'Ebedî dönüş'e tutsak karakterler

'Ebedî dönüş'e tutsak karakterler
'Ebedî dönüş'e tutsak karakterler
'Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği', Philip Kaufman tarafından yapılan beyazperde uyarlamasında bambaşka bir yöne doğru akıyor, tek boyuta indirgeniyor, 'doğru' bir uyarlama değilse de iyi bir film çıkıyor ortaya
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Doğu Avrupa edebiyatının 20. yüzyıldaki inişli çıkışlı grafiğinin ‘çıkış’ aşamasında önemli bir yer tutan Milan Kundera, ülkesi Çekoslovakya’nın ‘sallantılı’ tarihini yakinen takip etmiş olmasının avantajlarını romanlarına yansıtma konusunda da başarılı bir isim. Fransa ’daki sürgün yaşamında kaleme aldığı romanlarsa onun ‘rejim muhalifi’ kimliğini öne çıkarıyor. Ancak onun muhalefeti, birçok Doğu Avrupalı ya da Sovyet meslektaşının yaptığına benzer bir şekilde komünizmi yerle bir eder nitelikte değil. Kundera, komünizmin otorite tarafından yorumlanma biçimini eleştiriyor daha çok. Ve bunu metinlerindeki hikâye kurgusu içine etkili bir şekilde konumlandırıyor.
Yazarın 1984’te yayımlanan ( Türkiye ’deki ilk yayımlanışı 1986) çok satan romanı ‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’, Kundera stilinin en yoğun biçimde hissedildiği, kendi görüşleriyle kahramanlarının görüşlerini mükemmelen harmanladığı bir metin. İki ana karakter, iki de yan karakteri var romanın, ancak dört karakterin de etki alanı birbirine yakın.
Kundera, Nietzsche’nin ‘ebedî dönüş’ teoremiyle açıyor romanını, her şeyin sonsuza kadar yinelendiğini öngören. Kitabın kurgusu ve karakterlere yaklaşımı da bu teoremi destekler nitelikte, her bir karakterin dünyasını sürekli ‘başa döner’ bir atmosfer içinde ele alıyor yazar. Romandaki olayların ‘yinelenme’ özelliği, durumların sekmeyen bir şekilde aynen tekrarlanması ya da karakterlerin eylemlerinin döngüsel doğaları, hep bu yaklaşımın uzantıları belli ki.
Hikâyeye ve karakterlere dönersek... Prag’da başarılı bir beyin cerrahı olan Tomas, orta yaşlarda, evlenip boşanmış, görmediği bir oğlu olan, tek eşliliğe inanmayan, kadınların ruhuna değil bedenine âşık olan bir adam... Tereza ise boşanıp yeniden evlenmiş annesinin yanında yaşayan (yaşamış), insan bedeninin mahremiyetine inanan, tek eşli olmanın kitabını yazabilecek kadar bunu benimseyen, kendisini rahatsız eden durumlar karşısında çok çabuk yüzü kızaran, ‘güçlü’ olmak isteyen ama başaramayan genç bir kadın... Sabina, Tomas’ın ara sıra uğrayıp yatak arkadaşlığı yaptığı, bir yere ya da bir kişiye bağlanmayı hiçbir zaman düşünmeyen, Çekoslovakya’nın ikiyüzlü politikalarına nefretle bakan, komünizmin ‘kitsch’leştirilmesini hazmedemeyen bir ressam... Franz da karısıyla ‘sıradan’ bir evlilik yaşamı sürerken Sabina’yla karşılaşıp kendini ona adayan, Doğu Avrupa’ya uzaktan bakmanın dezavantajlarını yoğun biçimde yaşayan, Sabina’dan çok farklı algılara sahip İsviçreli bir bilim adamı... 

Freudyen açıklamalar
Tüm bu karakterler, arka planda Çekoslovakya gerçekleri olduğu halde, kadın-erkek ilişkilerinin kırılgan görüntüsünü yansıtan hayatları getiriyorlar önümüze. Tomas’ın beklenmedik biçimde Tereza’ya âşık olup onunla evlenmesi ve ardından gelişen ‘diken üstünde’ olaylar, özellikle bu iki karakteri içinden çıkılması mümkün görünmeyen bir döngüye hapsediyor. Tomas gene başka kadınlarla birlikte oluyor, Tereza da bunu biliyor ama kendini yıpratmaktan başka bir şey yapamıyor. Sonunda adamı terk ediyor ama ‘güçlü’ olanın yeniden ortaya çıkmasıyla yelkenleri indiriyor. Bu ikilinin yöneten ve yönetilen biçiminde de okunabilecek bir serüvenleri var; çoğu zaman Tomas’ın yönetiminde gelişen bir ilişki olduğunu hissediyoruz ama Tereza’nın ‘zayıflık’ gibi görünen yaklaşımının aslında Tomas’ın iplerini elinde tutmasını sağladığını da biliyoruz.
Lineer bir kurgudan romanını kaçıran Kundera, olayları sıralarken geri dönüş ve ileri sıçrayışları sıkça kullanıyor. Daha çok karakterlerin beyinlerinde gezinmeye çalışan yazar, onları içine hapsettiği serüveni anlatırken, bir yandan da fikir çatışmalarını sağlam bir zemine oturtuyor. Özellikle Tereza’nın dünyasında rüyaları (kâbuslar) öne çıkarıyor, onlara Freudyen açıklamalar getiriyor, hikâyenin karakter çözümleyici özelliklerini de destekliyor böylece... ‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nin dört karakterinin arasına girebilecek bir karakteri daha var aslında, o da bir köpek. Tomas ve Tereza’nın Karenin adlı köpeği, özellikle Tereza’nın ‘sevgi’yi konumlandırma cümlelerinin içini dolduruyor. 

Düşünsel zenginlik törpüleniyor
Kundera’nın romanı üzerine söylenebilecek daha çok şey var, ama biraz da bu romandan 1988’de uyarlanan Philip Kaufman imzalı filme yönlendirelim ilgimizi... Romanın büyük başarısı üzerine beyazperdeye yansıyan bu çalışma, öncelikle Kundera’dan farklı bir şekilde kurguluyor hikâyeyi, olayları kronolojik bir sıraya oturtuyor, yazarın ‘sıçrama tahtası’na çıkmayı reddediyor. Kitabın düşünsel zenginliğini de bir miktar törpülüyor bu film, romanı daha çok trajik bir aşk hikâyesi formuna oturtuyor. Kötü de yapmıyor bunu aslında, ama sonuçta ‘başka bir şey’e dönüşüyor bu.
Tomas’la Tereza’nın aşkının kırılganlığı üzerine yapılanıyor filmin duygusu. Sabina’yla Franz’ıysa birer yan karakter olarak çiziyor, onların oturduğu düşünsel platformu zayıf işaretlemeler dışında es geçiyor. Oysa romanın bütünlüğü açısından son derece önemliydi onların bakış açıları ve refleksleri, burada da etkin bir biçimde görmek isterdik.
Dediğimiz gibi, romandan farklı bir yöne doğru akmasına karşın, bunu ‘olmamış’ yaftasıyla sonuçlandırmıyor Kaufman’ın filmi. Yönetmenin, senaryo üstadı Jean-Claude Carrière’le birlikte kaleme aldığı senaryo, başka bir ‘duygu’ya hizmet etse de yetkin kılmayı başarıyor yapımı. Tomas ve Tereza’nın ‘olmayacak duaya amin’ tadındaki ilişkilerinin sürekli ‘sızdıran’ doğasını resmetme konusunda etkili bir dil kullanıyor yönetmen. Juliette Binoche ve Daniel Day-Lewis’in bu iki karakteri canlandırırken gösterdikleri yetkinlik de ona bu konuda yardımcı oluyor. Lena Olin’se, kitapta da simgesel bir anlamı olan şapkasıyla Sabina karakterini olduğundan daha ‘haşmetli’ kılıyor.
Filmin romandan duygu olarak farklı olmasının yanı sıra, karakterlerin geçmişleri konusunda da eksikleri var. Onların geçmişlerine dair neredeyse hiçbir işaret yok filmde, her şey Prag Baharı’yla başlıyor. Romanda daha geniş bir zaman dilimine yayılan hikâye, burada daha kompakt hale getirilip çok daha kısa bir zaman dilimi içinde olup bitiyor. Kitabı okumamış bir izleyicinin şikayet edeceği bir durum değil ama bu! Kaufman’ın filminin başarılı olduğunu düşündüğümüz yanlarından biri de, Prag Baharı sonrası Çekoslovakya’yı işgal eden Sovyet tanklarının resmedildiği bölüm. Bu sahnelerde gerçek görüntülerle film için çekilmiş kareleri bir araya getirip enfes bir kurgu becerisi gösteren yapım, etkileyici bir sinemasal işçilik örneğine de ev sahipliği yapıyor böylece. ‘Doğru’ bir uyarlama değilse de iyi bir film olmayı başarıyor ‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’.
Not: ‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nin Tiglon etiketiyle çıkan tek ve çift disklik DVD’lerini raflarda bulabilirsiniz.

VAROLMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ
Milan Kundera
Çeviren: Fatih Özgüven
İletişim Yayınları
2007 (32. baskı)
318 sayfa
24 TL.