Düşler gerçekleri örtemez!

Düşler gerçekleri örtemez!
Düşler gerçekleri örtemez!
F. Scott Fitzgerald'ın bir aşk hikâyesi resminin içine yerleştirdiği 'sınıfsal çatışma' temelli yapısıyla dikkat çeken romanı 'Muhteşem Gatsby', 1974 yapımı Robert Redford ve Mia Farrow'lu uyarlamada 'okunabilen' bir görselliğin hizmetine sunulur
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki ‘Kayıp Kuşak’ın en önemli yazarlarından biridir F. Scott Fitzgerald. Savaşla birlikte büyüyen ve savaş sonrası Amerikan toplumunun belirgin çöküşüyle bakışları şekillenen bu kuşağın temsilcileri, toplumun katmanları arasında gezinerek eleştirel bir yapı geliştirirler metinlerinde. Fitzgerald da romanları ve hikâyeleriyle bu yapının temellerini atan isimlerden biri olarak öne çıkar.
Yazarın en önemli eseri ‘Muhteşem Gatsby’, 1925’te yayımlanır ve dönemin ‘zengin’ ruhunu yansıtan bir atmosferle hayat bulur. Savaş sonrasındaki alkol yasağından faydalanan ‘kaçakçılar’ın oluşturduğu yeni bir zengin sınıfının da romana nüfuz ettiğini, hatta belirleyici faktör olarak öne çıktığını da söyleyebiliriz. Fitzgerald’ın metni, temelde ‘olanaksız’ bir aşk hikâyesi anlatır gibi görünse de, sınıfsal çatışmadan doğan bir trajedinin ipuçları vardır burada. Yazarın her bir karakteri, altyapılarıyla birlikte ayrıntılı biçimde tarif etmesi, metnin içindeki ‘çatışmalı’ yapıyı öne çıkarır ve bundan kaynaklanan ‘gerilim’i şahlandırır.
Hikâye, yoksul bir genç adamken âşık olduğu zengin kızı Daisy’ye sahip olabilmek için ‘zengin olan’ Jay Gatsby’nin ‘saplantılı’ dünyasına götürür bizi. Aradan yıllar geçmiş, Daisy evlenmiş, bir çocuğu olmuştur. Ama tutkusunda bir sapma yoktur Jay’in. Devreye giren aracı kuzen Nick’in de yardımıyla sevdiğine kavuşur gibi olur. Servetiyle gözünü boyamayı başarır Daisy’nin. Fakat Daisy’nin kocası Tom ve onun alt sınıftan sevgilisi Myrtle’ın da işin içine dahil olmasıyla ‘aşk denen şey’in yerini ‘başka bir şey’ alır...
Kabaca anlattığımız bu hikâye, ‘Muhteşem Gatsby’nin derinlerine gizlenen ‘ateş’i açığa çıkaracak kadar ayrıntılı değil gördüğünüz gibi. Bunu sağlamak için biraz daha direnlere inip karakterlerin özelliklerini deşifre etmek ve onların sakladıklarını arayıp bulmak gerek. Jay Gatsby ile Daisy Buchanan’ın aşkı diye tarif ettiğimiz şey, her iki karakter açısından bakıldığında tam bir ‘bulmaca’ gibi aslında. Jay’in açısı, tümüyle sınıfsal bir aşağılanmanın yarattığı ‘öfke’nin dışavurumunu barındırırken, genç adamın ‘elde etme’ motivasyonuyla hareket ettiği görülür. Daisy’ye duyduğu aşk, kendini ‘kanıtlamak’ için bir araçtır sadece. Hatta buna aşk demek bile yanlış olur, zira Daisy’den bir tür ‘intikam’ da alacak, sınıfı için onu ‘unutan’ genç kadına diz çöktürmüş olacaktır böylece.
İşin karşı kanadında saf tutan Daisy içinse durum daha karışıktır. Jay’i yeniden gördüğünde onu sevdiğini düşünür, ama genç adamın serveti mi onu bu yöne çekmektedir, yoksa gerçekten aşk mıdır onu tetikleyen, o kuşkuludur işte. Anlayacağınız, her iki taraf da bir ‘oyun’ oynamaktadır ve rollerini fazlasıyla benimsemiştir. Gerçek duyguların yerini manipüle edici bir ruh almış, sınıfsal dayatmalarla belirlenmiştir onların yazgısı. 

Sınıfsal zindan
Metnin ikincil sevda öyküsünün başrolündeki Tom Buchanan ve Myrtle Wilson açısından da durum pek farklı değildir aslında. ‘Kaçamak’ yaşamaktan başka bir düşüncesi olmayan Tom’un karşısındaki Myrtle, evli olmasına karşın Tom aracılığıyla sınıfsal ‘zindan’ından çıkabileceğini zanneder. Bu yanılgı, onu trajedinin göbeğine kadar çeker, tıpkı ana hikâyedeki Jay Gatsby gibi. Düşler aracılığıyla gerçeklerin üstünün örtülemeyeceğini işaret eder bu durum. Tom ve Daisy ise timsah gözyaşları bile dökmezler onların akıbetleri karşısında. Zenginlikleriyle oluşturdukları ‘kalkan’ koruyacaktır çünkü onları, o güne kadar olduğu gibi...
‘Muhteşem Gatsby’nin uçlarda gezinen bu dört karakterinin eylemleri arasında ‘dengeleyici’ unsurlar olarak öne çıkan Nick Carraway ve Jordan Baker ise birer ‘gözlemci’ gibidirler hikâyede. Nick’in ağzından dinlediğimiz olaylar, bu iki karakteri ‘olamayan’ bir aşka doğru sürüklerken, gördüklerinin etkisidir bu olamama durumunun sorumlusu belki de. İnsanın ikiyüzlü doğasının yarattığı trajedi, onları da birbirinden koparır nihayetinde. Jay ve Daisy’nin ‘ikinci baharı’nı tetikleyenlerin onlar olması da bir tür ‘suçluluk’ duygusu içine iter Nick ve Jordan’ı.
F. Scott Fitzgerald, bu romanla belli bir dönem insanın anatomisini çıkarmış olsa da, her devirde geçerliliğini koruyan bir insanlık profili çizer. Toplum katmanları arasında slalom yaparken, eleştirel tavrını derinleştirir ve bugün bile etkili olabilen bir tespitte bulunur. Hem kadını hem de erkeği ameliyat masasına yatırır, ama büyük resimde toplumla alıp veremediği olduğunu hissettirir. Bu anlamda ‘öfkeli’ bir metindir ‘Muhteşem Gatsby’, aşkla onu kısmen örtmüş olsa da...
Can Yücel’in çevirisiyse metnin edebî derinliğini doyasıya yaşamamızı sağlayan bir unsur olarak kendini gösterir. ‘Muhteşem Gatsby’yi takip ederken, Yücel’in ağzından damlayan balla zenginleşir okuma serüvenimiz. Kimi eski kelimeler ya da kelimelerin eski kullanışlarıyla bir miktar yabancılaşma yaşanır gibi görünse de alır götürür bizi yazar, çevirinin nasıl olması gerektiği üzerine yapılan tartışmaların odağına yerleşerek. Bize sorarsanız, ‘soğuk çeviri’dense böylesi ‘edebiyat kokan’ bir çeviri geleneğini tercih ederiz. Sonuçta bu bir Fitzgerald romanıdır, günlük gazete makalesi değil! 

Senaryo Francis Ford Coppola’dan
‘Muhteşem Gatsby’nin sinemayla buluşmasıysa çok kısa bir süre içinde gerçekleşir. 1925’te yayımlanan roman, 1926’da Herbert Brenon tarafından sinemalaştırılır. 1949’da Elliott Nugent imzalı bir çevrim daha yapılır. 1974’e gelindiğindeyse, bugüne kadarki en önemli ‘Muhteşem Gatsby’ uyarlaması alır sırayı. İngiliz sinemacı Jack Clayton’ın yönettiği filmin senaryosunu Francis Ford Coppola yazar, başrollerdeyse Robert Redford ve Mia Farrow vardır. Bizim bu yazıdaki ilgi alanımıza da işte bu çevrim girer.
Bu film, Fitzgerald’ın metnine yapışan bir uyarlamadır. Coppola’nın senaryosu, romanın peşini bir an bile olsun bırakmaz. Müdahale bile denemeyecek minik değişiklikler vardır sadece, onlar da son derece sınırlıdır. Bunda Fitzgerald’a duyulan saygı kadar, romanın sinematografik doğası da etkili olmuştur kuşkusuz. ‘Muhteşem Gatsby’, okurken izlenebilen bir romandır aynı zamanda.
Jay Gatsby’nin geçmişiyle ilgili kimi ayrıntılar elenmiştir filmde, bütüne büyük etki yapmayan. Jay’le Daisy’nin ayrılık aralığı da beş yıldan sekiz yıla çıkarılır, Robert Redford’un yaşı itibarıyla olsa gerek. Finalde Nick’in Tom’la karşılaştığı sahneye Daisy de eklenir filmde ve ‘kayıtsızlık’ etkisi biraz daha vurgulanır böylece. Bu dokunuşların dışında romanla aynı çizgiyi paylaşır film, sınırlarını iyi belirler Coppola’nın senaryosu.
Robert Redford, Mia Farrow, Bruce Dern, Karen Black, Sam Waterston ve Lois Chiles’ın oluşturduğu altılı başrol kadrosu, ‘Muhteşem Gatsby’nin ruhunu yansıtma konusunda etkindir filmde. Özellikle Mia Farrow ve Bruce Dern, karakterlerinin içine girme anlamında diğerlerinden bir adım önde gibi görünürler. Jack Clayton’ın hikâyeye ve karakterlere bir miktar ‘mesafe’ koyan anlatımı da başarının ardındaki faktörlerden biri olarak öne çıkar. Nick karakteri dışında hiçbirine yakınlaşmamızı sağlamaz yönetmen, ‘uzak’ kalabilmemizin yolunu açar.
Müziği ve kostümleriyle Oscar kazanan ‘Muhteşem Gatsby’, F. Scott Fitzgerald denince ilk akla gelen metne ekstra bir derinlik katmasa da, var olan derinliği fazlaca deforme etmeden beyazperdeye taşıyan bir uyarlamadır sonuçta. Kasım 2012’de gösterime girmesi beklenen Baz Luhrmann imzalı uyarlamada nasıl bir yaklaşım sergileneceğiyse şimdiden merak konusu. Leonardo DiCaprio ve Carey Mulligan’ın nasıl birer Jay Gatsby ve Daisy Buchanan olacağı da...
Not: ‘Muhteşem Gatsby’nin DVD’sini raflarda bulmanız mümkün.

MUHTEŞEM GATSBY
F. Scott Fitzgerald
Çeviren: Can Yücel
Bilge Kültür Sanat
2009, 158 sayfa, 15 TL.