Edebiyat eğitimi

Edebiyat eğitimi
Edebiyat eğitimi
Öğrenci, günümüzün yeni kuşaklarından bir yazarın dünyasını mı kendine daha yakın görür, yoksa Yakup Kadri ya da Halide Edip Adıvar'ın romanlarını mı?
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

İnsan bulunduğu yerden başka bir yere, her zaman aklından geçirdiği hedeflere giderken en çok hangi bilgiye gereksinim duyar? Somut ve bilimsel bilginin yaptığı katkının sonuçlarını hemen görmeye başlayabilir. Gelgelelim, somut bilginin bıraktığı iz geçicidir, işe yaradıkça görülür, yoksa unutulur. Peki ıssız adaya giderken hangi beş kitabın yanınızda olmasını istersiniz? Fizik ya da matematik kitapları da alır mısınız yanınıza? Ben ‘Karamazov Kardeşler’, ‘Yitik Zamanın İzinde’, ‘Yüzyıllık Yalnızlık’, Sait Faik’in Bütün Eserleri’ni, bir de ‘Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’ni alırdım. Oku oku bitmez. Kundera, “ Hayat kısa, okumak uzundur” derken, zaman içinde hiç eskimeyen edebiyat kitaplarını anlatıyordu elbette. Fizikçi, matematikçi ya da biyolog, bir ömür boyunca bir noktaya odaklanan o olağanüstü insanların seçimleri başka olabilir, ama benim gördüğüm, insanların neredeyse tamamına yakını yanında önce edebiyat kitaplarını bulundurmayı düşünüyor.
Çünkü ne ıssız adada hayallerden yoksun yaşayabilir insan, ne de buradaki gerçek hayatta. Bir gelecek umudu için zorunludur hayaller ve insan hayallerini ancak edebiyatın yarattığı büyülü dünyalar içinde çoğaltabilir. Üstelik somut, görünür karşılıkları olmayan bir şeyden söz ediyoruz. Elle tutulur bir sonucu olmayan edebiyat, gene de sayısız insanın binlerce yıldan beri vazgeçmediği bir bilinmeyen. Çünkü soyutlanabilir ve asıl olarak da ancak soyutlamalarla derin yapısına girilebilir. Görünmez. Ancak düşüncelerinizle dokunabilirsiniz ona. Pekâlâ kendi anlamlarınızı verebilirsiniz. Öteki bütün alanlardan ayrımı da burada. Sürekli zenginleştirilmeye yatkın doğasını her ânında taşıdığı bu gizgilgüç oluşturuyor. 

Edebiyat kalıplara sığmaz
Edebiyatın ele avuca sığmaması, yani yalnızca sizin tuttuğunuz biçimi almaması, ona yaklaşma yollarını da değiştirir. Doğruları sınadığınız, yanlışları ayırt etmeye yarayacak bir pusula ya da nesne değildir edebiyat metni. Kendinden başkasını ölçmez. Tersini akademik yetkelere bırakalım. Sözgelimi bir edebiyat tarihçisinin güven verici olması elbette aranır. Oysa yaratıcı yazarın, gerçek hayatı göründüğünden ve çoğu kez okurun gördüğünden başka bir biçimde anlatması, tedirgin edicidir. Alışık değiliz belki, hazırlıklı da pek olmayız. Sartre, “hayatın üstündeki örtüleri kaldırmak” diyor buna. Örtünün altından çıkanlar, bazen görülmek istenmeyenler, edebiyatın dışındaki yazı dünyasının nabza gören şerbet veren tutumunun gözen kaçırdıkları, bakıp göremediklerimiz... bunlar da oturduğumuz koltuğu değiştirmemize neden olabilir.
Demek edebiyat, ilkgençlik zamanlarında kendi kişiliğini arayan genç insanların düşünme biçimini özgürleştiren etkenler arasındadır. Aynı dönemin genci, edebiyatın bu doğasını keşfetmekte pekâlâ güçlük çekebilir. Günlük hayatın toplumsal değerlerinin onu sürekli ortalamaya çektiği, verili davranış biçimlerine zorladığı nasıl anlatılabilir, kolay değil. Gelgelelim, okul eğitimi içindeki edebiyat da toplumsal hayatın çektiği ortalama çizgiyi daha aşağı düşürür. Tek cümleyle: edebiyat öğretimi, yaklaşımı ve ders kitaplarıyla, kırk yıldan beri çok kötü. “Çok kötü” diyorum, çünkü bundan daha anlamlı ve eleştirel bir sözü hak etmiyor.
Kırk yıl boyunca edebiyatın yaşadığı değişimi çok geriden bile izlemeyen bir edebiyat öğretiminin, öğrenci gençlerin zihinlerine sızabileceği, onların nitelikli edebiyatla sağlam ilişkiler kurmasını sağlayabileceği düşünülebilir mi? Milan Kundera, “Hayat kısa, okuma uzundur,” derken, kısa ömrümüze sığdıramayacağımız nitelikte bir edebiyat dünyası içinde yaşadığımızı ve o nitelikli yapıtların yüzlerce, binlerce yıl boyunca yaşadığını anlatıyordu. Bu kapsamda düşünmeyi bir yana bırakıp yalnızca birlikte yaşayan kuşakları yan yana getirelim, sözgelimi anabalarla gençleri, öğretmenlerle öğrencileri –eskilerin yenileri, yetişkinlerin gençleri anlaması bile olanaksız görünüyor.
Demek ki edebiyat öğretiminde kuşak farkı, sonunda genç öğrencilerle iletişim kanallarının tıkanmasına yol açabilir. Bu durumda yeni olanın açtığı yol, suyun akış yönünü de belirler mi? Sanırım öyle. Rus yazarları nasıl Gogol’ün paltosundan çıktıysa, Kafka da kendinden önceki modernistlerden ve Einstein’ın görecelilik ve belirsizlik kuramından; Márquez, Latin Amerika’nın kesik damarlarından ve Kafka’dan; gerçekliğin sınırlarını zorlayan pek çok genç yazar da Márquez’den çıkmıştır. Bizim edebiyat ders kitaplarını hazırlayan sözde yazarlar, edebiyatın kendini sürekli yenileyen bu doğasınn nedense farkında değildir.
Aslında her koşulda öncelikle klasiklerin okunmasını bir zorunluluk gibi görmek, karşısındakini anlayamamak gibidir. Okul kitaplarının gençler üstünde yarattığı gerilimin yanında, edebiyat dersindeki başarının da sonunda sınavla ölçülmesi; okuma ödevi olarak verilen romanların sınav soruları arasına alınması; öğrencinin anlama ve yorumlama yetilerini ölçmek yerine, somut bilginin öne çıkarılması, edebiyat derslerinin anlamının büsütün kaybolmasına neden oluyor elbette. Yaratıcılığın karşılıklı alışveriş içinde zenginleştirilmesi yerine, ahlaki öğütler ve arayışlarla geçiyor edebiyat dersleri. 

Edebiyat öğretiminde yanlışlar
Lisede ya da ilköğretimde seçilen kitapların günümüz yazarlarından değil de öncelikle eskilerden, Cumhuriyet dönemi edebiyatının başlangıç dönemlerinden seçilmesi de sıkıntı yaratıyor bana kalırsa. Öğrenci, günümüzün yeni kuşaklarından bir yazarın dünyasını mı kendine daha yakın görür, yoksa Yakup Kadri ya da Halide Edip Adıvar’ın romanlarını mı? Kendi konuştuğu dile, yaşam kültürüne, sorunlarına yakın bir dünyanın içinden çıkan yazarlarla mı daha kolay ilişki kurar, yoksa yüz yıl önceki yazarlarla mı?
Edebiyat zaman içinde değişirken ders kitaplarının da sürekli yenilenmesini gerektirir elbette. Değil mi ki dün adı anılmayan kimi yazarlar, bugün edebiyatımızın vazgeçilmez değerlerine dönüşmüştür, o zaman ders kitaplarındaki seçimlerin de değişmesi gerekebilir. Doğrusu, akademik ya da bilimsel kitapları hazırlamaya benzemez edebiyat ders kitabı hazırlamak. Doğrularla yanlışları ayırt eden, doğruların öğretilmesini amaçlayan; dolayısıyla yalnızca işlevleriyle önemli olan derslerin yanında, doğrusu ve yanlışı olmayan, yalnızca yaratıcı düşüncenin, bu arada hayallerin ve imgelemin içinden geçerek yeniden yaratılan; dolayısıyla ister yetişkin olsun, ister öğrenci, onların anlama ve yorumlama ediminden başkasını gereksinmeyen, bu olmadan da aslında anlaşılamayan edebiyat, apayrı bir ders anlayışı ve biçimi gerektirir.
Üniversitelerde bile hocalar anlatacakları dersi tahtaya yazıyor ya da elektronik bir aygıtla bir zemine yansıtıyor, oradan başlıyor anlatmaya. Anlaşılması beklenen ders böyle mi anlatılır? Doğru olan, hocanın önce kendisinin çalışması, konuya egemen olması, sonra da ne anlıyorsa, onu anlatmasıdır. Öyle ki, karşısındaki öğrenciden de doğrularla yanlışları değil, ne anladığını anlatması, metin üstünde çalışıyorsa, kişisel yorumlarını aktarması beklenmeli. Yazınsal metinleri okuma biçiminde, sınırsız bir yorum alanı bulunmaz, sonunda, o metnin alanı içindesiniz, ama liselerde öğrencilerin yaptığı yorumların sınırları pekâlâ daha geniş tutulabilir. Yaratıcı düşüncenin oluşma ve dışavurulma biçimine sadık kalındıkça, sınırlar da genişler.
Ders kitapları buna uygun mu, diye sormak bile saçma elbette. Kırk yıldan beri yapılan her değişiklik, aslında eskiyi yineliyor. Lise edebiyat kitaplarında, Türk edebiyatının İslam uygarlığı ve Osmanlı edebiyatı içinden çıkıp günümüze getirilmesi demek ki büsbütün olanaksızdır. Çünkü edebiyat ders kitapları da baştan belirlenmiş ideolojik sınırlar içinde yazılıyor. Dahası, yazılı söz üstüne kurulduğu için, ideolojinin edebiyat ders kitaplarındaki yerinin öteki derslere göre daha da önemli olduğu sanılıyor.
Demek ki edebiyat ders kitabı hazırlayacaklar iki koşula bağlı kalmak zorunda: Biri, yüksek bir edebiyat beğenisi; öbürü de, edebiyata ve öğrenciye karşı sorumluluk. Devlete karşı sorumluluk değil yani –çünkü ders kitabı yazarları kendilerinin resmi siyasete ve devlete karşı sorumlu olduğunu sanıyor.

notoskitap.blogspot.com