Dünyaya kafa tutanların hikâyesi

Dünyaya kafa tutanların hikâyesi
Dünyaya kafa tutanların hikâyesi
1950'lerde birbirlerinden neredeyse bağımsız bir grup bohem sanatçı, ortak bir dil bularak sosyal ve edebi bir hareket başlattılar: Beat Hareketi. 'Beat Kuşağı Antolojisi' gerçek Beat okuru için müthiş bir hediye
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE / Arşivi

Son haftaların en heyecan verici kitaplarından biri hiç kuşkusuz ‘Beat Kuşağı Antolojisi’. 6:45 ile Sel Yayıncılık’ın birlikte çıkardıkları, Şenol Erdoğan tarafından hazırlanan kitap , Beat Kuşağı hakkında dilimizde yayımlanmış en güzel çalışma. Erdoğan’ın giriş yazısı yıllardır karma karışık olmuş Beat Kuşağı’nın çizgisini ne denli titizlikle çizildiğini göstererek başlıyor.
San Francisco’da (North Beach), Güney Kaliforniya’da (Venice Beach) ve New York’un Greenwich Village mahallelerinde 1950’lerde birbirlerinden neredeyse bağımsız bir grup bohem sanatçı, ortak bir dil bularak sosyal ve edebi bir hareket başlattılar. ‘Yorgun’, ‘yıpranmış’ anlamına gelen ‘beat’ asi bir neslin kendini nasıl hissettiğini iyi ifade ediyordu. Daha sonraları ‘beat’, kalp atışını yansıtan ritmik caz temposunu anlamına ekledi. Bunların yanı sıra, ‘neşe veren’, ruhsal olarak aydınlatan anlamını gelen ‘beatific’ sözcüğünü de anlam zenginleştirmek için kullanmaya başladılar, bu sayede şiirler daha derin bir felsefeye oturtulmuş oluyordu. 

Beat sözcüğünden türeyen anlamlar bunlarla da kalmıyordu, hırpani giysileri ile toplumsal yaşamdan kopma eğilimi gösteren ve toplum dışında bir yaşantısı olan genç bireyler anlamında Türkçeye de girmiş bir sözcük olan ‘bitnik’ (beatniks) bu akımın temsilcilerini güzel tanımlıyordu. Akımın öncülerinden Fransız-Kanada asıllı Jack Kerouac (1922-1969) İkinci Dünya Savaşı’nda ordudan şizofren tanısıyla ihraç edilmişti. Bir süre denizcilik ve tüccarlık yaptıktan sonra, ilk romanını yazdı. Günün edebiyat akımlarına duyduğu tepkiyle, Amerika ve Meksika’da yaptığı gezilerin ışığında yenilikçi, şaşırtıcı, düzeltme yapmadan geliştirdiği stille yazın çevresinin ilgisini hemen ilk eserleriyle çekmeyi başardı. 

Kerouac, yazı tekniği olarak çağrışımların doğal bir hızda birbirlerini takip ettiği, ‘özensiz’ stili ile bilinen bir yazar olmuştu. ‘Yolda’ adlı eserini üç haftada tamamlamış ve hiç düzeltme yapmadan yayımlanmasını istemişti. Bu yeni stil, yeraltı edebiyatına ilgi duyan, sıradışı şair, müzisyen ve mistikler tarafından büyük ilgiyle karşılandı. Beat Hareketi’nin en tanınmış ismi Allen Ginsberg’in de dikkatini çekmişti.
Ginsberg, Columbia Üniversitesinde eğitim gördüğü yıllarda Kerouac ve ünlü yazar William Burroughs ile tanışma fırsatı buldu. İlk kitabı ‘Uluma’ şairin kendi nesli üzerine görüşünü yansıtıyordu: bir neslin en iyi zihinlerinin tükenmesine ağıt şeklinde düşünmüştü eserini. Kısa zamanda Amerikan gençliğinin guru”su haline geldi, özellikle ‘Kiddish’ adlı uzun özyaşamsal şiiri ve şiir kitabı, Beat Hareketi’nin Budizm’den nasıl etkilendiğini ortaya koyuyordu. 

Edebiyatta devrim 
1950’lerde Kerouac ve Ginsberg, birbirlerinden bağımsız olarak, bir diğerinin de ilgi duyduğunu bilmeden Budist felsefeyle ilgilenmeye başladılar. New York entelektüel çevrelerinde doğu dinleri ve özellikle Budizm ilgi odağı olmuştu. Ruhsal aydınlanma yolunu, tepki duydukları kurumlaşmış dinlerden başka yerde aramaları, neredeyse düşüncelerinin doğal bir tepkisi olarak ortaya çıkıyordu. Amerikan politikasına, emperyalizme, savaşa karşı şiir yazıyorlardı. İkisi de zamanlarının büyük kısmını kütüphanede inceleme yaparak geçiriyordu. Ardından Kerouac ve Ginsberg Kaliforniya’ya yerleştiler, artık Budizm sadece şiirlerinde değil, özel yaşamlarında da yer almaya başlamıştı. Beat Hareketi’nin Budizm’e en yakın şairi olarak bilinen San Francisco’lu Gary Snyder’in de etkisi olmuştu bu yeni yaşam biçimine geçmelerinde.
1930 doğumlu Snyder, Kerouac ve Ginsberg’den özellikle bir açıdan farklıydı. Şiirleri Beat Hareketi’nin temeline uygun olsalar da, diğer şairlerinki gibi sokak şiiri değildi. Yıllar içinde edindiği okur kitlesi de daha elit bir tabakaydı. 60’lı yıllarda yaygınlaşan, gençlerin bir komün halinde ortak yaşam sürdükleri alternatif tarzları şiirlerine konu ediyordu. Komün yaşamının en önemli özelliklerinden biri, ortak bir alanı dostluk ve barış içinde paylaşabilme felsefesinde yatıyordu. Bu yaşam tarzı, komün hayatına katılanların kendi kişisel çıkarlarını geri planda tutmaları ve egolarını kontrol etmelerini gerektiriyordu. 

Ayrıca Snyder, yine komün yaşamın beraberinde getirdiği ekolojik uyum içinde yaşamaya önem veren ilk yazarlardan biriydi. Şimdi, 60’lı hippilik yıllarına baktığımızda, o dönemi müzik dışında en iyi yansıtan sanat hareketi olarak ‘Beat’i görüyoruz. O yıllara damgasını vuran elbette ilk başta büyük bir hızla değişen müzikti. Bob Dylan, Beatles ve daha birçokları benzer noktalardan hareket ederek yeni bir müzik dili bulmuşlardı. Bir başkaldırı niteliğindeki müzikleri, aynı Beat şairleri gibi elit olmayan, sokaktaki adamı kendine hedef kitlesi olarak seçmişti. Beat akımı en büyük desteği müzik çevrelerinden almıştı. Hem şiirlerinde müzik ritmini kullanmaları hem de yeni müzikle aynı felsefeyi paylaşmaları, müzik ve şiiri bir bütünlüğe götürüyordu. Bu akımın şiirlerinin çok sık müzik eserlerinde kullanıldığını görürüz. Fakat bu noktada biraz temkinli davranmak gerekiyor, çünkü Şenol Erdoğan’ın belirttiği gibi, ‘Beat’ gittikçe (yanlış bir şekilde) genişletilerek kullanılmaya başlandı. Erdoğan’ın etkileyici uyarısı akımın ne denli pazarlandığını gösteriyor. 

Allen Ginsberg’in 1963’de manifesto değeri taşıyan ‘Kiddish’ şiir kitabına yazdığı önsözde, en değer verdiği olgu olarak sezgisellik öne çıkar. Sezgilerin gelişmesi için şair, ‘kendi’ dediği, egosunun gücünden kurtulma yolunu seçmiştir. Yirminci yüzyılın ortalarında bilincin, beden ve dünya olarak ikiye bölünmesine bir tepki duyduğunu dile getirir. Bilinç, dünyayı anlama isteğiyle kendini evrensel bütünden koparmıştır. Halbuki Ginsberg, bilincin insanı evrenden koparttığını düşünüyordu. Bu yüzden bilinçdışı şiirler yazarak evrenle kopan ilişkiyi yeniden kurmaya çabalıyordu. Bu bütünleşmeye şair, “doğaüstü anlayış” adını verir. Varlığın çok ender anlarda, böylesine neşe içinde bütünleşmeye tanık olabileceğini öne sürdü. Bilincin katılığı kırıldığında, bütünleşme kendiliğinden oluşabilirdi. Budizm’in etkisinin açıkça görüldüğü bu görüşlerinde, şiirin de yeri, bilinçdışının, rüyanın ve kendinden geçme hallerinin dile dökülmesidir. Şair kendini sezgilerine bırakarak bilinçdışını işler hale getirme gücüne sahipti. Bilincin ‘evsiz’ bıraktığı ruha, evren içinde yeni bir ev bulmak, şiirin dili ve coşkusuyla mümkün olmuştur. Bu açıdan baktığımızda ‘beat’ şairlerinin, şiiri bir araç olarak kullandıklarını görürüz. Kendini dünyaya ifade etmekten çok, kendini anlama arayışıdır. 

Yasak ve sansür 
Beat’in okuru diğer tüm okurlardan farklıdır, sadece okumakla kalmaz, bir yandan şairiyle yazarıyla birlikte dünyaya kafa tutar. Son yıllarda Beat adının neredeyse sadece yasak ve sansür haberleriyle duyulduğu bu ülkede ‘Beat Kuşağı Antolojisi’ gerçek Beat okuru için müthiş bir hediye. Kitapta içindekiler ve dizin bölümlerinin eksikliğini hissettim, böyle derleyici bir eserde çok yararlı olurdu. Ama hemen ekleyeyim, bu eleştiri aklıma gelir gelmez Beat şairlerin bana küfredeceklerini de düşünmedim değil. Bu tür teknik eleştiriler hiç kuşku yok ki anlamsız kalıyor bu yazarlardan söz ederken. Sonuçta kitabı hazırlayan Şenol Erdoğan, Beat karakteriyle uyumlu bir kitap hazırlamış, bu çok önemli. Hem önemli bir referans kitabı hem de çok geniş okur kitlesinin büyük bir zevkle ve ilgiyle okuyacağı bir derleme.