür!'de Gündüz Vassaf, din, milliyetçilik ve cinsellik üzerine denemelerini bir araya getiriyor, odağına ölümü alıyor
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Gündüz Vassaf, yeni kitabının isminde, kimliğini kaybettiğini beyan edip ekliyor: “Hükümsüzdür!” Yani, (TDK’ya göre) “yürürlükten çıkarılmış, yürürlükten kaldırılmış, geçersiz, hükmü kalmamış”tır. Sayfaları çevirirken, önce bir espriye, sonra bir mutluluk ifadesine (“Kimliğimden kurtuldum!”) benzeyen kitap isminin aslında oldukça hüzünlü olduğunu fark ediyor insan. 1946 doğumlu Gündüz Vassaf, 1968 yılında 22 yaşındaydı. Çok sevdiği ve dönem dönem yaşadığı Birleşik Devletler’de etkisi hâlâ süren bir rüzgâr estiren Alman düşünür Herbert Marcuse, California Üniversitesi’nde ders veriyordu. Tek Boyutlu İnsan Kitabı’na, Komünist Manifesto’nun girişini akla getiren bir başlangıç yapıyordu Marcuse: “Gelişmiş endüstriyel toplumlarda, teknik ilerlemenin özelliği olan, insana rahatlık veren, pürüzsüz, mantıklı, demokratik bir özgürlüksüzlük hüküm sürüyor. Gerçekten de, toplumsal olarak gerekli ancak acı verici işlerin mekanikleşmesi söz konusuyken, bireyin bastırılmasından daha mantıklı bir şey olabilir mi ki?” Hep Marcuse’nin bahsettiği özgürsüzlük meselesinin çevresinde yazan Vassaf’ın Immanuel Kant ve Hrant Dink’e ithaf ettiği kitabı, inanç ve kutsal çağında bu düşünürlere yakılmış bir ağıt gibi okunuyor.
Neden mi? Çünkü Papa hâlâ iktidarda. Yalnız Papa değil, Baba da iktidarda. Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi çerçevesinde gazetecileri yargılamak için seferber olanları Vassaf sözcüğün en kötü anlamıyla ‘erkek’ler olarak görüyor. İnançlarından kuşku duymayan erk sahipleriyle şüpheciler arasındaki mevzi savaşı, Vassaf için küreselleşmenin tuhaf paradokslarından biri. Çünkü buradaki yazılarında sıkça örnek verdiği gibi, yerel dilleri, kültür ve inançları öldüren sınırsız-küreselleşme süreci, bir yandan da bunların yeniden ve yeniden kendilerini kurmaları için imkânlar açıyor. Cemaatlerin ölümünde, cemaatler baştan doğuyor. Bu da 19. yüzyıl boyunca bütün dünyada hızla ilerleyen ulusçu düşüncenin yitirdiği komünal moment’in bir yer değiştirmesine benziyor. Geçenlerde konuşma imkânı bulduğumuz Fransız düşünür Jean-Luc Nancy, günümüzde cumhuriyetin insanları bir araya getirmekte başarısız olduğunu anlatıp eklemişti: “Demokrasi bunda daha da başarısız.” Dindışı saiklerle bir araya gelen insanlar neredeler? Onları boş yere sokaklarda aramayın; dini kortejlerin veya Abdi İpekçi Caddesi’ne geçen ay kurulan kitsch alışveriş meleklerinin yanında mutlu olan yeni toplumda, Vassaf’ın lezzetli biçimde yabancılaştırıcı üslubuyla bir uzaylı gibi gösterdiği Aziz Nesin’i nereye koyacağını insan bilemiyor. Dini törenle defnedilmek istemeyen Nesin’in kendi kurduğu Vakfın bahçesine gömülmesi ancak bir Bakanlar Kurulu kararıyla mümkün olabilmişti; ne de olsa öldüğümüz an “kimliğimizi devlet teslim alıyor”. 

İnançsızlık bir tür çaresizlik mi?
Türkiye ’de inanç, inancını özgürce yaşayamadıklarını söyleyenler kadar inançsızlığı inanç edinen ateistler için de bir sorun. Bu yüzden de güler yüzlü totalitarizmden ve insan hakları, barış söylevleri çeken Papa’nın haklarını ve iç barışlarını koruduğu yüzlerce tacizci rahipten bahsederken, Vassaf’ın sesi bu dünyanın dışından geliyormuş gibi duruyor. Herkes inançlarını özgürce yaşarken inançsızlık, bir tür çaresizlik değil mi? Kitabın sonunda ulaşılmayı bekleyen bir hazine gibi duran “Gene de aşk! Aşk! Her şeye rağmen aşk!” yazısı, bırakın bir çaresizlik olmayı, inançsız bir şimdiki zamanda, bütün imkânlara açık bir varoluşta olmayı, keşfetmenin, âşık olmanın bir gerekliliğine dönüştürüyor. Deniz otobüsünde, iskeleye yaklaşırken bir anlığına gördüğü güzel sarışın kadın, anlatıcının bakışı altında netlik ve koruma kazanıyor -gözden kaybolduktan sonra, annesine bir demet çiçek alan anlatıcı, yalnız geçirdiği bu Sevgililer Günü’nde bu sefer bir başka kadına rastladığında aldığımız duygu mutluluk değil, hayalkırıklığı oluyor. Bir Charles Chaplin filminden çıkmışa benzeyen sahne dikkatle tasarlanmış: “Çingene çiçekçilere yöneldim. Sevgililer Günü olduğundan satışları iyi gitmiş. Anneme çiçek aldım. Ve teknelerin yanaştığı sahil boyu uzanan kaldırımın ta ucunda, iskeleden kalkan vapura demir parmaklıklar ardından bakan onu gördüm. Yanaştım yanına ve az önce aldığım çiçekleri uzattım. Ada vapurunu kaçırdığımda benim de çok canım sıkılırdı.” Bir anda âşık olduğu kadını kalabalıkta kaybeden adamın, belki bir dakika farkla vapuru kaçırmış kadına olan şefkati, mükemmel bir öykünün malzemesi. 

Sorunun basit özü
‘Kimliğimi Kaybettim, Hükümsüzdür!’ üç bölüme ayrılmış. “Bayrağım yok”, milliyetçilikler üzerine denemeleri bir araya getiriyor; “Ne cennet ne cehennem”de farklı dinlerin farklı görünümleri var; cinsellikten bahseden bölümün başlığı ise ”Cinselliğin tuzakları”. Bazı denemeler o kadar kısa ki, burada sorunsuzca tamamen alıntılanabilirler: “1-2-3‘ler yaşasın Türkler, / 4-5-6 Polonya battı, / 7-8-9 Alman domuz, / 10-11-12 İngiltere tilki, / 13-14-15 Ruslar kalleş, / 16-17-18 Geriye kaldı Portekiz.” Gazete köşelerindeki çok kısa (ve çok provokatif) yazılar, bu aralar çok makbul; burada ise (diyelim ki) ‘hainlerin dili’ Kürtçeye veya ‘akıl hastası’ cumhuriyetçilere yönelik bir hakaret değil, bir yabancılaştırma efekti söz konusu. Tatlı bir ses tonuyla tekrarlanan tekerleme, sözcükler üzerinden kurulan milliyetçiliklerin doğallaştırılmış yapısını öne çıkarıyor. Buralarda anlatıcı bize ‘naif‘ bir konumdan seslenerek görünüşte girift olan sorunun basit özünü bir fırça darbesiyle gösteriveriyor. Aslında Vassaf’ı bir belagat ustası (veya klasik bir ressam) olarak değil, karakalem çalışan bir sanatçı şeklinde görmek daha doğru. Stratford-upon-Avon’daki Shakespeare Müzesi’nde hiçbir metninde İsa’ya ve yerleşik dinlere yer vermediğinden mutlulukla bahsettiği şairin mezar taşında ne bir isim ne de bir tarih olduğunu görünce şaşırıyor. “Sonradan baktığım bir kitabın dipnotunda her nasılsa mezar taşının çöktüğü, ismin yok olduğu, yerine konan yeni taşta da adının belirtilmediği yazıyordu. Taşta bir tek, ‘Kemiklerimi buradan kaldırana lanet olsun’ diye biten ve kimin yazdığı bilinmeyen bir dörtlük yazılı.” İnançlılar arasında artık ‘hükümsüz’ (yürürlükten çıkarılmış) gibi duran bir inançsızın farklı yaşantılarını anlatan bu tür satırları okuyunca, yeniden fark etmeden edemiyor insan: Kimlikten, dinden, cinsellikten söz açan bu kitap her seferinde ve her satırında, aslında ölümden bahsediyor.

KİMLİĞİMİ KAYBETTİM, HÜKÜMSÜZDÜR!
Gündüz Vassaf
İletişim Yayınları
2010
199 sayfa
15 TL.