Edebiyat fildir!

Onlar 'bir ev dolusu insandır', yaşadıkları zaman ne geçmiştir ne şimdide saklıdır. Durmadan kendi yarasını yalayıp duran zaman tilkisi geçmemiştir oradan
Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

‘‘Filler gerçekten keyifli hayvanlardı… Annem fillerin başkalarını da keyiflendirdiklerini söyledi…Eskiden büyükbaba eve gelip gazetesini okumaya başlayınca, sanki evde yüzlerce kanarya öterdi,”diye anlattı. Fildir işte edebiyat. Edebiyat bu, kimi, neyi, nereden nasıl yazacağını kestiremezsiniz. O görür, o gösterir. O yazar, yazdığı var olur. Bilmem belki Gönül Çapan’ın canlı Türkçesine dayanarak bilmem belki de Vittorini’nin gönülçelen yazarlık hamlelerinden, döne dolana diyorum kendime ‘Fil edebiyattır.’ Has edebiyattır. Şaheserdir. İroni, zekâ, insan, hayat , sosyal taşlama, ne ararsan orada. Cümlelerin arasında. Bisiklet tamircisi Euclide ile Anne arasında. Fil adam ile Katransurat arasında. Kitabın tam içinde kitabın tam bittiği yerde. Taştığı yerde kelimelerin.
Onlar “bir ev dolusu insandır”, yaşadıkları zaman ne geçmiştir ne şimdide saklıdır. Durmadan kendi yarasını yalayıp duran zaman tilkisi geçmemiştir oradan. Tilki değil bir kurttur belki zaman. Ekmekten başka bir şey yemezler, yiyemezler. İncil’in söylediği ‘İsa da ekmek yerdi’ sözünden ayrı yerler ekmeği. Taş gibi yerler, toprak ve ateş gibi. Kendilerine yemezler bize yerler, insana, insanlığa yerler. Kaynayan hindiba değil zakkum otudur. Her bir kelimesi buz tutmuş konuşulamayan dildir. Fil, yani büyükbaba sadece büyükbaba değildir. Geçmiş ve bir daha gelmeyecek muhteşem günlerdir. Emek ve idealdir. Katedraller, Koliseumlar, Çin Seddi hatta Ehramlarda çalışmış ama karşılığını alamamıştır. Karşılık, yıkım, yoksulluk ve yalnızlıktır. Fil insanın geleceğidir. Patetes, patetes olmaktan çıkar orada varlık elmasına dönüşür. “Tatlı patates, külde pişirilen patates, yarım kilo patates, bir kilodan fazla patates”, karanlığın ta kendisi patates olur. Vittorini, dili öyle bir akıtır ki, “insan bazen sağır olmaz, sadece duymaktan bıkmış olabilir” cümlesinin gölgesine sığınır okur. Ne çiçek kokusu, ne vızıltısı zamanın ne de sağırlığı kalır taşın ve duvarın. Fil oturur, fil yürür, damarda, kanınızın nehrinde yüzer.
“Ne garip, değil mi” diye sorunca anneye, Katransurat, oysa gariplik, garipliği ötelemiştir çoktan, anne şöyle seslenir; “Biz hiç aldırmayız. Başkalarının çocukları bütün gün ağlar, bunlar yalnız yemek saatinde ağlıyorlar.” Susmaz Katransurat, “Ne garip değil mi” der yeniden; “Başka çocuklar acıkınca ağlarlar, yemek saati gelince de çoğu zaman susarlar. Öyleyse bu çocuklar yemek saatinde neden ağlıyorlar…” Dileyen her cümleyi dilediği gibi anlayıp yorumlayabilir. Anne’nin kendi çocukları kadar başka çocukları da düşündüğünü çıkarabilir bu cümlelerden, yada yokluğa karşı geliştirdiği aşıdan da söz edebilir. Zaten, Katransurat, birden, çok güçlü gerekçelere bağlı kalmadan, ama öylesine doğal giriverir öyküye, insanın öteki yüzünü taşır. Bu yüzden Fil, büyükbabanın “yarı açık eli, gelir Katransurat’ın yüzünde durur, iki parmağıyla önce bir yanağını sonra da diğer yanağını okşar ve eski yerine geri döner.”
Neredeyse nefes almadan okuyabileceğiniz bir roman ‘Fil.’ Ritmik cümleler, kısa bölümler, hareketi hayatla soru, zihinle ironi arasında gezdirirken yazar, daha, daha bağlıyor sizi. Gerçek nasıl olur da böylesine hayale, hayal nasıl olurda böylesine yalın gerçeğe dönüşür, şaşırarak ilerliyorsunuz sayfalarda. “‘Arada bir meyve yediğimiz olur’ diye devam etti. Ama her zaman değil tabii…Bunu da ben istiyorum, çocukları düşünerek. Böyle yapmazsak, günün birinde gerçekten meyve yemek durumuna gelirlerse, ne yaparlar? Vahşiler gibi saldırmazlar mı.” Bu değil mi insanın öyküsü, gerçeğe inanırken ideali yitirmek, seraba kapılırken kaybolmak, varlık içinde yokluğu terk edip, yoklukta varlık düşmanı kesilmek. Büyük bir insanlık dersi ve önerisi ‘Fil’.
Peki ne olacak şimdi, bir sabah yeleleri alev alan atı kim bulacak, soğuyan kemiği kim ısıtacak? “Biz geçip gittikten sonra, bizim anlatabileceğimiz öyküyü, bizim anlatacağımız şekilde anlatacak kim kalacak? Öyle ya, Katransurat’ın dediği gibi; ‘kimi insan bir şeyin anlamını çıkarmak için koca İncil’i baştan aşağı okur, kimis de bir kelimeyle varır gerçeğin özüne…” Benim de diyeceğim, ‘Fil’i bir kez okuyan hangi gerçeklerin özüne varır kestirmem zor, ama edebiyatın özüne varacağından şüphem yok.
‘Fil’, iki insanın birbirini anlaması için şöyle bir göz kırpması yeter inceliğine vakıf bir yazarın kitabı. Yokluk, yoksulluk, açlık, çaresizlik, eşitsizlik gibi nicedir ideolojik edebiyata musallat olmuş kirleri, dil, yazarlık kudreti ve insanlık idealiyle yeniden kuran eşsiz bir kitap . İkinci kez basılıyor ve kaçırılmayacak bir yayın güzelliği içinde sunuluyor okura. “Ölürken öbür hayvanların(insan anlayın siz) hepsinden daha büyük bir bilgelik gösterirmiş fil.” Üstelik fillerin kendilerinin de bilmedikleri gizli mezarlıkları varmış. İlk uçakla o şehirden bu şehre kaçanlara, kaldıkları yerde çakılı kalanlara, kütüphane tozlarına, kıvrılmış gazete köşelerine. Fil. Fil diliyle. ‘Bizler de filiz’ diyen anneler için.

FİL
Elio Vittorini, çeviren: Gönül Çapan, Helikopter Yayınları, 2011, 108 sayfa,
12 TL.


    ETİKETLER:

    haber

    ,

    hayat

    ,

    kitap

    ,

    helikopter

    ,

    Yemek