Edebiyatçıların görmezden geldiği kız ve adam

Edebiyatçıların görmezden geldiği kız ve adam
Edebiyatçıların görmezden geldiği kız ve adam
ABD Ulusal Kitap Ödülü Jesmyn Ward'ın, Avrupa Edebiyat Ödülü ise Drago Jancar'ın oldu...
Haber: Zeynep Heyzen Ateş / Arşivi

ABD Ulusal Kitap Ödülü, edebiyat dünyasının görmezden geldiği bir kadının, Jesmyn Ward’ın oldu. Roman dalında ödülü Ward’ın almasının herkesi şaşırttığını sanırım bu cümleden zaten anlamışsınızdır. CNN’in haberine göre Ekim ayında aday listesi açıklandığında, bu listedeki en dikkat çekmeyen isimlerden biri Ward’ınkiydi. Kitabı büyük yankı uyandırmamıştı ve 34 yaşındaki yazarın kendisi de ‘Salvage The Bones’ (Kemikleri Kurtar) romanının ‘kitap denizinde kaybolacağını’ sanıyordu. Öyle olmadı. İşin komik tarafı şimdilerde herkes kitaptan ne kadar etkilendiklerini yazıyor. ‘Onun alacağı belliydi’ diyenler bile var. Örneğin, adaylar açıklandığında Obrecht’in ‘Kaplanın Karısı’ndan bahseden ama Ward’ın adını bile anmayan Washington Post şimdi kitabın ‘gerçek bir klasik’ olduğunu söylüyor.

‘Salvage The Bones’, Katrina Kasırgası vurduğunda zenci bir ailenin yaşadıklarını anlatan bir roman. Ward’ın kendisi de kasırgayı ve sonrasındaki acıları yaşayanlardan. Belki de klasik trajedilerle kıyaslanması bu yüzden. CNN’e verdiği röportajdaysa ilginç yorumlar var. CNN’in “Arşivlerde kitabınızla ilgili doğru düzgün bir eleştiriye rastlamadık. Görmezden gelindiğinizi düşündünüz mü?” sorusuna şöyle yanıt vermiş Ward: “Açıkçası evet. Yayınevim öyle olmaması için elinden geleni yaptıysa da ben öyle hissediyordum. Sanırım bunun nedeni güneydeki yoksul zencileri anlatmam. Bence insanlar neyin ilgilerini çekeceği neyin çekmeyeceği konusunda önyargılı davranıyor. Okumadan karar veriyorlar ve güneydeki yoksul zenciler dendiğinde o romanın ilgilerini çekebileceğini düşünmüyorlar. Romanda otobiyografik öğeler kullanıp kullanmadığına ilişkinse şöyle diyor: “Bu kitapta hayatımdan üç unsur kullandım. Birincisi, Mississippi. Roman, ABD’nin güneyinde, benim geldiğime benzeyen ufak bir kasabada geçiyor. İkincisi, kahramanların Katrina Kasırgasını yaşamaları. Ama onların deneyimi benimkinden çok farklı. Üçüncüsü de köpek dövüşü. Küçükken köpeklerim dövüştürüldüğünü görmüştüm. Gerisi tamamen kurgu.”

CNN’in “Kemikleri kurtar, kardeşlerin hikayesi. Bunu anlatmak senin için önemli miydi?” sorusunu ise, “Bu kitabı yazarken beni şaşırtan pek çok şey yaşadım. Kardeşler arasındaki ilişkinin bu kadar baskın olması başlangıçta planlarım arasında yoktu, yazarken şekillendi. Araları kesinlikle mükemmel değil. Birbirlerine duydukları sevgiden ve gerilimden bahsetmek hoşuma gitti. Bazen birbirlerine yalan söylüyorlar, bazen birbirlerini yanlış anlıyorlar, ama sonunda ayakta kalan birbirlerine olan bağlılıkları” diye yanıtlıyor Ward.

Edebiyatsız olmaz!
Haftanın tek ödül haberi bu değildi ama ikinci haber ne yazık ki Ulusal Kitap Ödülleri’nin gölgesinde kaldı. Bahsedeceğim Strasbourg’da verilen Prix Européen de Litterature. Avrupa Edebiyat Ödülü, adından da anlaşılacağı üzere Avrupa’nın az bilinen isimlerini öne çıkarabilmesi açısından önemli. (Ve Translate Europe (Avrupa’yı Tercüme Etmek) festivalinde de rol alan jüri üyeleri Avrupa edebiyatına geniş açıyla bakan insanlar. Sloganları da şu: Avrupa halklarının birbirini daha iyi tanımasını sağlamanın yolu, ülkelerin birbirlerinin edebiyatlarını tanımasından geçer.) Bu yıl ödülü Slovenya’nın özgürlük mücadelesinde de aktif rol alan yazarlarından Drago Jancar kazandı. Ben, Jankar’ın adına ilk olarak ‘Letters to Milosz’ (Milosz’a Mektuplar) başlıklı, Avrupa’nın farklı ülkelerinden çeşitli yazarların denemeleriyle katıldıkları bir projede rastlamıştım. (Haffner’in Avrupa’nın Sınırı Boğaz’dır başlıklı İstanbul ’u da anlatan bir metni var aynı projede. Bu tür oluşumları takip etmek, kitapları ne Türkçeye ne İngilizceye çevrilen Doğu Avrupa veya Balkan yazarlarını keşfetmek açısından ilginç olabiliyor. En azından denemelerinin İngilizce, Fransızca çevirilerini okuyup tarzlarını koklayabiliyorsunuz.)
Jankar’ın denemesinin başlığıysa Czeslaw Milosz’a bir gönderme: “Septentrion’dan Gelen Ziyaretçi.” Kısa bir bölüm alıyorum: “PEN toplantısı için bir araya gelen yazarların bütün gece süren tartışmalarının ardından geriye sadece Adam Michnik ve ben kalmıştık. Masa boş kadehlerle doluydu ve günün ilk ışıkları Bled gölünü aydınlatmaya başlamıştı. Gecenin geç saatlerine kadar süren tartışmanın ateşli kelimeleri kaybolup gitmek üzereydi, Doğu Avrupa’daki diktatörlükler, özgürlük, bizi bekleyen yeni hayat , demokrasi, yeni bir toplum yapısının oluşturulmasında bizlerin rolü… Kısaca 1990’ların o tutkulu havasında kalplerimizden ve zihinlerimizden dökülen pek çok şey. Adam göle bakıp şöyle dedi: Neye özendiğimiz biliyor musun Drago? Bildiğimi sandığımdan böyle bir soru sormasına şaşırarak ona baktım. Hollanda gibi sıkıcı bir ülke olmaya, dedi. Gerçekten o kadar sıkıcı bir yerde yaşamak ister miydin? (...) Neden Hollanda, dedim. Neden İsveç veya Danimarka değil? Ya da daha iyisi İsviçre? İsviçre o zamanlar ideal ülke kabul ediliyor, Slovenyalı gazetecilerin ve politikacıların dilinden düşmüyordu. İsviçre’de hayat öyle normal ve sıkıcıydı ki hafta içinde karşı çıkacak birşeyler bulsak bile Pazar gününe kalmadan referanduma sunulmuş olurdu. Ama Adam hangi nedenle bilinmez kararlıydı: Hollanda. İçine düştüğü açmazı görebiliyordum: Doğu Avrupa ülkeleri nihayet normal bir hayat sürebilecek refaha ve demokrasiye kavuşabileceklerdi, politik kargaşaların, gizli polisin, kıtlığın ve gündelik hayatın bir parçası haline gelen diğer gerginliklerin olmadığı bir hayata doğru yol alıyorduk.

Ne onun sorusu Hollanda adlı harika ülkeyi eleştirme amacı taşıyordu ne benim referandumlarla ilgili şakam İsveç demokrasisini eleştirmeyi hedefliyordu. Evet Adam, buna özeniyoruz, dedim. O sabah Bled gölü melankolinin son kalesiydi. (…) Avrupa bayrağındaki yıldızlara katılırken başımıza gelenleri bir an evvel unutmaya hevesliydik: Gündelik hayatın sefaleti ve geceleri, herşeye rağmen fısıldanan özgürlük ve demokrasi kelimeleri, ki hepsi bugün kulağa son derece sıradan geliyor; korku ve cesaret, Mayakowski ve Pound, meydan okumalar ve ihanetler, Lenin ve Stalin, Sartre ve Camus, Katoliklik ve Komünizm, absürdlükler ve mantık, hapishane ve hükümet sarayı – düşe kalka yolumuzu bulmaya çalıştığımız garip bir labirent. Bled’den bir yıl sonra Michnik ve ben bu sefer Paris’te karşılaştık. İlk o zaman bizim deneyimlerimizi yaşamayanların Doğu Avrupalıların Avrupa’nın demokratik değerleriyle ve kültürüyle ilgili beklentilerini anlayamayacaklarını düşündüm.

Doğu ve Batı Avrupa’dan entelektüeller bir araya toplanmıştı. Herkes Avrupa’nın Kabileleri başlığını tartışıyordu. Özellikle Fransız filozof Alain Finkielkraut’un bu başlığa itiraz ettiğini hatırlıyorum. Birileri Yalta’daki demir perdenin zihinlerde hala varolduğundan bahsetti. (...) İlk kez o zaman kendimi Septentrion’dan gelen biri gibi hissettim ve hayatımın büyük kısmını bambaşka bir dünyada geçirdiğimi kavradım.”