Dört köşeli üçgenin evreni

Dört köşeli üçgenin evreni
Dört köşeli üçgenin evreni

Çağdaş dilimizin gelişmesinde önemli rol oynayan yazarlardan Sal h Birsel, bu romanda da nefis deyimler ve sözcükler kullanmış.

Salâh Birsel'in tek romanı 'Dört Köşeli Üçgen', başka bir örneği olmayan, edebiyatımızda hiçbir romanla karşılaştıramayacağımız alegorik bir eser
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE - akafaoglu@yahoo.com / Arşivi

Melih Cevdet Anday ve Salâh Birsel gençlik yıllarımın en sevilen yazarlarıydı. Denemeleriyle şiirleri çok okunur ve bilinirdi ama şimdi bakıyorum, ikisinin de romanları göz ardı edilmiş. Neyse ki son yıllarda tüm eserleriyle yeniden basılmaya başlandılar. Salâh Birsel’in tek romanı, edebiyatımızda eşi benzeri bulunmayan ‘Dört Köşeli Üçgen’ de geçen hafta yeniden yayımlandı.
‘Dört Köşeli Üçgen’ adından da anlaşılacağı gibi paradoks üzerine kurulu bir roman. Tütün Yaprakevi adlı bir tütün fabrikasının deposunda çalışan anlatıcı, kendisini gözlemci, hatta “uluslararası gözlemci” olarak tanıtarak başlar anlatmaya. Adını hiç öğrenmediğimiz anlatıcının zihni, hiç durmadan algılarını kaydediyordur. Sürekli, uyurken bile, dünyayı gözlemlediğini söyler. Amacı, aslında romanın da bir bakıma amacı, matematik kesinlik diye bir şeyin olmadığını kanıtlamaktır çünkü matematik kesinlik dünyadaki mutluluğun nedenidir. İnsan kendi zihninin yarattığı kesinliği, doğa kanunu sanmakla ve doğada kesinlik olduğunu varsaymakla hata mı ediyordur?
Gözlemci, sokaklarda, işyerlerinde, evlerin içinde, insanların nasıl yaşadıklarını izler sürekli. Her yer gözlemcinin çalışma alanıdır ve elbette zamanla her şeyi izlemesi ve görmek istemesi başına belalar açar. Önce kadınlar tuvaletinde kadınları izlediği için, ardından da müdürün çalışanlardan birinin karısıyla ilişkisini ortaya çıkardığı ve kavgalara neden olduğu için işinden kovulur. Garip ve hastalıklı akıl yürütmesi yüzünden insanlarla anlaşamaz. Doğrusu, kimse onu tam anlamaz. Onun gözünde yaptıkları suç değil, özgürlüklerin kullanılmasıdır. İnsanın en doğal özgürlüğü olan algılama, sınır tanımamalıdır. Duyuları açık varlıklar olduğumuz için, bu konuda haklı sayılır fakat gözlemlenmek herkesin istediği bir şey değildir kuşkusuz. Girdiği her işten kısa zamanda atılır.
Salâh Birsel gözlemcinin ruh hali üzerinde durmaz; roman da bu saçma sapan argümanları yaratan adamın ruh hali, ilginçliği ya da özgürlük düşünceleri hakkında değildir. Anlatıcıyı normalleştirme gibi bir derdi yoktur Birsel’in, ayrıca okura onu sempatik göstermek ya da anlayış bekleme gibi bir derdi de yoktur. Roman, matematiksel doğruların olmadığı bir dünyada (ya da bir zihinde) hayatın nasıl algılanabileceği ile ilgilidir. Dört köşeli üçgenin var olduğu bir evrendir bu. Aslında, teorik olarak, evrendeki her şey aynı anda algılayabilse, kuantum fiziğin de bize gösterdiği gibi gerçeklik çelişik olabilir. 

Zenon paradoksları
Konu bu noktada bizi ilkçağ filozofu Zenon’a getirir. Evren, bir başka ilkçağ filozofu, Zenon’un yakın dostu, Parmenides’in teklik felsefesindeki gibi bir bütün olarak algılanabilir mi? Zenon’un paradoksları, bir bütün olarak algılamaya karşı geliştirilen çoğulcu teorilere karşı ortaya konmuş zihin egzersizleridir. Zenon, Parmenides’in felsefesini doğrudan savunmak yerine, ona saldıran çoğulcu teorileri çürütmek için bu yolu seçmiştir. Bu yazıda Zenon’un çok sayıdaki paradokslarını detaylı olarak ele almaya yer olmadığı için (ama meraklı okurlar Zenon’u biraz araştırırlarsa romandan ayrı bir zevk alacaklar) sadece zaman ve uzamı sonsuza dek bölerek çoğulcu algılamanın sınırlarını nasıl zorladığını gösterdiğini anlatmakla yetinelim.
Roman kahramanı tam da Zenon gibi, önce zamanı bölerek başlar. İlk satırlarda günün yirmi dört saati gözlem yaptığını söyler ama ilerleyen sayfalarda günün kırk sekiz saati, yetmiş iki saati ve doksan altı saati boyunca gözlem yaptığını söyler. Günü ve algılarını, sonsuza dek bölebileceğini fark etmesiyle, gözlemlerini sonsuza kadar çoğaltmaya başlar. Sadece dış dünyayı algılamakla yetinmez, dış dünyayı gözlemlerken kendi gözlemlerini de gözlemler. Elbette bu da sonsuza dek süren bir zincir çıkarır önünde. Gözlemleyen benliğini gözlemleyen benlik, bu ikinci gözlemleyen benliği de gözlemlemeye başlar ve bu da sonsuza dek götürür kahramanı. Bunları yaparken başı bir beladan diğerine girer. Bazıları komik, bazıları absürt olaylar yaşar. Çeşitli işlere girer ama hepsinden ya kovulur ya da insanların saldırısını uğrar ve kaçmak zorunda kalır.
Salâh Birsel, düşünce paradokslarını romanın her satırında hissettirir. Örneğin kahraman eve geldiğinde elektrik düğmesini açar ama oda aydınlanmaz. Bu olayı açıklamaz ama felsefe öğrencileri burada yazarın Zenon’un bir başka paradoksuna gönderme yaptığını anlar. Sonsuza kadar bölünmeler burada da söz konusudur. Yine sonsuz zaman bölünmesi yüzünden açtığı elektrik düğmesi, ampulün yanmasını geciktirir. Kahraman bu durumda karanlık bir odada yatağa girmek zorunda kalır ve yatakta onu bekleyen kediyi, ona ayağı değince fark eder. Bu sayede duyularının tamamını kullanmayı akıl eder. Sadece görerek değil, tüm duyularını kullanarak gözlem yapmaya başlar. Bedeninin her hücresini kullanmaya başlar evreni algılamak için. Her şeyin tadına bakar, her şeyi dinler (kadınların karınlarını dinlemek gibi), yanarken neler hissedilir merak ettiği için bir adamı yakmaya bile kalkar. 

Romanın ardından
Salâh Birsel’in neredeyse tüm eserleri hakkında yazılmış çok sayıda eleştiri yazısı olmasına rağmen, 1957’de yazdığı, 1985’de yayımlattığı ‘Dört Köşeli Üçgen’ nedendir bilinmez, çok az ilgi görmüş. Hakkında az yazılmış, fazla baskısı yapılmamış. Selim İleri bir yazısında (Zaman, 10 Eylül 2011) “Edebiyatçılar, tiyatrocular biraz da o, ‘tiyatro ve edebiyatımızın iç yapısını yansıtan’ bölümlerden hoşlanmamışlardır” diye açıklıyor bu ilgisizliği. Bir başka neden belki de bu romanın zamanından önce yazılmış olmasıdır. Başka bir örneği olmayan, edebiyatımızda hiçbir romanla karşılaştıramayacağımız alegorik bir eser. Salâh Birsel ayrıca çağdaş dilimizin gelişmesinde önemli rol oynayan yazarlardan biri, bu romanda da nefis deyimler ve sözcükler kullanmış: “beberuhilik” “hoşforoşluk” “konuşu” (diyalog anlamında) “bütün bütüne tartağa, martağa itelemek” “par yanıp, par sönmek” “azlık partisi” (azınlık anlamında) “şandellemek” “sarakaya almak” “yürük teknelerinin sığlıklarda lengerendaz olması” “maytaba almak” ve daha niceleri.
Eleştireceğim tek şey, romanda bir hayli fazla olan baskı hataları. Böylesi önemli bir romanın daha titiz dizilmesi gerekirdi. Bir de, 30-40-50 sene önce yazılmış eserlerdeki “y” yerine “ğ” kullanılmasını, örneğin “almağa” “istemeğe” gibi yazılımları, düzeltmek gerekmez mi? Bunu en azından tartışmaya açmak isterim. Aslında Salâh Birsel’in yeniden basılmasını çok önemsiyorum. Ayrıca yeni nesiller onu nasıl bulacak, acaba yirmili yaşlarda etkilendiğimiz gibi etkilenecekler mi, çok merak ediyorum. Sanırım bu yazı fazlasıyla dağınık ve daldan dala atlayan bir yapıda oldu fakat bunun suçlusu derli toplu yapıya sahip olan roman değil, yarattığı düşüncelerin, alegorilerin, simgelerin, esprilerin fazla olması.

DÖRT KÖŞELİ ÜÇGEN
Salâh Birsel
Sel Yayınları, 2012, 128 sayfa, 10 TL.