Düş dedektifi

Düş dedektifi
Düş dedektifi

Jedediah Berry

'Hafiyenin El Kitabı'nda teşkilatın insanların düşlerine bile uzanan ahtopotumsu yapısı, günümüz istihbaratının geldiği noktanın ürpertisiyle yazılmış bir eleştiri
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

‘Hafiyenin El Kitabı’, Jedediah Berry’nin ilk romanı. 1977 New York doğumlu yazar 2009’da yayımlanan bu romanıyla 2009 (Dashiell) Hammet ve 2010 William L. Crawford ödüllerine değer bulunmuştu. Ödülden daha önemlisi hakkında çıkan yazılarda hikâyesi Kafka, Calvino, O’Brien gibi yazarlarla, yarattığı atmosfer Terry Gilliam ve David Lynch gibi yönetmenlerle kıyaslanması.
Özetlemek gerekirse; şöhreti ve beraberinde getirdiklerini bir anda yakalayan Jedediah Berry’nin edebiyat kariyeri tam bir ‘Amerikan Rüyası’ vakası. Tesadüfe bakın, rüyalar anlattığı hikâyede de önemli bir yer kaplıyor; ne var ki ‘Hafiyenin El Kitabı’ndaki rüyalar hiç de cicili bicili değil. Tersine; dedektiflerle ‘suçluların’ kovalamaca oynadığı, cinayetlerin işlendiği, ölülerin dirildiği, fillerin gezindiği karmakarışık rüya âlemi karanlık, rutubetli ve tekinsiz. 

Sıradan bir adam
Adı verilmeyen bir kentte, bilinmeyen bir zamandayız. Bilinmeyen derken ne eski tarihlerden ne yüzlerce yıl sonrasından söz ediyorum. Trenleri, otomobilleri, dev gibi gökdelenleri ile içinde yaşadığımız zamanı andırmakla birlikte çok bildik, tanıdık da gelmiyor. Ama edebiyatseverler için roman kahramanı Charles Unwin hiç yabancı değil. İsmiyle müsemma; kazanma şansı hiç olmayan, sıradan, silik bir adam. Melville’in katip Bartleby’sinin, Kafka’nın kadastro memurunun, Saramago’nun nüfus arşivcisinin soyundan gelen bir dosya katibi o. Yirmi yılını teşkilatın hizmetinde geçirmiş. Teşkilattan kastımı anlamışsınızdır. Sesin alçaltılarak telaffuz edildiği malum kurumdur teşkilat. Unwin, işte öyle bir teşkilatta çalışıyor. Üstelik “Öldürülmüşlerin En Eskisi”, “Albay Baker’ın Üç Ölümü” ya da “12 Kasım’ı Çalan Adam” gibi en parlak davaları çözmüş efsanevi dedektifi Travis T. Sivart’ın dosya katipliğini yapıyor. Yaptığı işten gurur duyan Unwin dikkat çekmek, yükselmek gibi hırslardan çok uzak.
Unwin’in hayatı bir gün Merkez İstasyonu’nda rastladığı ekose elbiseli kadına duyduğu merak nedeniyle değişecektir. Kadını sekiz gün boyunca aynı satte, aynı yerde gözleyecek ve son seferinde karşısına çıkan Dedektif Samuel Pith arafından dedektifliğe atandığı, bundan böyle katipler değil dedektifler katında çalışacağı tebliğ edilerek eline teşkilatın standart “Hafiyenin El Kitabı” tutuşturulacaktır.
Huzuru kaçar Unwin’in. Rüyaları tuhaflaşır. Bir gece rüyasında kitabın 18. bölümünü okuması uyarısı yapılır, gelgelelim elindeki kitap sadece 17 bölümdür. Terfi meselesinden hoşlanmayan Unwin dosya katipliğinden ve 14. kattaki çok sevdiği masasından ayrılmamakta ısrarlıdır. Ancak masası yeni gelen bir elemana verilmiştir. Bu yeni eleman ise ekose etekli kadından başkası değildir. İster istemez kendisini görevlendiren gözcü Lamech’in kapısını çaldığında işler daha da sarpa saracaktır. Çünkü Lamech öldürülmüştür ve Unwin şüpheli durumdadır. Yağmurdan ıslamış çoraplarından aldığı soğuktan muzdarip Unwin, hem suçsuzluğunu kanıtlamak hem de yeniden dosya katipliğine dönebilmek için, sekreteri Emily ile birlikte –daha çok Emily sayesinde- kayıp dedektif Travis’i bulmak zorundadır.
Teşkilatın labirent misali katlarında, kentin ıslak caddelerinde, müzelerde, barlarda, ıssız panayırlarda ve düşler arasında tuhaf bir kovalamaca başlamıştır... Bir yanda aykırı yaşamının sonbaharını süren, tuhaf güzellikleri ve kötü emellere hizmet eden ihtişamıyla Caligari’nin “Artık Gezmeyen Panayırı”, filler, cüceler, dev kadınlar, bıçak atıcıları, antika buharlı devasa bir kamyonla dolaşan Jasper ve Josiah Rook kardeşler, yaşı geçkince femme-fatal Cleopatra Greenwood, ekose etekli kadın , alçak vantrilok Enoch Hoffmann, sonra tekinsiz Kırk Kırpık barının karanlık müdaimleri… Diğer yanda teşkilat tayfası; hademe Arthur, “Hafiyenin El Kitabı”nın yazarı emekli dedektif, şimdilerde müze görevlisi Edwin Moore ve diğerleri… 

Kategorize edilemeyen bir tür
Kültür endüstrisinin bir parçası olarak işleyen ve önüne koyulan her kitaba abartılı yorumlar yazan bir çarktan haberdar olduğumuz için Jedediah Berry hakkındaki övgülere şüpheyle yaklaşmıştım. Ancak ilk birkaç sayfası ikna emeye yeterli. ‘Hafiyenin El Kitabı’ tekinsizlik duygusunu sürekli tutan, labirentlerle dolu, alfı kapılarını zorlayacak kadar zengin bir hayal gücüyle yazılmış ve pek çok türü bir araya getiren eğlenceli bir roman. Bu tarifi ile roman “fantastikle bilimkurgunun, masalla kara ütopyanın, gothikle retro-fütüristiğin tuhaf bir karışımı diyebileceğimiz steampunk” türüne giriyor.
Son aylarda özellikle genç kuşak yazarların kaleminden çıkma steampunk içinde mütalaa edilebilecek romanlar okuma fırsatı buluyoruz. Mesela China Miéville’in ‘Perdido Sokağı İstasyonu’ ya da Ned Beauman’ın ‘Boksör Böcek’i türün başarılı örnekleriydi.
‘İyi de, neymiş bu steampunk?’ diye soranlar için kısa bir bilgilendirme yapalım; Adını buhar teknolojisinden alan ‘steampunk’, elektronik ve bilişim teknolojilerinin gerçekleşmediği; paranoyanın değil belirgin çizgilerle ayrılmış aydınlık/karanlık ve iyi/kötü kutuplaşmalarının hüküm sürdüğü bir dünya tasarlıyor ve bugünün gerçeklerini ya da gerçekleşmesi muhtemel meselelerini o dünya içinde farklı ve çok çarpıcı görünümleriyle sergiliyor.
Kutlukhan Kutlu ‘steampunk’ın sinemaya yansımalarını incelediği yazısında, bilimkurgunun bir alt türü olarak ortaya çıkan bu epey genç alt türün, şimdiden kendi alt türlerine sahip olduğunu söylemiş; “Klasik steampunk’a ‘Viktoryen steampunk’ deniliyor; gelecekte geçene ‘Gelecekçi steampunk’ deniyor; başka bir dünyada geçeneyse ‘Fantezi steampunk’. Hatta Vahşi Batı’da geçen öyküleri ‘Western steampunk’ olarak tanımlayanlar bile var.”
‘Hafiyenin El Kitabı’ steampunk’ın polisiye kurgusu ağır basan bir örneği. Sert dedektif ve işbilir sekreteri tiplemeleri ile ‘Private Eyes’ janrına göz kırpmakla birlikte, devasa bir gökdelende konuşlanmış, düşleri bile izlemeye çalışan, ağır bürokrasisi ile kimin yönettiği, neyi neden yaptığı belirsiz teşkilat motifi Orwell’ın ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ünden, Kafka’nın ‘Dava’sından pek farklı değil. Ve Jedediah Berry edebiyat becerisi ve atmosfer yaratma ustalığıyla Raymond Chandler’den ziyade Kafka’nın izini sürüyor. Bir alıntı yapıyorum; “Lamech’in düşteki zihninin yıpranmış taş yollarındaki yürüyüşleri gittikçe tuhaf ve dolambaçlı bir hal aldı. Paslı yangın merdivenlerinin altından, yosun ve nemli toprak kokan tünellerden geçtiler, pislik içinde fokurdayan yağmur oluklarının üzerinden atladılar. İki defa derme çatma çelikten köprülerden geçerek derin uçurumlar aştılar. Unwin aşağıda başka geçitler, başka tüneller, başka yağmur olukları gördü. Mekân, katmanlı düzenlenmiş, bir labirent diğerinin üzerine istiflenmişti. Unwin organizasyon amaçlı bir sistem için tuhaf bir seçim, diye düşündü. Gerçekten her şey mümkünse neden bir ev veya ofis binasını seçmiyordu? Lamech bir düşten diğerine geçmek için kapıları kullanabiliyorsa, dosya çekmecelerini de kullanamaz mıydı?”
Strempunk romanlarda kara ütopyaları andıran eleştirel bir tını da bulmak mümkün. ‘Hafiyenin El Kitabı’nda teşkilatın insanların düşlerine bile uzanan ahtopotumsu yapısı kuşkusuz günümüz istihbaratının geldiği noktanın ürpertisi ile yazılmış keskin bir eleştiri. İnsanları eylemlerinden değil niyetlerinden dolayı mahkûm etmeye çalışan bir hukuk sistemi içinde yaşadığımız şu günlere baktığımızda ‘teşkilat’ın yakın bir gelecekte düşlerimize de sızmak, düşleri hapsetmek isteyeceğini öngörmek hiç de fantastik sayılmaz. Jedediah Berry da böyle bir öngörüyle yazmış bu fantastik ama gerçekçi polisiye parodisini. ‘Hafiyenin El Kitabı’ otoriteryen iktidarları sürdürmek için umutsuzca çırpınan köhnemiş teşkilatların evrensel hikâyesini umutlu bir sonla bağlamış: “Unwin dönüp son bir kez Teşkilat binasına baktı ve defalarca gördüğü gibi gördü binayı. Bir gözcü kulesi, bir mezar…”

HAFİYENİN EL KİTABI
Jedediah Berry
Çeviren: Algan Sezgintüredi
Siren Yayınları
2012, 296 sayfa, 20 TL.