scorecardresearch.com

'Dosyanızı değerlendiremeyeceğiz'

'Dosyanızı değerlendiremeyeceğiz'

İllüstrasyon: NALAN ALACA

Büyük sonlara inanmayan Fadime Uslu, 'Gölgede Yaşamak' adlı kitabındaki her öyküsünün sonunda "benden bu kadar" deyip, bizi kendi hülyalı âlemimizde tek başımıza bırakıyor
Haber: Melİsa Kesmez - kesmezmelisa@yahoo.co.uk / Arşivi

Geçen hafta İstanbul ’a gelen Persepolis’in yaratıcısı, masalcı Marjane Satrapi’nin zihnimi açan müthiş tespitleri arasında galiba içimde en çok yer eden şu oldu: “Herhangi bir şey, hakkında yazmak için yeterince enteresan olabilir. Her konudan ilginç bir hikâye çıkabilir. Önemli olan o şeye nasıl baktığınızdır.” Hem edebiyatta hem sinemada sıradan olanın büyüsüne kapılmış biri olarak Satrapi’ye hak vermemem elde değil lakin sıradanın içindeki o aslında pek de sıradan olmayan şeyi bulmanın kolay olmadığını da iyi bilirim. Sıradan insanların küçük hayatlarını anlatmak maharet ister. Büyük şeylerin gölgesinde ıskalanan küçük şeyleri görebilmek, kıyıda köşede kalanı mühimsemek, o sıradanlığın içindeki hikâyeyi bulup çıkarmak, hayatın çerini çöpünü ayıklayıp, ne eksik ne fazla tam kıvamında bir öze ulaşmak… Bu her yazarın harcı değil.
Bütün bunlara kafa patlattığım bir haftanın ardından, kusursuz bir zamanlamayla Fadime Uslu’nun yeni kitabı ‘Gölgede Yaşamak’la yolum kesişti. Sürprizli sonlarla okuyucuyu şaşırtma telaşına düşmeden, sıradan olmasa bile hiç göze batmadan sıradanlaştırılmış insanların olağan öykülerini anlatan Uslu’yu, elimde olmadan aklımda Satrapi’nin cümleleriyle okudum ve ilk kez tanıştığım bu taze dili epey sevdim. En çok bir öykücü olarak gündelik olanın büyüsüne inandığı, o kadar ki bize de inanmaktan başka çare bırakmadığı için. 

Gölgenden çık!
Daha ilk cümleden okuyucuyu kolundan tutup hikâyenin içine sokuveriyor Uslu. Onu acele etmeden usulca tavşan deliğinden içeri çekiveriyor. Balkondaki çamaşır ipine asılmış, rüzgarda salınıp duran mavi bir gece elbisesiyle yapıyor bunu mesela. Çalışma masasına vuran güneşin üçgen prizmasında dans eden toz zerrecikleriyle ya da… Bahçedeki tahta masaya raptiyeyle tutturulmuş naylon bir örtüyle… Birden bastıran yaz yağmuruyla sandalyeleri kapıp içeri kaçışan insanlarla… Büyük sonlara inanmıyor. Okuyucuyu şaşaalı bitirişlerle etkilemeye çalışmıyor. Her öykünün sonunda hiç çekinmeden, gayet kendinden emin “benden bu kadar” deyip, okuyucuyu kendi hülyalı âleminde tek başına bırakıyor. Ve görünen o ki, hikâyelerin hayatın herhangi bir yerinde saklanmış olabileceğini ve onları sadece keskin bir hikâyeci gözün görebileceğini iyi biliyor.
Kitaptaki ilk ve aslında bahsetmek istediğim tek öykü, pırıltısını yitirmiş oyunculuk kariyerini yazarlıkla değiş tokuş etmeye çalışan, oyunculuğun öksüz bıraktığı yerlerine yazarlıkla annelik yapabilmeyi uman bir kadını anlatıyor. Kafası karışık ve kalbi kırık kadın karakterlere özel ilgimden mütevellit, özellikle iç konuşmalarını “kafa açıcı” bulduğum bu karakterin karşısında bir yayıncı karakteri var hikâyede. Kadının hikâyedeki adı “Oyuncu”. Yayıncı ise “Çözücü” olarak çıkıyor karşımıza. Bu isim tercihleri dahi aslında hikâyenin gidişatı ve yokladığı ruh halleri açısından epey şey söylüyor. Oyuncu, yazarlık serüveninde elinde olmadan kapılıp gittiği oyununu oynamaya devam ederken, Çözücü bu oyunu çözmek ve ziyadesiyle bozmak için kolları sıvıyor. Öyküde yer alan üçüncü karakter ‘Anlatıcı’ ise öyküyü kuruyor. Bu üçü aynı durumlara üç farklı yerden bakarak, aslında birbirini anlatıyor ve yer yer birbirlerinin iç seslerine dönüşüyor.
Yazarlık kariyeri “dosyanızı yayınevimizde değerlendiremeyeceğiz”lerden ibaret oyuncu eskisi taze yazarla, yazdığı öyküleri yayımlaması için kapısını çaldığı yayıncı arasındaki gerilim tanıdık olmakla birlikte, öykünün asıl odağı bu olmasa da kadın-erkek ilişkisinin gelgitlerinden de izler taşıyor. Beri yandan bu karşılaşma neticesinde öyküde en baştan itibaren eleştirel bir rol üstelenen Çözücü üzerinden, bir sanat ve edebiyat eleştirisi de yapılıyor. Çözücü hem kadının yazarlığını hem sanat ve edebiyat dünyasını çözümlüyor, irdeliyor, biraz da yerden yere vuruyor. 

‘Sahne’ sınavı
Kadın bir zamanların -işi gazetelerin magazin sayfalarına cesur pozlar vermeye vardıracak kadar- ünlü ancak artık yıldızı sönmüş güzel oyuncusu olarak, hayatın her alanında hala bir “sahne” sınavı veriyor. Hatta ölümünü bile seyirciyle dolu bir salonda, bir sahne performansı olarak tahayyül etmekten geri durmuyor. Çözücü’nün önerisiyle yazmak için gittiği ıssız taşra kasabasında dahi onu seyreden, her hareketini takip eden, görünmeyen bir göze “oynuyor.” Başkalarının gözlerine ve onayına muhtaç tavrından sıyrılamıyor. Çözücü ise tam burada –aslında bir gölge karakter olarak- başka başka rollerde tekrar devreye giriyor. Kadının sahneden inmesi, kostümünden sıyrılması, yazı karşısında çırılçıplak kalması ve en önemlisi gölgesinden çıkması için onu cesaretlendiriyor. “İçinde başka bir ses var; kendi sesi, duyamıyor” derken Oyuncu’nun haletiruhiyesi hakkında ipuçları veriyor. Sanat, sanatçı ve seyirciye dair sivri dilini açık ederken, Oyuncu’ya hakkındaki kafa karışıklığını da gizlemiyor: “Sanat, onlar için iktidar çayırlığıydı. Sadece ziyaretçilerin izleyebilmesi içindi her şey. Afrika savanaları gibi dikensi bitkilerle çevrili bu küçücük ve edepsiz mücadele alanında, içlerinde sakladıkları ehlileşmeye yanaşmayan vahşi hayvanlarını özgür bırakmak istiyorlardı. Ama mümkün değildi. Bilmiyorlardı. Burayı, eşsiz deneyimlerini, ihtiraslarını kontrol altına alacakları geniş bir alan olarak görüyorlardı. Kimi de sırf faydacı amaçlarla kendilerini bağışlamak ve bağışlatmak için kurban ediyordu. Yanılıyorlardı. Oyuncu, olası kategorilerin hepsine birden girebilecek kadar yetenekliydi. Fakat onu tam anlamıyla çözmek mümkün değildi…” Yine de içten içe Oyuncu’ya inanıyor: “Hepimizi bir biçimde hasta eden bütün şeyler duygusal yönden sahte, estetik yönden anlamsız ve ruhsal yönden boş. Bomboş. Ama umut henüz tükenmiş değil. Her şeye yeniden başlamanın mümkün olduğunu bir gün göreceksin. Kendini görür görmez ne Oyuncu kalacak geriye ne de Çözücü. Çünkü sadece sen olacaksın.”
Kitabın devamında “Saklanan” adı altında buluşan diğer beş öykü de ilk öykünün devamı niteliğinde, sıradan hayatların derinine iniyor. Uslu, kitabın ilk öyküsünde olduğu gibi bu öykülerde de insanlık hallerini, küçük dünyaları, onların zayıflıklarını ve zaaflarını, iç hesaplaşmalarını kurcalamaya devam ediyor. Her bir öykü Uslu’nun şahsına münhasır ritmik dilinden ve sanırım bahsetmekte geciktiğim sinematografik gözünden nasipleniyor. Öyle ki, insan bu hikâyelerin filmi çekilse, bilemedin bu hikâyelerden yola çıkan senaryolar yazılsa şahane olmaz mı diye düşünmeden edemiyor.

Gölgede Yaşamak
Fadime Uslu
Everest Yayınları
2012, 112 sayfa,


http://www.radikal.com.tr/108486410848640

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.