'Düzenin içinde hep birlikte kahroluyoruz'

'Düzenin içinde hep birlikte kahroluyoruz'
'Düzenin içinde hep birlikte kahroluyoruz'

Mine Söğüt

Mine Söğüt: 'Cenneti de cehennemi de hayal edebilen insan, sanki o çatallı yolda yanlış yöne adım atmış ve geri dönemez hale gelmiş gibi. Bir yandan 'iyi' diye bir şey biliyoruz, tarif ediyoruz. Ama o tarifini yapabildiğimiz 'iyi'yi gerçekleştirmiyoruz. Bu da kaçınılmaz olarak büyük bir acıya dönüşüyor. Değişimin bizi yerden yere vurmasının sebebi bu'
Haber: BURCU AKTAŞ - burcu.aktas@radikal.com.tr / Arşivi

Pencerenin önünde, ağacın üzerinde, rüyada, bir çöpçünün faraşında hep onlar var. Hep onlar. Kuşlar... Kara kuşlar, ölü kuşlar. Her yerde onlar var çünkü bu bir Mine Söğüt romanı. Kuşlar, Mine Söğüt romanlarına en az şiire yakıştıkları kadar yakışırlar. Kaleminin kırıntılarıyla onları besleyen yazar, kuşları, kahramanlarını dışardan gören gözler olarak romanlarına dahil eder. Bu, Mine Söğüt’ün yeni romanı Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey’de de değişmiyor. Daha birinci bölümün güzel isminden belli ediyor roman kendini. “Kuşları bir bilmecede gördüm. Akıllarını tamamlayacak vahiyler arıyorlardı.”
Kitabın adından da anlaşılacağı gibi bu romanın başkahramanı Madam Arthur Bey. Evet hem ‘Madam’, hem de ‘Arthur Bey’. Yazarının tanımlamasıyla, o bir kadınadam. Mine Söğüt, bu kadınadam imgesi üzerinden sağlam bir iktidar sorgulaması yapıyor. Romanın tüm karakterleri bir iktidarı simgeliyor. Kara Yalı’da gizlenenMadam Arthur Bey kötülüğün iktidarını, eski fotoğrafların izinde romanını yazan Olcayto Ran iktidarın gölgesinde kendi iktidarını yaratmaya çalışan bir figürü, yangınlardan, savaşlardan çıkmış dilsiz Maria çökmüş bir iktidarı simgeliyor. Söğüt’ün ilginç karakterleri bunlarla sınırlı değil: Eski sevgili Keşşaf Hanuman, “kendini edepsizlik uçurumun”a atan hayat kadını Nagehan, kimliğini arayan Şehnaz Hanuman, cinayetlerin tanığı antikacı Kedileş...Yazar, birbirinden ilginç bu insanları ve onların tuhaf hayat hikâyelerini Kara Yalı adı verilen bir evde bir araya getiriyor.
Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey’i okuduktan sonra okurun elinde avucunda sorgulayacak birçok kavram kalıyor. Bunlardan ikisine, iktidara ve kimliğe özellikle dikkat edin. Mine Söğüt de bir kuş olup uçmadan, kadınadam Madam Arthur Bey’i, onun ve bizim hayatımızdaki her şeyi konuştuk.
Bu romanda herkes kendine bir hayat arıyor. Kendi hayatından kurtulmaya çalışıyor. Bir anlamda ‘Biz kimiz?’ sorusu üzerine olduğunu söyleyebilir miyiz romanın?
Evet, romanın iskeleti bu soru üzerine kurulu. Tıpkı hayatımız gibi. Tıpkı ülkenin ağır gündemi gibi. Hatta ülkenin yaralı tarihi gibi. Aslında kimiz ve aslında kim olmak isterdik? Bu kaotik bir soru. İçinden çıkılması kolay değil. Hatta sordukça daha dibe inebilirsiniz. Bizim yaşadığımız ülke geçmişiyle, bugünüyle hesaplaşamadığı, başına gelenlerin adını koyamadığı, kendi kimliğini bir türlü tarif edemediği için ağır sancılar çekmeye mahkûm edilmiş, bu sancıların girdabında yolunu kaybetmiş bir ülke. Geçmiş ülkenin gözlerine bir perde indirmiş gibi. Geleceği, hatta bugünü görmesi bile bu perde yüzünden gün geçtikçe imkânsızlaşıyor ve geride kaldıkça belirsizleşen geçmişle birlikte, gelecek de karardıkça kararıyor. Romanın kahramanlarının başına gelen de bu. Kimliklerinin peşine düşüp girdikleri kara yalıda yollarını tamamen kaybediyorlar. Ve Madam Arthur Bey’in tuzağına düşüyorlar. Fotoğraflara sabitlenmiş geçmiş, bu tuzağın ağzında duran zehirli bir yem. Bir anlamları var mı yok mu, ne anlatıyorlar, neyi ne kadar ifade ediyorlar, tartışmalı. Her bakan o fotoğraflarda başka bir şey görebiliyor. Kimlikler de öyle, her kimlik bambaşka açılardan bakıldığında bambaşka kelimelerle tanımlanabiliyor. O yüzden kimlik sorgulaması her şeyi, en önemlisi de gerçeği yutup yok eden bir karabasana dönüşüyor.
Peki, bir insan ya da bir ülke kimliğini niye sorgular, neden bunu yapmak durumunda kalır?
Genelde sorgulama, kendimizi başarısız hissettiğimiz anda başlar ve aslında bu sorgulama iyidir, gereklidir… Tabii ki eğer sonu bahane bulmaya varmıyorsa. Ama biz genelde geriye dönüp bu başarısızlığımıza bahaneler ararız. ‘Keşke’lerin arabeskliğine sığınırız. Ve bu sorgulamalardan elimiz bomboş çıkarız. Çünkü gerçek her şeye baskındır. Olan olmuştur. Bir insan için de, bir ülke içinde… Geçmişi anlamakla hesaplaşmak birbirinden farklı şeyler. Biz ülke olarak geçmişimizi sorgularken hesaplaşmanın tuzağına düşüyoruz. Bu bir hayaletle dövüşmeye benziyor. Yumruklarımız havayı sıyırıp kendi suratımızda patlıyor. Yediğimiz darbelerden dolayı anlama yetimizi de yitiriyoruz. Sersemleşiyoruz. Oysa önemli olan ve hatta gerekli olan tek şey bugün olanları, bugün kim olduğumuzu doğru tarif etmek. Tarih tekerrürse ve biz bundan yakınıyorsak bunun müsebbibi geçmişle uğraşırken bugüne ve geleceğe bakışımızın körleşmesi. Bugünümüzü sorgulayacağımıza, gelecekte olabileceklerden endişe duyacağımıza, asla değiştiremeyeceğimiz geçmişimizin mezarını deşip duruyoruz ve tüm enerjimizi oraya harcarken tarihi de dilediği gibi tekerrür etmesi için başıboş bırakıyoruz.
Gelelim Madam Arthur Bey’e... “Her şey karşıtıyla vardır” diyorsunuz, bu sebeple mi Madam Arthur Bey diye bir kadınadam var?
Madam Arthur Bey her ne kadar somut bir kişi gibi görünse de romanın diğer kahramanları gibi aslında bir kavramı ‘kötü’yü simgeliyor. O yüzden içinde insanın her halini barındırıyor. Hem bir kadın, hem bir erkek. Hem gerçek, hem gerçeküstü. Hem var, hem yok. Hem kendisi, hem bir başkası…
Bir önceki kitabınızın kahramanı Şahbaz’la Madam Arthur Bey’in bir yakınlığı var bir anlamda.
Evet, aslında Madam Arthur Bey’le Şahbaz arasında güçlü bir kan bağı olduğu söylenebilir. Her iki kahraman da bir yüzleşmeye aracı oluyorlar. Bunu yaparken de hayatın en zehirli yüzünü acımasızca ortaya seriyorlar. Kötüler; kötülükten besleniyorlar ve kötüyü meşrulaştırmaktan gocunmuyorlar. İkisi de şeytanın birer temsilcisi gibi. Romanların diğer kahramanlarının hayatlarını, sordukları korkunç sorularla ve kurdukları korkunç hayallerle baş başa bırakıyorlar. Bu açıdan birbirlerine benziyorlar. Ancak Şahbaz’ın yarattığı dünya daha somut hikâyelerden örülüydü; Madam Arthur Bey’in yarattığı atmosferse gücünü daha çok soyut olaylardan, soyut kavramlardan alıyor; sanki dünyası biraz daha karanlık ve biraz daha derin.
Yazarlar ve yazarlık üzerine de çok şey söylüyorsunuz Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey’de. Bu konuyu didikliyorsunuz…
Yazarlık becerisinin, tıpkı tüm sanat becerileri gibi bazı insanlara fazladan bahşedilmiş bir lütuf olduğunu düşünürüm. Ben hiçbir zaman ‘yazmasam yaşayamam’ diye kendini tarif eden bir yazar olmadım. Yazmasam da yaşarım, tıpkı uçmadığım halde yaşayabildiğim gibi. Şimdilik her nasılsa yazabiliyorum ve buna hep şaşırıyorum; bir gün kanatlanıp uçuversem ona nasıl şaşacaksam… O yüzden yazarın kendini ‘tanrı’ olarak algılamasını hep sorgulamak gerektiğini düşünürüm. Evet, yaptığı iş tanrısaldır ‘yaratır’ ama ben tanrıya inanmam. Benim için bu tanrısallık olsa olsa bir tuzaktır. Yaratıcılığa soyunmuş yazar hayatın en çetrefilli tuzaklarından birine düşmüş insandır ve ne yaptığına, nasıl bir sorumluğu olduğuna bir dönüp bakacak olsa, bu romanda sadece birkaçını sorduğum o tehlikeli soruların girdabına kapılması kaçınılmazdır.
Yazarlar korkak mı peki? “Tüm yazarlar gibi korkak,” diye bir cümle kuruyorsunuz çünkü...
Yazar asla korkak olmamalıdır ama yazarken korkmalıdır. Yaradılışın kendi iç dinamiğiyle gerçekleştiğine inanıyorsanız, bu dinamiği yapay bir şekilde tekrarlamak riskler içerir. Her şeyden önce büyük bir sorumluluktur bu. Yazar eğer aklı başında biriyse bu sorumluktan tedirgin olmakla yükümlüdür. Rahat karar veren, yazdıklarından, kalkıştığı işten tedirginlik duymayan yazar cesaret sınırını aşıp fark etmeden küstahlık topraklarına geçebilir. Eğer küstah olmayı özellikle tercih etmiyorsanız, yazarken korkak daha doğrusu tedirgin olmanızda yarar vardır.
“Erkeklerle erkeklerin aşkı, kadınlarla erkeklerin aşkına benzemez. Bir iktidar büyüsüdür onlarınki.”Alıntıladığım bu cümlede, romanın genelinde erkek olmak ve kadın olmak durumu üzerine birçok şey var. Sizin erkeklik sorgulamanız nedir?
İktidar sözcüğü bugün sadece bizim ülkemizde değil tüm dünyada doğrudan erkeği çağrıştıran bir sözcük. Bu romanda iki erkeğin aşkı, iki iktidarın hatta birçok iktidarın birbiriyle çatışmasını simgeliyor. Bu son derece acımasız ve yıkıcı bir çatışma. Korkunç hayaller kuran, kurduğu tüm hayaller gerçekleşen Madam Arthur Bey ve bu hayallerin fotoğrafını çeken Keşşaf Hanuman ile onların aralarına giren, bir başka iktidarı simgeleyen Ruhat Ran… Üçünün istekleri ve hayalleri güçlü bir yangın olup herkesin, hatta tüm bir ülkenin hayatını kavuruyor, küle çeviriyor. Bu roman bir açıdan da erkeklikle beden bulan yıkıcı iktidarın hüküm sürdüğü bir düzenin sorgulaması.
Peki ya kadınlar… Bu ülkenin kadınları “ölürken bile etekleri açılmasın diye uğraşırlar, evde yalnızken bile sutyen takarlar…” diyen bir yazar olarak bu ülkenin kadınlarının durumu nedir?
Kadın cinsi kutsal kitapların o akıl almaz hikâyelerinin yazıldığı ilk günden beri katı bir otokontrol ile aşılanmış durumda. En modern, en özgün kadın bile sanal bir tesettür içinde saklanmaya mahkûm. İşin kötüsü bu zorunlu bir mahkûmiyet değil. Gerçekte kadın erkekten farklıdır ama daha güçsüz değildir. Aynı şekilde erkekler kötü, kadınlar iyidir diye bir şey de yoktur. İnsan dediğimiz şey topyekûn kurnazdır. Erkekler kurnazlıklarından dolayı kadınları mağdur ederler; kadınlar da yine kurnazlıklarından dolayı bu mağduriyetin üzerine yatarak başka avantajların peşine düşerler. Kadın erkek ilişkisindeki dengesizliğin, daha doğrusu ‘dengenin’ böyle bir ortak kurnazlığı vardır. Feodal düzenlerde kadınların diğer kadınlar üzerindeki baskısı erkeklerden geri kalmaz. Bu noktada ben hep başa dönmek ve erkeği ya da kadını değil, insanı bir bütün olarak sorgulamak gerektiğini düşünüyorum. İnsan nedir? Ne ister? Ve bu isteklerini gerçekleştirmek için ne kadar ileriye gidebilir!
O zaman işte tam Madam Arthur Bey çıkıyor ortaya. Kadın ve erkeğin ayrılmadığı kadınadam.
Evet, tam da o. Bunu özellikle vurgulamak gerekiyor; çünkü sorun temel olarak insanda. Dediğim gibi kadınlar daha iyi, erkekler daha kötü değil; tıpkı ezilenler ya da kaybedenler iyidir, kazananlar kötüdür diyemeyeceğimiz gibi. İktidar tehlikelidir. Kim tahta geçerse geçsin. Eğer bugün yeryüzünde kadın egemen bir düzen olsaydı her şey daha iyi olurdu demek de sanırım saf bir bakış olur. Bir güç dengesi gözetmeden eşit paylaşıma ve adalete gerçekten değer vermediğimiz sürece hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Ta baştan ‘iyi’yi hedeflemeyen korkunç bir düzen kurmuşuz; şimdi de onun ucuna tutunmuş, sorgulamadan, avantajlarından yararlanmaya çalışarak dolayısıyla kötülüğü de bu avantajlar adına besleyerek kadın erkek hep birlikte bir kuyunun dibine doğru kayıp gidiyoruz.
“Her şey değişti. Kavramlar, inançlar, algılar, özlemler, korkular ve gerçek” diyorsunuz, neden ve nasıl değişti tüm bunlar?
Aslında değişim kaçınılmaz çünkü hiçbir şeyin aynı kalmasını bekleyemeyiz. Her şeyin değişmesi ve dönüşmesi gerekiyor. Varoluş bunun üzerine. Burada bizim için önemli olan hayatın ve insanların neye dönüştüğünü sorgulamak aslında. Bu dönüşüm içinde hiçbirimiz mutlu değiliz. Bu dönüşümden zevk almıyoruz, aksine korkuyoruz. Eğer hayatı bambaşka bir yüzüyle yaşasaydık dönüşmek bize haz bile verebilirdi. Oysa bugün ufukta sadece umutsuzluk görünüyor. Cenneti de cehennemi de hayal edebilen insan, sanki o çatallı yolda yanlış yöne adım atmış ve geri dönemez hale gelmiş gibi. Bir yandan ‘iyi’ diye bir şey biliyoruz, tarif ediyoruz. Ama o tarifini yapabildiğimiz ‘iyi’yi gerçekleştirmiyoruz. Bu da kaçınılmaz olarak büyük bir acıya dönüşüyor. Bu değişimin bizi yerden yere vurmasının sebebi bu. Bir yandan bildiğimiz, arzu edebildiğimiz, hayal edebildiğimiz doğrular var ama biz onlardan gittikçe uzaklaşan bir noktaya doğru devinen bir düzenin içinde hep birlikte kahroluyoruz. Biz değişiyoruz ama hiçbir şeyi değiştiremiyoruz. Canımız bundan yanıyor.
Birkaç nesil önce yitirmeye başladık galiba biz birçok şeyi...
İki nesil öncesine kadar, dedelerimizin, babalarımızın yaşadığı dünyada iki kutup vardı: Komünizm ve kapitalizm. Bizim ülkemiz bu kutupların yoğun savaşının tam ortasında biçimlendi. Başımıza ne geldiyse bu iki kutbun çekişmesi yüzünden geldi. Ülke nerede duracağına, kiminle flört edeceğine beceriksizce karar vermeye çalışırken bizim hayatlarımız, umutlarımız kaydı gitti. Bir iktidar pazarlığının ortasında kalakaldık. Aslında bugün de durum değişmiş değil. Yine birtakım pazarlıkların kurbanıyız. Ve bu kurban psikolojisinden kurtulamadığımız, kimliğimizle barışamadığımız sürece seksen küsur yıl önce çok yakınına geldiğimizi hissettiğimiz gerçek bağımsızlığı hiçbir zaman kazanamayacağız.
Mine Söğüt denince aklıma ilk gelenlerden biri kuş metaforu… Çeşitleniyor hatta bunlar: Kara kuşlar, ölü kuşlar…
Bilgeliği temsil eden bir yanı var kuşun benim için. O yüzden Şaman figürünü de seviyorum. Kuşa dönüşen ve bu dönüşümüyle kayıp bilgiyi bulduğuna inanan insanın hikâyesini önemsiyorum. Kuş çok şey biliyor çünkü her şeyi yukarıdan görebiliyor. Bütünü algılayabiliyor. Detaylara takılıp kaybolmuyor.
Kahramanlarınız birbirleriyle akrabalarmış gibi gelir bana. Bir anlamda romanlarınızın birbirine takılabilen kancaları var sanki...
Ben yazarken yolumu hep birtakım soruların peşine takılıp bulmaya çalışıyorum. Roman kahramanlarımın hepsi hayatlarını bu soruların zorlamasıyla sorgulayan, hep bir şeyler arayan kahramanlar. Sanırım akrabalıkları buradan kaynaklanıyor. Aslına bakarsanız bu romanın başına oturduğumda artık bambaşka bir şey yazmak istiyordum. Karanlık olmayan bir şey… Biraz daha umudu işaret eden bir şey… Ama meğer daha zamanı gelmemiş.

MADAM ARTHUR BEY VE HAYATINDAKİ HER ŞEY
Mine Söğüt
Yapı Kredi Yayınları
2010
164 sayfa
11 TL.


    ETİKETLER:

    Dünya

    ,

    Cunda

    ,

    sanat

    ,

    hayat