Dünyanın merkezi Beyrut

Dünyanın merkezi Beyrut
Dünyanın merkezi Beyrut

Ece Temelkuran

Ece Temelkuran 'Muz Sesleri'nde dünyanın hiç sarılmayan yarası olarak haritaların tam ortasında duran Lübnan'ı öykünün merkezine alıyor. Bir bakıma da doğu ile batının kesiştiği merkez noktası olarak görüyor. Roman içinde farklı yerlerden gelen karakterleri de sonunda bu merkezde, Beyrut'ta topluyor
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE - akafaoglu@yahoo.com / Arşivi

Yıllar, yıllar öncesinden bir sahne gelir gözümün önüne: Yaser Arafat ile İzak Rabin, sanırım Oslo’da, tarihi barış görüşmelerini Bill Clinton’un aracılığıyla yapmak üzere gitmişlerdi. Yüzlerce fotoğrafçı ve basın mensubuna yapılan kısa bir açıklama sonrasında sırayla binaya girip müzakerelere başlayacaklardı. Bill Clinton geride, iki yaşlı politikacının kapıdan geçmesini bekliyordu, Arafat ise önden geçmesi için Rabin’i davet ediyordu. Rabin de nezaket icabı, önden Arafat’ın geçmesini istediğinden şiddetli bir inatlaşma başlamıştı. İki inatçı adam birbirlerine yol vermekten bir türlü içeriye giremiyorlardı, Clinton ne yapacağını şaşırmış, kendilerini arkadan izleyen basına dönüp gülmüştü sonunda. Çözülmez Ortadoğu siyasetinin bir simgesi gibi, haber bültenlerine takılmıştı bir türlü bitmeyen dakikalar, sanki ikisi de Norveç soğuğunda sonsuza dek diretmeye hazırdı. Sonunda Nobel barış ödülünü paylaştılar, ardından Rabin, Oslo Barış Anlaşması’na imza attığı için aşırı sağcı bir vatandaşı tarafından öldürüldü. Hayal edilen barış da hâlâ gelmedi.
Bu olayları yeniden zihnime düşüren, yeni yılın ilk romanı olarak okuduğum Ece Temelkuran’ın Muz Sesleri oldu. 1980’lerden bugüne taşıdığı romanda çok sayıda kahraman, çok sayıda hikâye var fakat hepsinin merkezinde, dünyanın başka köşelerinde geçse de, hep Beyrut duruyor. Hiç bitmeyen savaşı kaderi gibi yaşayan insanların hikâyelerini anlatıyor Temelkuran. Tek kahraman etrafında gelişen bir öyküsü yok Muz Sesleri’nin, farklı mekân ve zamanlarda yaşayan üç çift anlatılıyor.
Öykünün kahramanlarından biri, 1982 yılında, Beyrut savaş meydanı olduğunda, zengin bir ailenin yanında çalışan Filipinli bir genç kadın. Hizmetçilik yaptığı binaya düşen bombalarla hayatı alt üst olan, dönecek evi kalmayan kadın, Şatila kampına sığınıyor ve savaşın ortasında burada, kısa bir süreliğine, aşk, aile ve ev buluyor kendine. Kısa süreliğine, çünkü savaş alanında kimse uzun vadeli planlar yapamıyor. Kendi gibi kaybolmuş ruhların birbirini teskin ettiği, yaralarını sardığı kampta doktorluk yapan Filistinliyle yaşadığı aşk, her iki genç için huzurlu bir liman oluyor. Fakat savaşın acımasızlığı sürekli kendini hatırlatıyor; Filipina adını verdikleri bebekleri savaş ortasında büyüyecek ortam bulamayacağından anneannesinin yanına, Filipinlere yollanıyor.

Tam ortası! Berbat!
Bundan yirmi sene kadar sonra Filipina geçmişini aramaya Beyrut’a dönüyor. Hiç tanımadığı anne ve babasının izini sürmeye, doğduğu şehri tanımaya geliyor; yine annesi gibi, yaşlı bir kadının yanında hizmetçi olarak işe giriyor. Yıl 2006. Yine savaş, yine parçalanmalar ve yine geleceğe duyulan güvensizlik. Filipina’nın çalıştığı apartman binasında yaşayan diğer insanlar da romanın yan karakterlerini oluşturuyor. Her dairede farklı geçmişi olan, bazıları Beyrut’lu bazıları da Filipina gibi Beyrut’ta rastlantı sonucu düşmüş kişiler.
Beyrut’ta, her katında renkli öyküler barındıran bu apartman binası ile paralel anlatılan bir başka öyküde ise, Oxford’da yüksek lisans tezini yazmak üzere sevgilisi ile bulunun Deniz adında bir genç kadını tanıyoruz. Deniz, Oxford’da kendini tamamen yabancı hissediyor, ne sevgilisiyle birlikte katıldığı sosyal akşam yemeklerine ne de akademik çevreye uyum sağlıyor. Hayatında bir dönüm noktasında olduğu, yaşamının devamını nasıl sürdüreceğinin kararını verme arzusunda olduğu anlaşılıyor. Ortadoğu üzerine tez hazırlıyor ama Batı felsefesinin kalesi sayılan bir üniversitede olduğu için, ikilemlere düşüyor. İçindeki Ortadoğu ile Batı bir türlü dengeli bir birliktelikte buluşamıyor görünüyor; batıl inançlarıyla Ortadoğulu bir kadın ve bilimsel zihinli bir akademisyen, her ikisini de içinde barındırıyor fakat bir türlü huzur bulamıyor. Üniversitedeki tez hocası da bunu fark ediyor: “Siz, akarken çarpacağı taşlardan korkan bir su gibisiniz. Ortadoğu’ya gitmiyorsunuz. İslami hareketler çalışıyorsunuz ama kafanız karışmıyor. Yoksulluk çalışıyorsunuz ama öfkelenmiyorsunuz. Siz niye bu kadar Batılıymış gibi yapıyorsunuz? Yabancıymış gibi? (...) Deniz, siz melezsiniz. Doğu ile Batı’nın tam ortasından gelen bir melez. Melezlik, bir imkan gibi görünüyor ama bir engeldir aslında. Biri olmamanın konforu insanı çok çabuk soysuzlaştırır.”
Bu fikirde olan tek kişi tez hocası değildir üstelik. Oxford’a dayanamayacağını anlayıp Paris’e doğru yola çıktığında da yaşlı bir adamla karşılaşır. Yaşlı adam Deniz’in Türk (ya da Deniz’in deyişiyle Türkiyeli) olduğunu anlayınca “...tam ortasındasınız yani. Tam ortası! Berbat! İstanbul, küçükhanım, çok üzgünüm söylemek zorundayım, berbat bir yer” der. Doğu ile Batının savaşıdır yaşlı adamın anlatmak istediği, buna göre savaşın tam ortasında da İstanbul durur.
Ece Temelkuran Muz Sesleri’nde İstanbul’u değil, dünyanın hiç sarılmayan yarası olarak haritaların tam ortasında duran Lübnan’ı öykünün merkezine alıyor. Bir bakıma da doğu ile batının kesiştiği merkez noktası olarak görüyor. Merkez çekim gücü şeklinde, roman içinde farklı yerlerden gelen karakterleri de sonunda Beyrut’ta topluyor. Temelkuran’ın karakterlerinin bir özelliği, büyük bir çoğunluğunun yabancılardan oluşması. Filipinli, Türk, Suriyeli, Ermeni her karakter burada bir şekilde kendini ve aşkını buluyor. Yabancılardan oluşan karakterlerle sanırım savaş ortamının kültür ve kimlik yitimini, yabancılaşmayı ama bir o kadar da yalnız ruhların savaş kaosu içinde birbirlerine tutunmalarını, birbirlerine muhtaç olmalarını anlatıyor. Romanda beni rahatsız eden tek şey, kurguya sürekli yeni karakterler sokulmasıydı. Bu yüzden özellikle ilk bölümde, anlatı bir türlü başlamıyor gibi geldi. Romanın başlarında bir apartmanın dairelerinde oturanları topluca tanıtsaydı sanırım sonra onların her birinin hikâyesi kurguyu bu denli bölmezdi.
Bu küçük sorun romanın ikinci bölümünde ortadan kalkıyor ve konu okuru içine alıyor. İlerleyen sayfalarda aslında romanın iç içe geçen öykülerden oluştuğunu, Deniz’in de öykü içinde yer aldığını görmek hoş bir etki yaratıyor. Kendi içinde kendi öyküsünü anlatan ve kendi öyküsünü bulan bir yapısı var romanın; zekice kurgulanmış. Ayrıca bu tür siyasi meseleler üzerine yazılan romanlarda bazen karşımıza çıkan didaktik anlatı bu romanda hiç yok. Aksine Temelkuran’ın anlattığı siyasi durumlar ve savaşın iç yüzü hep bireylerin hayatındaki etkileri temelinde veriliyor. Lübnan üzerine bir roman yazıp, bu denli kişisel öykülerle hâlâ süren bir savaşı anlatmak çok zor görünse de, Temelkuran bunu çok hoş bir şekilde başarıyor. Yıla iyi başlatan, hoş ve mutlaka okunması gereken bir roman.
Son olarak: romanın neden Muz Sesleri adını taşıdığından, uyandırdığı merakı zedelememek için, özellikle söz etmedim, fakat silah seslerinin her sesi bastırdığı Beyrut için daha hoş bir ad düşünülemezdi.

MUZ SESLERİ
Ece Temelkuran
Everest Yayınları
2010
280 sayfa
15 TL.