Düşündürücü bir iz sürüş

Haber: SELİM İLERİ / Arşivi

‘Benim Cumhuriyet’im’i severek ve ürkerek, şaşırarak, düşünerek, öğrenerek ve hatırlayarak okuyorum. Kitabın 148. sayfasındayım. ‘Benim Cumhuriyet’im küçük punto, dört yüz sayfayı aşkın.
Memet Fuat kitap tanıtma yazılarına özel bir önem verirdi. Eleştiriyle kitap tanıtma yazısı arasındaki ayrımı ondan öğrendim. Memet ağbi, kitap tanıtma yazısının okuru bilgilendirmesi gerektiğine inanırdı. Yönettiği Yeni Dergi’de öylesi yazılar örnek niteliktedir.
Bense, sonuna kadar okumadığım bir eser için yazıyorum şimdi. Emine Uşaklıgil’in anılarla bezenmiş incelemesi ya da incelemeci yanı ağır basan anı yazarlığı çok etkiledi. Eserlerin raf ömrü günümüzde ne yazık ki kısa sürüyor. Bu yüzden bir an önce yazmak istedim.
Önce Emine Uşaklıgil: Kim bilir kaç yıl önce, büyük heyecanlar, saygı duyuşlarla gidip geldiğim Cumhuriyet gazetesinde tanıdığım, uzak, hatta soğuk bir genç kadın. Oysa ‘Benim Cumhuriyet’im ironiyle dolup taşıyor. O genç kadını bazen de Teşvikiye Caddesi’nde görürdüm, bazen selamlaşırdık. Giyimine kuşamına, güzelliğine, zarafetine, soluk makyajına itiraf edeyim ki hayrandım. Ama o kadar. Arkadaş değildik. 

Bir akşam çayında birkaç saat
2000’lerde kuzini, değerli Ayşe Berker’in evinde yine karşılaştık. Halid Ziya Uşaklıgil’e yayınevi arıyorduk. Geçen zaman , ‘Benim Cumhuriyet’im’den öğrendiğimiz olup bitenler, Emine Uşaklıgil’i büsbütün kişilikli kılmıştı. Bir akşam çayında birkaç saat.
92. sayfada benden, ‘Kırık Deniz Kabukları’ adlı romanımdan söz açıyor yazar. Amcası Vedad’ın intiharını kurcalarken. “Sır perdesi”ni bir ‘nebze’ araladığımı belirtiyor. Elbette sevindim, Emine Uşaklıgil’in ‘Kırık Deniz Kabukları’nı önemsemesi hoşuma gitti. Ama bir yandan da, romanı okuduğundan hiç söz açmaması, yani o akşam çayında bana söylememesi ilgimi çekti.
Zaten ‘Benim Cumhuriyet’im galiba kendini gizlemiş bir yazarın kitabı. Öylesine önemli çözümlemelerle yüz yüze geliyorsunuz ki, bütün bu bilgi birikimini Emine Uşaklıgil okurdan yıllar yılı nasıl saklamış diye şaşırıyorsunuz. Örnek vereyim: Varlık Vergisi’nin başındaki hikâyesini, özellikle Cumhuriyet gazetesindeki yansımalarını kaleme getiren Uşaklıgil, inanılmaz bir özümseyişle, meselenin, olgunun bambaşka cephelerine savuruyor okurunu. “Saf Değilse Kanınız” bölümü elbette ibretle okunuyor. 

Yitişlerin serüveni
Tabii yalnız o bölüm değil. Ailenin hikâyesi, gazetenin, yurdu, birey Emine’nin hikâyesi derken, Türkiye ’nin yüz, yüz elli yıllık “mâkûs talih”ine tanıklık ediyoruz. Büyük kavgaların, ölüm kalım şiddetindeki tartışmaların perde arkası, kifayetsiz ihtiraslarla örülü. Yakup Kadri ‘Hüküm Gecesi’nde, bizi mahveden hep şahsî kin ve ihtiraslarımızdır der. Emine Uşaklıgil pek çoğunu teşrih masasına yatırıyor.
Acaba kaç yazar bunca içten olabilir diye düşündüm. Kimilerini uzaktan, kimilerini yakından tanıdığım kişiler çıktı karşıma. Bazı günleri, akşam yemeklerini, sohbetleri hatırladım. Yazmak isterdim. Mesela İlhan Selçuk’la Berin Nadi’nin Yeniköy’deki yalısına gittiğimiz akşam. Ne kadar çok isterdim yazmayı. Fakat yazmadım.
Cumhuriyet’ten ayrılış, daha doğrusu gönderiliş hikâyemi de yazmadım. Sık sık soruyorlar. Sadece Buket Aşçı’nın sorularını yanıtlarken bir şeyler söyledim. Sevgili Buket de istismar etmeyerek Vatan’da yayımladı.
Şimdiyse tepeden tırnağa korkusuz bir yazar dobra dobra yazıyor. Yanlış anlamalar, sonra ne derler bu gözüpek yazarın umurunda değil.
‘Benim Cumhuriyet’im’in Everest Yayınları arasında çıkacağını haber verirken, Sırma Köksal, “Çok gözüpek bir kitap” demişti. Yukarıdaki gözüpek Sırma’dan ödünç alındı...
Acı bir hesaplaşma da diyebilirim Emine Uşaklıgil’in eserine. Öfkeler, nefretler değil; yitirişlerin serüveni. ‘Kendi olmak’ mücadelesinde hep yaya kalmış hayatlarımız daha ötesine ne yazık ki yol alamıyor. Fakat hemen ekleyeyim: Emine Uşaklıgil ‘Benim Cumhuriyet’im’de kendi olmayı göze alıyor.

Gündeş öneriler:
Serenad, Zülfü Livaneli, Doğan Kitap, 2011.