Eagleton aydınlatıyor

Eagleton aydınlatıyor
Eagleton aydınlatıyor
Terry Eagleton, Marksizme yöneltilen on temel eleştiriyi hem değerlendiriyor, hem yeni karşılıklar arıyor. Geçmişe uzanan değerlendirmeleri, 1991'den sonraki çöküşün ertesinde ortaya çıkan düşünsel durumu da kapsıyor
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

1980’lerin ortalarından sonra sosyalizmin büyük bir fizik ve moral çöküntüsüyle dağılması, bir siyaset kuramı olarak topallaşması, düşünsel olarak yeniden üretilmeye zorunlu kalması ve ekonomik küreselleşmenin siyasal sonuçları, bütün ülkelerde sosyalist hareketlerin gerçekliğinin büyük yaralar almasına neden oldu. Bir çeyrek yüzyıldan beri sosyalizm geleceğini arıyor. Her şeyin dün olduğu gibi yaşanabileceğini düşünenler, etkinlikleri azalmış olsa da, burada hâlâ var. İçinde bulundukları toplumun ve dünyanın otuz yılda yaşadığı değişimi çözümleme konusundaki isteksizlikleri, sosyalist solun bazı kesimlerinin neredeyse bütün kavramları geçmişten bugüne aynıyla taşıdığını ve Marksizmi dondurduğunu gösteriyor. Marksizmi yeniden yorumluyormuş gibi yapıp otuz yıl önceki düşünceleri aynıyla savunanlar, varlık nedenlerini sert bir siyaset izleyerek korumaya çalışıyor. Oysa sorgulamadan ve eleştirmeden gelişme olmayacağını herkes biliyor. 

Marksizmi yeniden yorumlamak
Terry Eagleton, “Marx neden haklıydı?” sorusunu sorduktan sonra, yanıtlarını da arıyor. Eagleton’ın ‘Marx Neden Haklıydı?’ kitabının önemi, yeni yazılmış olmasında. Çok yakın geçmişin tartışmalarını da konu eden Terry Eagleton, Marksizme yöneltilen on temel eleştiriyi hem değerlendiriyor, hem yeni karşılıklar arıyor. Bütün bir geçmişe uzanan değerlendirmeleri, 1991’den sonraki çöküşün ertesinde ortaya çıkan reel ve düşünsel durumu da kapsıyor. Onun değerlendirmelerini önsel olarak onaylayamayız elbette. Bu arada katılığını sürdüren yorumları da var Eagleton’ın, cüretkâr davranamadığı için külledikleri; oysa o katılıkların da bazılarının buharlaştığını, bazılarının da er geç buharlaşacağını belirtebiliriz.
Marksizmin kendisi için değil, hayatı açıklamak ve onun dönüştürülmesinde etkin bir rol üstlenmek için varolduğu, kimileri için gene kuşkusuz, onu dogmalaştırmadığınız sürece. Yoksa ister dinsel olsun, ister Marksizm gibi gelecekçi bir düşünce, her türlü dogma, insanı kölesine dönüştürür. Eagleton, ona gereksinim kalmayınca varlık nedeninin de ortadan kalkacağını belirterek, “Marksizmden sonra bir hayat olduğu, Marksizmin en önemli noktasıdır,” diyor. Geleneksel sosyalizmin anlayamadığı bu doğası, Marksizmin dogmalaştırılmasının panzehiri sayılır.
Marksizm, kapitalizmin üretim ilişkilerinin çözümlenmesi ve değişim yollarının gösterilmesi konusunda, kendisinden önce hiçbir dizgesel düşünme biçiminin yapmadığını yapmıştı. Temel bir antikapitalist düşünceydi bu anlamda. Sonunda 1990’lardan sonra reel sosyalizmin çözülmesi öylesine büyük bir çöküntü yarattı ki, Marksizmin üretim ilişkilerine dönük çözümlemelerinin gerçekliği de kuşkular içinde kaldı. Bugün daha da iyi anlaşılıyor, kapitalizmin ne olduğuna ilişkin yorumlar büyük ölçüde doğruydu doğru olmasına, ama onun değiştirilebilme olanağının yok olmaya yüz tuttuğu kanıları, 1990’larda derin bir düş kırıklığı yarattı. Son yirmi yıla damgasını vuran bu düş kırıklığı, bu arada kapitalizmin kendini sürekli yenileyebilme ve karşılaştığı derin sorunları çözebilme yatkınlığıyla da çarpışınca, sosyalizmin bir gelecek tasarımı olarak değeri düşmeye başladı. Kapitalizm her yıkılıştan sonra hacıyatmaz gibi ayağa kalkıyorsa, bütün bütüne yok edilmesi yalnızca bir düş müydü? Eagleton da belirtiyor ve büyük çoğunlukça biliniyor: “1960’ların çarpıcı düşleri ve coşkulu umutları döneminden kalanlar için bu gerileme özellikle yenir yutulur gibi değildi.”
Neyse ki, diyeceğim, 1990’ların hemen ertesinde yaşamıyoruz; o yıllar tarihin sosyalizmin sonuna geldiği duygusunu güçlü biçimde veriyordu ve hayat neredeyse geleceksizleşmişti. Daha da önemlisi, hayatın artık inanılır ve sahici bir gelecek tasarımından, sürekli yenilenen düşünce üretme yeteneğinden yoksun kalma olasılığıydı. Demek sosyalizm, Marksizm içinden çıkıp kendini yeni bir gerçeklik olarak ortaya koyabilme şansını yitiriyordu. Dönemin düş kırıklıklarının oluşturduğu gayya kuyusunun önünde böyle bir duygu çöküntüsü yaşanması olağandı elbette. 

Ekonomik demokrasinin yokluğu
Kapitalizmin kendi krizleriyle birlikte getirdiği çözümler var olmasına vardı, ama ancak yerinde saymasına neden olacak biçimde. Yoksa hem sürekli yanan bir yapıdan söz edip hem de yangını söndürmek için önerilen düşüncelere gereksinim kalmadığını öne sürmek, en azından inandırıcı olmaz. Terry Eagleton bunu başka biçimde, “Bu koşullarda Marksizmin bittiğini iddia etmek, kundakçılar daha kurnaz ve becerikli hale geldiği için itfaiyeciliğin modasının geçtiğini söylemeye benzer,” sözleriyle anlatıyor. Sonunda Türkiye ’de de her yıl sıraya sokulan en zenginlerin tepe noktasındaki birisinin gelirinin en yoksul üç milyon yurttaşınınkine eşit olduğu söylenirse, bunu servet düşmanlığı değil, ekonomik demokrasinin yokluğunun saptanması biçiminde anlamak gerekir. Dünyada da yirminci yüzyılın son yirmi yılında günde iki dolardan az parayla geçinmeye çalışanların sayısı 100 milyon artmış… ve bunlara benzer daha pek çok sayı verilebilir. Öyleyse bu dünyada antikapitalist düşüncelere gerek duyulmayacağı düşünülebilir mi? “Çarpıcı servet ve güç eşitsizlikleri, emperyal savaşlar, sömürünün yoğunlaşması, giderek artan devlet baskıcılığı: Eğer bütün bunlar günümüz dünyasının özellikleriyse, bunlar aynı zamanda neredeyse iki yüzyıldır Marksizmin etkin biçimde uğraştığı ve düşüncelerini ortaya koyduğu konulardır.”
Terry Eagleton ilginç bir saptama yapıyor, belki bazen düşünmediğimiz; yaşanan onca olumsuzluktan söz ettikten sonra, “Bütün bunlara rağmen komünizmin kazanımları, maliyetinden fazladır,” diyor. Bu sayfayı çevirince de, kapitalizmin maliyetinin kazanımlarından –ki olduğundan kuşku duymak anlamsızdır– fazla olduğu yazıyor. Gene de bu durumlarda karşıtını bir yana itip kendi sorunlarını, başarısızlıklarını sorgulamaktır doğru tutum. Rusya’da sosyalizmin yetmiş yıl boyunca kemirilerek ve kendini kemirerek yaşadığı çürüme, sonunda tam bir yıkıma yol açmışsa, bunda pek çok neden vardır elbette. Biri tek ülkede sosyalizmin olanaksızlığıydı ki, Stalin döneminin 1920’lerden başlayıp İkinci Savaş’ın sonuna dek kışkırttığı devletçi sosyalizm ve yurtseverlik duygusuyla üstü örtülmüş bir gerçekti bu. Çetin güçlüklerse, Sovyet sosyalizminde olduğu gibi, çaresini hep yurttaşları ya yurtseverlik duygusuyla ya da zorla boyun eğdirerek çalışmaya ve otoriteye uymaya zorlamakta aramıştır ki, orada demokrasiden söz edilemezdi elbette. Belkemiğini partinin oluşturduğu bürokratik devlet aygıtı, kurumları askerileştirirken sivil hakları askıya almak için gereken haklı nedenleri yetmiş yıl boyunca üretmeyi bildi. Sovyet sosyalizmi ne yazık ki böyle yaşandı. Orada Marksizmin doğası yalnızca duvara asılan bir ölüdoğa gibi kalırken, Leninizmin ütopyasıyla Stalinizmin zoru, düşüncenin yerine geçti. Demek ki Sovyet sosyalizminin başarısızlığında Marksizmin yerinin nerede bulunduğu sorusunun karşılığı pek yoktur. Terry Eagleton da bu yüzden, “Aslında paradoksal anlamda Stalinizm, Marx’ın eserlerinden kuşku duyulmasına değil, geçerliliğine tanıklık etmektedir,” diyor. Doğru, ama eksik bir yargı olarak. Marx’ın eserlerinin geçerliliğini nerede bulduğu da, çözümlenmek için ikinci basamakta duruyor.
Terry Eagleton’ın kitabının, burada tartışma olanağı bulamayacağımız daha pek çok başlık altında değerlendirilmesi gerekiyor. Marksizm, “özünde uzun dönemli tarihsel değişimin teori ve pratiği”yse, kendisinin de değişmeden durması düşünülebilir mi? Yoksa muazzam değişiklikleri açıklama becerisini bulacağı savı, aşırı öznellik gerektirir. Asıl olan Marksizmi yeniden yorumlamak ve özündeki ışığı tutmaktır.

MARX NEDEN HAKLIYDI?
Terry Eagleton
Çeviren: Oya Köymen
Yordam Kitap
2011, 270 sayfa
18 TL.

notoskitap.blogspot.com