'Edebiyatımızı değiştirmek istiyorduk'

'Edebiyatımızı değiştirmek istiyorduk'
'Edebiyatımızı değiştirmek istiyorduk'

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

30. İstanbul Kitap Fuarı'nın Onur Yazarı Ferit Edgü... Edgü: 'Bir yazarın dili, yapıtları okuna okuna öğrenilir. Ben hiçbir zaman büyük okuyucu kitleleri düşlemedim. Kitaplarımı okunmaları için yayımladım, ama okunmak için yazmadım'
Haber: ASLI TOHUMCU - asli@aslitohumcu.com / Arşivi

30. İstanbul Kitap Fuarı’nın onur yazarı Ferit Edgü… Doğan Hızlan’ın “Solistlerden oluşan bir koro” ifadesiyle tanımladığı bir kuşağın ve elbette sonrasının, önde gelen ‘solist’lerinden. 1950’li yıllarda, yeni bir öykü ve roman dili oluşturma çabasına girildiğinin, dilsel ve biçimsel kaygıların ön planda tutulduğunun ve değişik anlatım tekniklerinin olanaklarından sonuna kadar faydalanılarak, çağın bunalımlarının ve kaygılarının yenilikçi bir edebiyata dönüştürüldüğünün bilgisine azbuçuk sahibiz hepimiz. Bu koroyu tavır alan bir kuşağın yarattığının da… Bu nedenle, lafı uzatmaya cesaretim yok bu defa. Sözü doğrudan Ferit Edgü’ye bırakıyorum...

Yazı emekçilerinin ödüllendirilmek yerine cezalandırıldığı bir ülkede, 30. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın onur yazarı ilan edilmek size ne düşündürüyor?
Tüm gençler gibi ben de gençlik yıllarımda üne kavuşmak istemişimdir. Ama Paris’e gittiğimde (22 yaşındaydım) ünün ne büyük bir tuzak olduğunu gördüm. Belli bir süre sonra, yazarlığınıza, dünya görüşünüze, özel yaşamınıza yön vermeye başlıyordu. Bunu denetleyemiyordunuz.
Bunları söylüyorum, çünkü ödüller ve onur konuklukları, sempozyumlar, siz isteseniz de istemeseniz de olmayan ününüze ün katar.
Bir kitap fuarının onur konuğu seçilmek, bir yazar için gerçekten onurdur. Çünkü işin içinde kitap var. Okuyarak, yazarak tüm yaşamınızı adadığınız bir “varlık”. Bu açıdan baktığımda, tutkulu bir okur ve eski bir yayıncı olarak bu onuru hak ettiğimi düşünüyorum.

Elli yılı aşkın süredir yazıyorsunuz. Hangi niyetlerle, umutlarla çıkmıştınız yola; ne buldunuz bunca yılın sonunda ya da neler kaybettiniz?
Evet, iki ay sonra altmış yıl olacak. Yalnızca bir yazar olarak çıkmıştım yola. On altı yaşımda vermiştim kararımı. Ya yazar olacaktım ya hiçbir şey. Bu öylesine kesindi ki, kimse karşı çıkmadı. Hatta o yaşlarda (okuldaki hocalarım dahil) bir yazar olarak davrandılar bana.
İyi bir yazar olmanın ötesinde hiçbir umut beslemiyordum. Çok erken yaşlarda, öylesine büyük şair ve yazarın dünyasına girmiştim ki, nasıl ezilip yok olmadım, şaşarım. Bunca yılın sonunda hiçbir şey kaybetmedim. Kazançlarımı ise bilmiyorum. Çünkü yazmak bana mutluluk vermedi. Ama dengemi yazarak sağladım. Ve haksızlık etmeyeyim, sayısı çok olmasa da, bazı metinler, beni sözcüğün her anlamında, doyuma ulaştırdı. Az şey değil.

Size yazma kararını verdiren ne oldu? Çocukluğunuzun İkinci Dünya Savaşı’nın karanlığına denk gelmesi, bir kitap ya da yaşantı…?
Bilmiyorum. Anımsadığım, ilk “şiirlerimi” babamın ölümle sonlanan hastalığı sırasında yazdığım. Sonra, çok kısa bir süre sonra Sait Faik’in öyküleriyle karşılaştım. Tümüyle bir rastlantı sonucu. Sonrası bir çorap söküğü gibi geldi. Şiirler, öyküler, romanlar… Orhan Veli’den, Melih Cevdet’ten, Oktay Rifat’tan, Dağlarca ve Necatigil’den söz ediyorum. Ve gizli gizli kitaplarına ulaştığım Nâzım’dan. Çok geçmeden bu yazar ve şairlerin kendileriyle de tanıştım, yıllar sonra da aramızda dostluklar oluştu. Ama yazarlığımın bu ilk dönemindeki en önemli tanışma Vedat Günyol ile olanıdır. Ferit Edgü adındaki bu yeniyetme yazarı Yeni Ufuklar dergisinde Günyol sundu “edebiyat dünyasına”.

Paris gibi bir şehirde kültür sanat yaşamını gözlemlediniz, deneyimlediniz, Hakkâri gibi bir coğrafyada zorlu hayat koşullarında da yaşadınız. Edebiyatınızda özellikle Hakkâri öncesi, Hakkâri sonrası dönem şeklinde bir ayırım yapabilir miyiz?
Türk yazar ve sanatçılar (özellikle ressamlar) için Paris her zaman bir düştü. Baskı altında yaşayan, tüm alt ve üstyapısını yasakların oluşturduğu bir toplumdan kurtulup “özgürlüğün ülkesine” gitmek, o özgürlüğü solumak, adına çağdaşlık dediğimiz olguyu yaşamak, bakmak, görmek, okumak, dinlemek, anlamak… Bu özlemler Jön Türklerden beri Türk aydınının içinde yer etmiştir. Ben de, benden öncekiler gibi böylesi özlemlerle gittim Paris’e. Çok, sayamayacağım kadar çok yararlandım. Hakkâri ise, tahmin edeceğiniz gibi bambaşka bir “okul”du. Ama okuldu. Ben Hakkâri’ye (yedek subay öğretmen olarak) doğrudan doğruya Paris’ten gittim. Eğer Paris yaşamım, görgüm, birikimim olmasaydı Hakkâri’de dayanabilir miydim, daha da önemlisi Hakkâri’yi anlayabilir, içselleştirebilir miydim, bilmiyorum. Sonuçta şu oldu: Paris edinimlerim, Hakkâri yaşamını okumamda yardımcı oldu. Onları, yazınsal bir yapıta dönüştürmemde yol gösterici oldu. Bunları ilk kez şimdi söylüyorum. Belki de ilk kez şimdi düşünüyorum. Tüm bu söylediklerimden sonra, evet, yazarlığın iki döneminden, kolaylıkla söz edilebilir: Hakkâri öncesi ve Hakkâri sonrası. İkinci dönem birincisinden pek fazla kopmamış olsa bile.

Öykülerinizde bireyin yalnızlığını, özgürleşememesini, iletişimsizliğini ele aldınız. Bireyden yola çıkarak bireye yöneldiniz, çağdaş insanın varoluş yolculuğuna eğildiniz. Bu yönelim anlatım tekniğinizi de belirledi ve bir Ferit Edgü edebiyatı çıktı ortaya. Edebiyatımıza vurduğunuz damga üzerine neler söylersiniz?
Biliyor musunuz, bizim edebiyatımızda bir süreklilik yoktur. İlk kez ben söyledim: Bizler Sait Faik’ten geliyoruz, diye. Dostoyevski’nin Gogol için sözlerinin bir uygulamasıdır bu. Benim kuşağımın sanırım tüm yazarları bunu kabul eder. Bu hem bizleri, hem de Sait Faik’i onurlandırır. Peki başka kim için söylenmiştir böylesi bir cümle? 1940 kuşağı şairleri Nâzım için söyleyebilirlerdi. Belki de söylemişlerdir, önemi de yok, zaten şiirleri söyledi. Ben sürekli olarak, Beckett’in, Kafka’nın, Sartre’ın üzerimdeki etkilerinden söz ettim ve keşke daha fazla etkilenseydim, dedim. Günümüz genç yazarları üzerinde bir etkim olduğunu sanmıyorum. Bazılarının minimalist öyküler yazması, bir etkiden çok, bir öykünme.

Az önceki sorumun tamamlayıcısı niteliğinde… Bunca öykü ve romanın ardından, bireyi çözdüğünüzü, tam anlamıyla kavradığınızı düşünüyor musunuz? “Neden” ve “nasıl” içeren sorulara yanıtlar bulabildiniz mi?
Hayır, hayır ve hayır. Birey kaygan bir varlıktır. Yakaladığınızı sandığınızda, tıpkı gelincik misali bazı balıklar gibi elinizin arasından kayıp gider. Zaten böyle olması gerekir. Durağan bir birey olmaz. Ben, kendi yaşantımdan yola çıkarak irdeledim bireyi. Ama daha ilk kitabım Kaçkınlar’ı yazarken bile, bir psikolog bir psikiyatr olmadığımı, dahası olmamam gerektiğini biliyordum. Bir üslûbum olması gerektiğini de. O gençlik yıllarımda nasıl üslûp temrinleri yaptığımı çok iyi anımsarım. Bugün baktığımda bunu gereksiz buluyorum. Çünkü üslup zamanla, kendiliğinden, siz yazdıkça gelmeli ve gelişmelidir. Ama bunu anlamak için beş-altı kitap yazmak gerek. “Neden?” ve “Nasıl?” gibi sorulara, bu soruları sorarken bile yanıt bulamayacağımı biliyordum. Önemli olan süreçti. Olmayan yanıtı arama süreci.

Türk öykü ve romanı, 1950’lerde büyük bir değişim geçirdi. Yeni bir edebiyat dili yaratıldı. Bireyin anlık durumlarını ortaya koyan olaysız bir anlatım yoluna gidildi… Siz de bu anlamda çağdaş edebiyatımızın önde gelen yenilikçi yazarlarından oldunuz. Elbette edebiyat içinde bazı dinamikler kuşağınızı böyle bir değişime, yeniliğe yöneltti ama sizin için ana itici güç neydi?
İtici güç, dönemin kendisiydi. Bunu sezersiniz, ama tümüyle  kavrayamazsınız. Birbirinden habersiz insanlar, aynı dönemde, aynı yönde düşünmeye başlarlar. Sanatta da, bilimde de bunun örnekleri çoktur. Örneğin, Tristan Tzara, Hans Arp, Zürih’te bir kabarede Dada diye bir akım ortaya attıklarında, André Breton, Aragon, Phillippe Soupault, Paris’te benzeri bir akımın (adı henüz konmamış Gerçeküstücülüğün) temellerini atıyorlardı. Örnekler çoktur: Picasso ve Braque kendi köşelerinde, birbirlerinden habersiz, ama birbirlerine çok benzeyen “kübist” resimler yapıyorlardı. Benim kuşağımın tüm yazarları çok erken yaşlarda yazıp yayımlamaya başladı. Adını koymamış olsak da, hepimizde bir yenilik isteği vardı. Edebiyatımızı değiştirmek istiyorduk. Tıpkı bizden önce, Nâzım’ın ve Garipçilerin değiştirdiği gibi. Ama bu amaçla bir araya gelip bir karar almış değildik. Tam tersine bu istek bizleri bir araya getirmişti. Sorduğunuz ana itici güç, gençliğimizdi. Yeni şeyler söylemek istememizdi. Dünyaya meydan okuyuşumuzdu.

50’lerle birlikte, bu yıllarda edebiyatımızın geçirdiği dönüşümle birlikte daha seçkinci bir okura hitap ettiği söylenegelir. Edebiyat artık toplum için değil, yazarın “kendisi” içindir… Bu yargılardan ikincisine katılmıyorum ben pek. Sizin bu iki yargı hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum.
Evet, böyle bir yanılgı vardı. Sanki, 1940 kuşağı şairlerinin, hattâ Nâzım Hikmet’in şiiri halk yığınlarıyla buluşmuş gibi. Hatırlarım, iyi niyetli toplumcu dostlar uyarırlardı beni: “Çok kapalı yazıyorsun. Halk bunu anlamaz, daha açık yaz.” Ama halkın en son derdi bizlerin yazdıklarıydı. Gelmiş geçmiş en halkçı yazarlarımızdan biri olan Orhan Kemal’in yazdıkları da ulaşmıyordu halk yığınlarına. Bu çelişkiyi, ben de, kuşağımın diğer yazarları da gördüğümüz için yazdıklarımızla halk arasındaki uçurumu doldurmak için ödün vermedik. Edebiyatı edebiyatın alanında; politikayı da politika alanında yaptık. Bu, bizim edebiyat dünyamızda ilk kez görülüyordu. Varoluşçu genç yazarlar hiç çekinmeden toplumcu olduklarını söylüyor ve bunun gereklerini yerine getiriyorlardı. Uzun, çok uzun bir yıllar bu anlaşılmadı. TİP kurulup çoğumuz aktif üye olarak yer aldığımızda da anlamadılar. Haklıydılar. Bu Batı dünyasında da yeni bir olguydu. Fransa’da, Sartre da bu tür eleştiri oklarını üzerine çekiyordu o yıllarda. Yazdığınızı yayımladığınızdan itibaren onun sahibi değilsiniz. Her kitap kendi yaşamını yaşar. Ama siz, yazar olarak değil, bir birey olarak dünya görüşünüzle toplumun içindesinizdir. Tüm eylemleriniz sizi bağlar. Eğer her iki konumda da tutarlıysanız sizi eleştirenler, eğer iyi niyetli ve önyargılı değillerse, yapıtınızla politik tutumunuzun birbirinden pek de ayrı olmadığını görürler.

“Bizler, bizler gibi insanlar için yazıyorduk. Öykülerin, şiirlerin geniş kitlelere ulaşması söz konusu değildi. Dolayısıyla sanatçı tavrının dışında bir tavır almanın pek bir anlamı yok gibiydi, böyle bir amaç da taşınmıyordu.” Bu, sizin bir demeciniz. Günümüzde özellikle bazı romanlar geniş kitlelere ulaşıyorsa da, yazar hala kendi gibi insanlar için yazmıyor mu? Kendi derdini dert edinmiş okura ulaşmıyor mu?
Aynı tür okurdan, aynı tür yazardan, aynı etikten, aynı edebiyattan söz etmiyoruz. Hepsi bu.

Yazar elbette ki bir yalnızlık içinde yazar. Ama bazı yazarlar için bu daha kesif bir yalnızlık olsa gerektir diye düşünüyorum. Özellikle sizin için… Biz okuyucular sizin dilinizden anlayabildik mi? Geçmişte ya da bugün?
Bir yazarın dili, yapıtları okuna okuna öğrenilir. Ben hiçbir zaman büyük okuyucu kitleleri düşlemedim kendim için. Kitaplarımı okunmaları için yayımladım, ama okunmak için yazmadım. Yarım yüzyılın sonunda beni şaşırtan ve mutlu eden bir okur kitlem var. Umarım onlar tarafından doğru okunuyorumdur.

Sizce kapitalizmin daha çok tanınırlık ve daha çok para tuzağına düşen ancak bu tuzağın kaymağını yiyen yazarlar mı, yoksa kendi köşesinde sadece yazacağı metni düşünen ve yazdıktan sonra ne olduğuyla ilgilenmeyen yazarlar mı kalacak geleceğe?
Bizleri nasıl bir gelecek bekliyor bilmiyoruz. Dolayısıyla yarına kim kalacak, kim kalmayacak bilemeyiz. Sanat ve edebiyat tarihleri daha çok aykırıların kaldığını gösteriyor. Ama bu bir yasa değil. Özellikle geleceğin eski geleceklere hiç mi hiç benzemeyeceğini düşünecek olursak.

Edebiyatımızın bugün de bir silkelenmeye, yenilenmeye ihtiyacı var mı sizce? Ama herhalde öncelikle günümüz yazarlarının geçmişe başkaldırmadan önce kendilerini çekidüzen vermeleri mi gerekir?
Sanatta her anlayış, zamanla kireçlenir ve kendini yinelemeye, klişelerini üretmeye başlar. Bu nedenle, her dem silkelenmeye, paslanmadan kurtulmaya, yenilenmeye gereksinimi vardır. 

“Gece olunca insanlar (hâlâ) fare deliği evlerine giriyorlar.” Aslında başka birçok cümle var alıntılayabileceğim sizden, ama ‘Kaçkınlar’dan bu cümle altını en kalın çizdiğim cümle… Ne değişti, edebiyat neyi değiştirdi? Ya da şöyle mi demeliyim; edebiyatın değiştirici, dönüştürücü bir gücü kuşanmaya çalışması gerekir mi?
Bu andığınız cümle, çocukluğumdan belleğimde kalmış bir tekerlemedir.  Eski mahallelerde akşam olup da çocuklar dağılmaya başladıklarında bir ağızdan bu tekerlemeyi söylerdi: “Evli evine / köylü köyüne / evi olmayan / sıçan deliğine”.
Edebiyat, toplumumuzu derinden etkilemedi. Çünkü böylesi bir ortamın oluşmasına izin verilmedi. Yalnızca, 1950 öncesi pek görmediğimiz, sorumlu, toplumu ve dünyayı değiştirmeyi düşleyen bireylerin yetişmesinde azbuçuk katkısı olmuştur, diye düşünüyorum.
Bizim toplumumuzun bir kültür ve eğitim devrimine gereksinimi vardı. Bu yönde ne zaman bir adım atıldıysa gizli güçler hemen harekete geçip bastırdı. Düşünce ancak özgür bir ortamda filizlenir, gelişir ve meyve verir. Biz Türk aydınları eğer ortaya iyi-kötü bir şeyler koyabildikse, böylesi özgür bir ortam içinde yaşadığımız için değil, kendi özgürlüğümüzü kendimiz yarattığımız içindir. Açıkçası kimseye bir şey borçlu değiliz.

Bu yıl fuarda yanıtı aranacak ya da en azından üzerinde düşünülecek soruya yanıtınızı merak ediyorum. Umut: Düş mü, gerçek mi?
Umut, ancak toplumsal olduğunda, toplumun mutlu yarınlarıyla ilgili olduğunda üzerinde konuşulacak bir umuttur. Bu durumda da düş sözcüğüyle anlamdaştır. Gerçeğe gelince… dilerseniz gerçeğe hiç gelmeyelim. Ya da 12 Kasım Cumartesi günü Tüyap Kitap Fuarı’na gelin, bu konudaki söyleşimi izleyin.