Edebiyatın hayatımızdaki yeri

Edebiyatın hayatımızdaki yeri
Edebiyatın hayatımızdaki yeri
Gregory Jusdanis, edebiyatın insanların yaşadığı acıları ve sorunları, üstelik onların beklediği biçimde dile getirip getiremeyeceği konusunu somut deneyimlerden çıkarak tartışıyor
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

“Edebiyatın toplum içindeki yerini dert ediniyorum,” diyor Gregory Jusdanis. Kendisini bütün bütüne toplumun dışına çıkarmış yazarların bile merak ettiği konudur bu. Çoğunluk içinse, olumlu ve olumsuz yüzleriyle her zaman tartışılan bir sorun. Edebiyat ne işe yarar ki, toplumsal hayatta elle tutulur bir yeri olsun? Somut bir karşılığı yok elbette, ama anlayan insanların gözünde, uzun zaman içinde o toplumun ve bireylerinin kimliğinin kazanacağı artı değerde, yeri başka hiçbir şeyle doldurulamayacak bir payı vardır edebiyatın.
Belki önce, edebiyattan ne anladığımızı sormak gerekir: hangi edebiyatın toplumdaki yeriyle ilgiliyiz? Bu soru da birkaç türlü edebiyatın varlığını kabul ediyor. Nitelikli edebiyat diyoruz sözgelimi, bir ayrım yapmak için, has edebiyat da deniyor. Demek ki kurmaca metne niteliğini veren öğeleri ayırt etmeyi gerektiren terimler bunlar. Sözgelimi metne yazınsal niteliğini veren hikâyeyse, bizi bir yere gönderir bu; dili ve öteki biçim öğeleriyse, bir başka yere. Bu arada bir ayrım yapmayı istemeyenler da var, ama her yazılanı aynı hizaya sokmaya razı olmak da zor.
Gregory Jusdanis, gerçekten de benzeri az bulunur kitabı ‘Kurgu Hedef Tahtasında’da, bu konuları tam şu sırada yaşadığımız zamanların gerçekliğinde sınayarak çözümlüyor. Kitabın altbaşlığının “Edebiyatın Savunusu” oluşu da anlamlı. Jusdanis, edebiyat kavramının bir kategori olduğunu belirttikten sonra, “Bu kategoriler değişmekle kalmaz, herhangi bir tarihsel anda edebiyat olarak görülen şey de değişir,” diyor. “Dünün popüler romanı bugün yüksek sanat olarak selamlanabilir.” Bunu örnekleyecek bir roman aklıma getirmeye çalışıyorum, zorlanıyorum elbette. Sözgelimi Jack London’ın yazdıkları yüz yıl önce popülerdi, bugünse elbette nitelikli edebiyat sayılır. Aşkı-ı Memnu için de benzer bir saptama yapılabilir. Jusdanis’i doğrulayacak örnekler sanırım pek fazla değil, ama söylediğinin genel bir doğru olduğu da yadsınamaz. 

Edebiyattan beklentilerin anlamı
Öte yandan, popüler edebiyat ile nitelikli edebiyat ayrımı bana hem anlamlı görünüyor, hem de epeyce açık. Ama herkese böyle görünmediğini de biliyorum. Yazınsal özelliklerine göre yapılacak ayrımlar asıl olanlar, ama bir de toplumsal karşılıkları bakımından yapılan ayrımlar var ki, onlardan kaçmak istesek de kaçamıyoruz. Edebiyat, sonunda okunmak için var. Okunmayı hiç umursamadan yazan yazarlar da olur elbette, ama onları hatırlamak bile zor. Çok okunan edebiyat sonunda toplumun edebiyatla daha yakından tanışmasını sağlar mı peki? Öyle görülüyor ki, bunun da kendiliğinden okuma alışkanlığını artıracağı söylenemez.
Özellikle edebiyattan beklentilerin öne çıkarıldığı yerde, sorunun rengi değişmeye başlar. 12 Eylül tartışmalarının yapıldığı şu sıralarda, belli ki edebiyatın 12 Eylül faşizmi karşısındaki konumu da yeniden sorgulanmak isteniyor. Edebiyatın toplumsal karşılıklarını aramaya başlayınca onun omuzları ağırlaşmaya başlar. Daha yakınlarda Birleşik Amerika’da bile, 11 Eylül saldırısından sonra edebiyatın yaşanan acıların sesi olup olmadığı sıkı bir sorgulamadan geçirildi. Bizim neredeyse kesintisiz biçimde yenisi öncekinin üstünü örten ne acılardan ve sınavlardan geçtiğimizi düşünürsek, edebiyattan neler beklendiği de hemen çıkar öne.
Merak edilir: Edebiyat, 12 Eylül acılarının sesi olabildi mi, yoksa alanı terk mi etti? Bu soru 12 Mart’ta da aynı dozda sorulmuştu. Önce şu var: Edebiyat, sözgelimi siyaset ya da tarih gibi, doğrudan işlevler taşımaz, doğrudan ve somut sonuçlar da üretmez. Öteki alanların kendiliğinden yararcı doğası içinden sorulan bu soru, edebiyatı yalnızca köşeye sıkıştırır. Gregory Jusdanis, edebiyatın insanların yaşadığı acıları ve sorunları, üstelik onların beklediği biçimde dile getirip getiremeyeceği konusunu somut deneyimlerden çıkarak tartışıyor. Aslında biz burada nasıl tartışıyorsak, o da aynı biçimde ve düzeyde. Edebiyat sınır tanımaz yaşantılarımız arasında.
Orada ya da burada, edebiyatın “dehşetle baş edebilme becerisi”nden kuşku duyuluyorsa, yerinde bir kuşkudur. “Örneğin tarih gibi pratiğe daha yakın yazı türleri, terör ve ıstırabı daha iyi ifade ediyor olabilir.” Tarih ya da siyaset, çabuk refleksleriyle ilk beklentilere, hem de karşısındaki insanların düşüncelerine ve duygularına tam da uyum göstererek karşılık verebilir. Amaçları da budur. Oysa edebiyat, hem anlamaya çalışarak içselleştirir aynı sorunları, hem de aynı beklentilere tam karşılıklar vermeyebilir, kendi başına buyrukluğu yüzünden. Tersini düşündüğümüzde, sözgelimi Sahnenin Dışındakiler, ‘Karıncanın Su İçtiği’ ya da ‘Benim Adım Kırmızı’da doğrudan toplumsal sorunlarla ilgili mesajlar verilmiş olsaydı, o romanların değeri gözümüzde artacak, biz de coşkusal düşüncelerle biraz daha bilinçlenecek miydik? O sözleri öteki alanların, tarihin ya da siyasetin içinde okusaydık, daha farklı mı olacaktı? 

Edebiyatı toplumbilime indirgemek
Jusdanis, “Hegel, sanatı bir felsefi sorgulama nesnesine çevirerek öldürdüğümüze inanıyordu,” diyor. Söylenmesi gerekeni en doğru yerden yakalıyor Hegel ve sanata doğasında olmayan görevler yüklendiğinde, “artık sanat bizde bir tatmin duygusu uyandırmak yerine muhakememize hitap eder hale gelir,” diye ekliyor. Muhakeme sözcüğünü Hegel’in belirttiği bağlama göre anlayalım: Nesnel olanı bilince çıkarma edimidir anlatılan, yoksa yazınsal anlamın çözümlenmesi değil. Buraya kadar geldikten sonra, soruyu yeniden ayakları üstüne dikebiliriz sanırım: Asıl sorulması gereken, edebiyatın –ya da romanın– toplumsal karşılığını, dolayısıyla işlevini sorgulamak değil, kurgunun niçin okunduğu ve nasıl okunması gerektiğidir. Jusdanis de hünerli açıklama çabası içinde, asıl sorunumuzu kuşatan düğümleri tek tek çözerek ilerliyor.
İnsan zihni, aslında gerçek hayatı bire bir karşılayarak ortaya çıkmaz. Gerçek hayatı bire bir yaşarken, zihin o gerçeği hep dönüştürerek içselleştirir ve orada da bırakmaz, adım adım geliştirirken onu değiştirmeye, başkalaştırmaya, düşsel bir dünyaya dönüştürmeye başlar. Her insanın iç dünyasının işleyiş biçimi böyle değil midir? Mark Turner da insan zihninin sürekli çeşitli anlatıları kurgulayarak biçimlendirdiğini ve kurguladığı anlatıları birbirine bağlayarak geliştirdiğini belirtiyor. Turner’ın bu çok yaratıcı vargısını kendi zihnimizin nasıl çalıştığını düşünerek doğrulayabiliriz. Sonunda Borges’in ve aynı hizadaki pek çok yazarın dile getirdiği, edebiyat gündüz görülen düştür önermesiyle örtüşen bir düşünce Turner’ınki. Yaratıcı yazar gerçek hayatın düşünü kurgulayarak yaratırken kendi zihnini denetimli biçimde dışavurmaktadır. Dolayısıyla zihnini denetleyebilen insan, insan olarak melekelerini ve bilişsel yetilerini tam kullanma yoluna girmiş demektir ve bu yola girdikten sonra edebiyatla ilişkisini yepyeni bir düzeyde kuracaktır.
Edebiyatı görevlerini yerine getirmediği için suçlamak, bu yüzden de anlamsızdır. İnsan zihni gerçeği olduğu gibi yansıtmıyorsa, bunun edebiyattan beklenmesi büsbütün yersizdir. Bir bozma, yeniden üretme, kurmaca söz konusudur ve nasıl olsa öteki alanların yüklendiği doğrudan sözün burada değeri yok. Edebiyatın özerkliğini yadsımak, onu ister istemez siyasetin dili ve kalıpları içine sıkıştıracağı için, sonunda hiçbir işe yaramayan bir edebiyat mı amaçlanmaktadır. Kaçınılmaz olarak öyle. Toplumcu gerçekçilikten daha görevci bir edebiyat yoktu, ama toplumcu gerçekçi romanlar, yaşanan ânın duygusunu ve düşüncesini yansıtıyordu ve o an tersyüz olduktan sonra, yalnızca yazınsal değerleri yok olmayıp anlatılanların gerçekliği de ortadan kalkınca, okunabilirliklerini de yitirmeye başladılar, kalıcı olamadılar.

KURGU HEDEF TAHTASINDA
Gregory Jusdanis
Çeviren: Çiçek Öztek
Koç Üniversitesi Yayınları
2012, 203 sayfa, 18 TL.