Edebiyatımızın yakın geleceği

Edebiyatımızın yakın geleceği
Edebiyatımızın yakın geleceği
Artık çok yazılıyor ve dolayısıyla iyi genç yazarların ortaya çıkma şansı öylesine çoğalıyor ki, bu değişimin nitelikli biçimde gerçekleşeceği kuşkusuz görünüyor
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Edebiyatımızın bazen yavaşlayıp bazen hızlanarak yaşadığı değişim, onun şimdiki zamanlarını sürekli değerlendirmeyi gerektirirken, yakın geleceğine ilişkin öngörüler için de yeni pencereler açıyor. Bugün hiç kuşku yok ki geçen dönemlerden farklı, o geçmişte yaşananlara pek benzemeyen bir dünyası var edebiyatımızın. Kimler için böyle? O dünyanın yaratıcısı olan yazarlar; edebiyat kitaplarının yayına hazırlanıp basılmasına katkıda bulunan yayıncılar ve editörler; yayımlanan kitapların okunma ve değerlendirilme sürecine katılan etkin okurlar için.
Şimdiki zamanları ve bu yeni zamanların kültürünü, sözgelimi 1980’lerden öncekiyle sürekli karşılaştıranlar var ki, bunun anlamlı olmadığını kabul etmeliyiz; giderek bugünü, 1980-1990 arasındaki geçiş dönemiyle yan yana koymak da artık olanaksızlaştı. İlki, bizim kuşağımızın içinde oluştuğu, yaşam kültürü bambaşka, edebiyat kültürü yazarların ve kitapların bir arada yaşamasından beslenen, dolayısıyla yazınsal ortaklıkların arkadaşlıklarla birlikte öne çıktığı; ikincisi, bu kültürün dağılmaya yüz tutup yeni kuşakların kendi kültürlerini dayattıkları, edebiyatımızın parçalanma süreciyle yeni anlayışların ve arayış çeşitliliğinin tekil örneklerle çoğaldığı dönemleri anlatır.
Günümüz edebiyatı dediğimizde, onu öncelikle yeni kuşakların yarattıklarıyla tanımlıyoruz. Şimdi, yaşadığımız ânı önümüzde tutarken, geçmiş ile geleceği de gözümüzün önünden geçirir. Geçmişin bir çeşitlemesiyse günümüz edebiyatı –ki çoğu kez böyle oluşur–, onun ancak olumlu değerleriyle bugünü etkileyeceğini söylemek yetmez. Hangi olumlu özelliklerden yararlanır günümüz yazarı? Bütün parlaklığına ve hem tarihsel hem yazınsal değerine karşın, kendinden sonrasını etkilemeyen yazarların yanında, belki asıl pırıltısını yaptığı etkilerden alan yazarlar, bazı dönemlerde daha öne çıkabilir.
Son on yılda yazılanlara bakıldığında, asıl verimini 1980’lerde vermeye başlayan bizim kuşaktan sonra gelen ve en çok bizim kuşağa yakın, ama edebiyatımızın herhangi bir dönemine bağlanmak yerine, kendi başına bağımsız yollar arayan yeni yazarlardan oluşan bir kuşağın belirmeye başladığı görülebilir. Demek bir açılma dönemi yaşıyoruz. 1980’lerin ortalarında başlayıp 1995’e kadar süren, öncelikle yeni romancılarıyla kendini ortaya koyan açılma dönemi, 1995-2010 arasında da kesintisiz sürdü.
Doğrusu bugün, edebiyatımızın bir kapanma dönemini gereksindiğini düşünüyorum. Kendisi girmeden, girmesini dilemek gibi bir beklenti benimki. Son iki kuşağın yarattığı açılımın sınırları alabildiğine genişledi, yeni biçim ve yol arayışları gitgide çoğaldı, ama elle tutulur bir anlayıştan söz etmek de zor. Genç yazarlar, bazen bilinçli seçimlerle geçmiş dönemlerin ustalarından ayrı, kendilerine özgü bir yol çizmeye çalışıyor, bazen de geçmişle adamakıllı ilişki kurup ondan çıkmadan, bir başlarına yapabildikleriyle kendi yaratıcılıklarını oluşturuyorlar. Edebiyatımızın güçlü birikiminin en önemli eksikliği, yenilikçi arayışların kısıtlı oluşuysa, genç yazarların geçmişten önce kendilerine, daha doğrusu, kendi geleceklerine bakması, sanıldığından daha önemli olmalı. 

Düzyazı dili yaratma çabası
Sonunda bugün, bu yenilik arayışlarının bütüncül etkiler yarattığından söz edilemez. Bu düzeyde bir etki için ya o anlayışın yaygın olması gerekir ya da o anlayışı temsil eden yazarın çoğunluğu ilgilendirecek etkinlikte olması. Kendi özgünlüğünü kararlılıkla sürdüren öykü ve roman yazarlarının sayılarının gitgide çoğalması ebette önemli. En genç kuşak yazarlarından Sema Kaygusuz, Faruk Duman, Ayhan Geçgin, Hakan Ergül, Türker Armaner, Hakan Bıçakçı, Ahmet Büke, Karin Karakaşlı, Murat Uyurkulak, Şebnem İşigüzel, Ayşegül Çelik, Hatice Meryem, Kaya Genç, Özge Baykan, Emrah Serbes, Murat Özyaşar, Yavuz Ekinci, Onur Caymaz, Murat Menteş, Alper Canıgüz, Mehmet Erte, Yalçın Tosun gibi bir dizi yazarın güçlü bir kuşak doğumunu gerçekleştirmeye başladığından kuşku duymak için, edebiyatı kör kalıplar içinde yaşamak gerekir. Sözgelimi, Sema Kaygusuz ve Faruk Duman’ın yeni bir düzyazı dili yaratma çabası; Ayhan Geçgin’in siyasal hayatları geleneksel romanın kısıtları dışında kurgulayan ustalığı; Kaya Genç ile Özge Baykan’ın postmodern yaratım biçimleriyle iç dışlı kurguları; Murat Uyurkulak’ın, öykünülmesi olanaksız, yerel dilin kendiliğinden taşıdığı tavır üstüne kurduğu dili, bu arayışların şimdi kendi halinde duran, ama yenileri için kışkırtıcı olabilecek yapıtaşları gibi duruyor.
Bundan dört yıl önce, “Edebiyatımız İçin Bir Gelecek Tasarımı” adlı yazımda, açılım döneminin sonuna gelindiğini belirtmiştim. O süreç o günlerde tamamlanmadı, ama bugünlerde o sonun yaşanması gerektiğini daha çok düşünüyorum. Yukarıda adlarını sıraladığım genç yazarların ayrıksı örnekler olduğunu düşünelim; gene de çoğunluğun aynılaşmaya başladığını, dolayısıyla yazılanların niteliği ne olursa olsun, durup dinlenmesi ve yeni tasarıların oluşturulmaya başlanması gerektiğini belirtelim. Kabuğunu değiştirmeyen organizmanın ölmemesini istiyorsak, 2000’lerin başında yaşanan değişimden sonra, ikincisinin de bu yakınlarda oluşması gerektiğini savunabiliriz. Artık öylesine çok yazılıyor ve dolayısıyla iyi genç yazarların ortaya çıkma şansı öylesine çoğalıyor ki, bu değişimin nitelikli biçimde gerçekleşeceği kuşkusuz görünüyor. Demek yeni bir korunma dönemi, güç toplamak için önemli. Nicelik bakımından güç toplamaya gerek yok belki; asıl sorun, niteliğin yeni anlayışlarla güçlendirilmesi.
Uzun süredir yaşadığımız açılma dönemi, sonunda aynılaşmaya ve durağanlaşmaya, nicelikte olmasa bile nitelikte yol açınca, korunma döneminin öncesini oluşturmuş oldu ki, artık kendini sorgulamaya zorunludur. Öte yandan, açılma dönemleri her zaman uzun, korunma dönemleri, o edebiyatı bütün bütüne bunalıma sokacak kertede olumsuz koşullar ya da baskı dönemleri dışında, kısa yaşanır. Bunun tersi, bir edebiyat için sıkıntı, gövdenin geçici de olsa kırılması, gelecek tasarımlarının örtülmesi demektir. Edebiyat, en yüksek düzeydeki yaratıcılığın ürünüyse ve yaratıcı düşüncenin içinden geçerek kendini dışavuruyorsa, kesintisiz bir değişim içinde yaşayacaktır.
Kendini dinleyip sorgulayacağı bu dönem içinde edebiyatımızın bugününü yeniden düzenlemesi beklenebilir. Bir bütünden söz etmiyorum elbette, ama aynı dünyanın bireyleri, en az düzeyde bile öteki yazarlara bakarak yaratırsa, bu nedenle edebiyat dünyası kavramından söz edilirse, her yazarın tekil çabası, bütünün enerjisine katılır.
Bugün özellikle bir sorundan söz edilebileceğini ya da sorunların bir tek başlık altında toplanabileceğini düşünüyorum. Edebiyatın popüler kültür ve piyasanın isterlerince aşağı çekilmesi, yayıncılığın büyük ölçüde bu süreci taşıyacak biçimde değişmesi, öyle görülüyor ki yalnızca bizim değil, öteki ülke edebiyatlarının da sorunları arasında. Bu öyle bir süreç ki, önüne geçmek neredeyse olanaksız. 

Rekabet elbette kaçınılmazdır
Sanki 2000’lerin 10. yılına denk düşerce, çok satan kitapların sayısı bu yıl içinde artarken, kitap satışlarında topyekûn bir yükseliş, dolayısıyla yayıncılık sektörünün dirilmeye başladığı bir dönem yaşanmaya başladı. Yayıncılıkla ilgili şu var: Kitap satışlarındaki yükselme geçen yıl pastayı yüzde 40 büyütürken, aslan payını belki otuz-kırk yayınevi aldı; küçük ve bağımsız, belki bin yayıneviyse yerinde saydı. Bu önemli bir tehlike. Sektörün ticari rekabeti içinde küçük-bağımsız-nitelikli yayınevlerinin gelecek umutlarının çoğalamamasından değil, rekabet elbette kaçınılmazdır, ama bu durumun yazınsal değerlere verdiği zarar bakımından.
Nedir bu etkiler: Yayınevlerinin ilk sordukları soru, kitabın kaç satabileceğiyse, orada nitelikli edebiyata ilişkin sorular artık sorulmaz. Dolayısıyla önce yeni yazarların, sonra da eski kuşakların ustalarının az satılan kitaplarının yayımlanması güçleşmeye başlar. Yayıncının, dağıtıcının ve kitapçının piyasa ve kullanım değeri kaygısı, okurla nitelikli edebiyat arasında öylesine güçlü bir alan yaratır ki, o alan bir yanılsama olarak edebiyatın geçekliğinin yerine geçmeye başlar. Nitelikli edebiyat, o edebiyatın içinde yaşamaktan vazgeçmeyecek yazarlarca yazılmayı sürdürür elbette, ama gitgide daha yalnızlaşarak. Dışarıdaysa, yalnızca düzanlatımlı, elden bırakılmayacak hikâyesi olan öyküler ve romanlar, insanların gereksinimlerine karşılık verdikçe işe yarayan bir anlayışın egemenliğine geçmeye başlar edebiyat. Ve okurun ve yazarın, edebiyatın her şeyden önce doğal gereksinimlere karşılık veren bir kültür olduğu inancı kök salmaya başlar.

notoskitap.blogspot.com