Dünyanın en iğrenç 'oda'sı

Dünyanın en iğrenç 'oda'sı
Dünyanın en iğrenç 'oda'sı
'Oda', kalbiniz sürekli sıkışarak ve inanamayarak okuyacağınız bir roman. Donoghue, trajedilerin en acayibi üzerinden, insaoğlunun vahşi iştahını doyurma ucuzluğuna kaçmadan 'korkunç' bir roman çıkarmış ortaya
Haber: ASLI TOHUMCU - asli@aslitohumcu.com / Arşivi

Anneler, çocuklarının bütün dünyalarıdır. Adalarıdır. Bu dünyanın on bir ayaklık, kare bir odada alıkonduğunu düşünün. Arka bahçesinde bir evin; ses yalıtımlı, açılmayan ve yetişilemeyen avcum kadar bir tepe penceresi dışında doğal ışık almayan, zemini gibi duvarları da mantar karolarla kaplı. Bir kenarda elektrik ocağı ve buzdolabı, ötekinde duş teknesi… Eşya niyetine bir sallanan koltuk, bir tek kişilik yatak, minnacık bir gardırop, kırmızı ve kahverengi lekelerle bezeli bir küçük halı, yapraklarını dökmeye başlamış bir bitki, küçük bir masayla iki sandalyesi, çamaşır askısı ve karlı gösteren bir televizyon. Manzara; Batı Sanatının Muhteşem Başyapıtları No. 3: Azize Henne ve Vaftizci Yahya’yla birlikte Bakire ve Çocuk’u, Batı Sanatının Muhteşem Başyapıtları No. 8: İzlenim: Gündoğumu, Batı Sanatının Muhteşem Başyapıtları No.11: Guernica.
Emma Donoghue’nin ‘Oda’ adlı romanının kahramanı, Anne (roman boyunca sadece böyle adlandırılıyor) işte böyle bir atmosferde yaşıyor altı yıldır. On dokuz yaşında bir üniversite öğrencisiyken, köpeği için yardım isteme bahanesiyle Yaşlı Nick tarafından kaçırılıp hapsediliyor ve kurtulduğu güne kadar düzenli tecavüzüne uğruyor bu adamın. Odanın kapı alarmı iki kere ‘bip’lediğinde gardıroba girmek zorunda olan Jack’in saydığı gıcırtılarla dinliyoruz bu tecavüzleri. Kimi gün 127 gıcırtı sayıyor, kimi gün 347. Jack bu tecavüzlerin meyvesi. Bir ablası olacakmış, boynuna dolanan kordon soluğunu kesmeseymiş. Bütün bunları öğrenmemiz uzun sayfalar alıyor elbette. 

Koyun koyuna uyumak
Günleri hep aynı düzen içinde geçiyor Anne’yle Jack’in. Kahvaltıda yüz tane gevrek, üzerine süt, yemek yerken dudaklara gerek olmadığından Mırıltı oyunu (diğerinin mırıldandığı şarkıyı tahmin edene bir puan), diş fırçalama, bitkiye lavaboda su vermek, masanın tablasının altına ağını ören örümceğe bakmak Anne’den gizli, televizyonda Kaşif Dora’yı seyretmek ve ona yeni sahip olduğu süper güçlerden söz etmek, Pazarikramı olarak Yaşlı Nick’ten ne isteyeceklerini konuşmak, saçlarını suda yüzdürerek, Anne’nin kalp atışlarını dinleyerek banyo yapmak, uyku tişörtlerini çıkarıp giyinmek, ardından halının altına çizdikleri C şeklindeki patikada yürüyüş ya da koşu, raftaki dört resimli kitaptan birini okumak, öğle yemeği, biraz daha oyun ve akşam sekiz buçuk gibi yatağa uzanıp Anne’den biraz almak, kimi gün sağdan kimi gün daha kremamsı olan soldan. Yaşlı Nick gelmeyecekse koyun koyuna uyumak.
Oda’da geçen günleri romanın açıldığı günde beş yaşına giren Jack’in ağzından dinliyoruz. Emma Donoghue’nun başarısı beş yaşındaki bir çocuğu konuşturması değil ama. Doğduğu günden beri o odanın dışına çıkmamış; dışarısını Dış Uzay, televizyondaki kişileri diğer gezegenlerden kişiler olarak bilen bir çocuğu konuşturması, bunu yaparken de Jack’e has, gerçekten inandırıcı bir dil kurması, tam da dışarıya kapalı bir çocuğun zihinine ve duygu dünyasına yakışacak şekilde… Bu dünyada gün ışığı Tanrı’nın sarı yüzü, gökyüzü Dış Uzay, uyumak kapanmak, Anne’nin göğsünden süt emmek, Anne’nin doğum kontrol hapları yirmi sekiz minik uzay gemisi olan gümüşümsü bir ambalaj, televizyonun anteni tavşan, bazen bir paket tuz ya da renkli makarna, bir resimli kitap , bir kot pantolon, bir yapıştırıcı ya da mavi bir pastel boya Pazarikramı. Ya da gardiyanlarına anlamının farkında olmadan koyduğu ismin; Yaşlı Nick’in (Old Nick) İngilizcede Şeytan’ın yaygın adı olması.
Yaşanmamış manyaklık değil! Benim aklıma gelen ilk örnek, Joseph Fritz. Öz kızını yıllarca evinin altında, yine ses yalıtımlı bir odada hapsedip ondan yedi tane çocuk sahibi olan Fritz. Kendisi bu çocuklardan üçüyle yukarda, dışarda normal (!) bir hayat sürerken, kızını çocukların geri kalanıyla aşağıda hapsetmesi. En midesi sağlam insanın bile dehşet içinde seyredeceği, gerçeklik duygusunun şaşacağı, en alimin bile nedenlerini bulup sıralamakta ve belki anlamakta güçlük çekeceği tipte, suç sözünün bile yanında masum kaldığı türden olaylar bunlar. Bunun bir de sonrası var ama tabii… 

Bir sapığın anatomisi
Kurtulmadan, özgürlüğe kavuştuktan sonrası. Donoghue hikâyenin bu kısmında da iyi iş çıkarmış. Rüzgârı, yağmuru, arabaları, trafiği, başka gözlerin bakışını, kısacası hiçbir şeyi bilmeyen Jack’in rüzgar kendisini parçalara ayıracak, yağmur eritecek, bakışlar öldürecek korkusuyla yaşamayı bildiği tek yeri, ‘oda’yı özlemesi, insanı özgürlüğün ne olduğunu sorgulamaya itiyor. Her gün duş alabilmeye, her öğünde bir dolu yiyecek arasından istediğini seçmeye, bir dolap dolusu giysiye, bir kütüphane dolusu kitaba alışması, para kavramını, nezaket kurallarını, diğer iletişim biçimlerini, hatta merdivenden inip çıkmayı bile öğrenmek zorunda olması. Paparazilere ve bazıları kendisinden tiksinen akrabalara alışması. En önemlisi de Anne’yle iki ayrı kişi olduklarını, artık her şeyi birlikte yapmak zorunda olmadıklarını kabullenememesi. Anne’nin-değil-onun olan şeylere sahip olmak güzel, onun-değil-Anne’nin olan şeyleri anlamak imkansız!
‘Oda’ kesinlikle sonunu merak ederek bir solukta, kalbiniz sürekli sıkışarak ve inanamayarak okuyacağınız bir roman. Hapsedilme, alıkonma üzerine sözlerini bir annenin, o yokluk içinde ve o tehlike altında, çocuğunu dış dünyayı özlemeyeceği, her Nick’in gününü mutlulukla ve sıkılmadan geçirecek şekilde yetiştirmek için üç karışlık bir patikayı gönül gözüyle şelaleler, dağlar tepeler, korularla süsleyecek, bir tuvalet rulosunu kıvırıp bükerek bir labirent yapacak bir yaratıcılıkla yetiştirmesi üzerinden söylüyor. O odada nefes alabilecekleri bir dünya kuracak cesareti ve gücü bulabilmesi bir kadının, çoklarımızın bir tecavüzün meyvesi olduğu için sevilemeyeceği yanılgısına düşecekleri çocuğunu sevmesi, onu hayallerin, özlemin yıkıcılığından, biyolojik babasından sakınması… İnsan söyleyecek söz bulamıyor. Bu anlamda roman, bir sapığın anatomisi olduğu gibi, kadınların kumaşının aslında ne kadar güçlü dokunduğunu da söylüyor. Romanı hakkıyla kotaran kişinin de bir kadın olması buna işaret belki.
Anne ve Jack’in dışarda deneyimledikleri üzerinden medyanın tiksinç yüzü hatırlatılırken okuyana, medyanın bir hikayeyi aktarmaktan ziyade yeniden yazmaya teşne olmasının eleştirisi de hayli iyi yapılıyor. Çoktandır bir ucubeler sirkini dönmüş sohbet programları, belirli bir ropörtör tipi, haberlerin işleniş şekli, neyin haber olup neyin olmadığı üzerine bir kez daha düşünüyor insan. Mağdurun hem uzmanlar hem de yakınları gözünde bir sirk maymununa dönüşürken eskiye değil ama normale dönme çabası da iç burkucu…
Yazarın gücü hayal gücü kadar, insan aklının durduğu noktayı da hayal edebilmesindeyse, Emma Donoghue’nun kalemi çok güçlü bir yazar olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. Trajedilerin en acayibi üzerinden, insaoğlunun korkunç, vahşi iştahını doyurma ucuzluğuna kaçmadan enfes bir roman çıkan bu kadını romanın son sayfasını çevirdiğim, çöküp kalakaldığım yerden alkışlıyorum.

ODA
Emma Donoghue
Çeviren: Gül Çağalı Güven
Doğan Kitap
2011, 291 sayfa, 18 TL.