'Edep'ten gelmeyen edebiyat

'Edep'ten gelmeyen edebiyat
'Edep'ten gelmeyen edebiyat

Philip Roth

Edebiyatın 'edep'ten değil, başka, çok ücra ve karanlık bir yerden geldiğini Tolstoy'dan öğrenemediysek, belki her kitabıyla sarsmaya ve utandırmaya devam eden Philip Roth'tan öğrenebiliriz
Haber: EMRE AYVAZ / Arşivi

Philip Roth’un aldığı son ödül, yani Man Booker International, bu büyük yazara şimdiye kadar verilmiş en önemli ödül olmadığı gibi, ödül sonrasında çıkan tartışma da Roth etrafında son kırk senedir yapılanların en hararetlisi ya da ilginci değil. Mastürbasyon ve bunaltıcı anne otoritesi hakkındaki romanı ‘Portnoy’un Feryadı’ 1969’da yayımlandığında eleştirmenleri ve ‘kamuoyunun bir kısmını’ ayaklandırmakla kalmamış, Roth’la karşılaşan ‘aklı başında kadınların’ utanarak kafalarını çevirmelerine sebep olmuştu. Ama herkesin sansasyonel içeriği ve ‘terbiyesizlik’ derecesindeki açıksözlülüğüyle hatırladığı bu kitabını, 1981 tarihli bir söyleşisinde Roth başka türlü hatırlıyordu: “Benim için mesele söylenemeyeni söylemek ya da konuşulamayan konu hakkında konuşmak değil, söylenemeyeni söylemenin mazeretini yazdığım şeyin formunda bulmaktı.”
Genel ahlak tarafından ‘konuşulamaz’ ilan edilmiş bir konu hakkında konuşmaya ilk cesaret eden kişi olmakla ilgilenmiyordu yani Roth; yazısını her şeyi anlatmayı mümkün kılacak bir araç haline getirmenin yollarını arıyordu. Hâlâ (ve hızlanarak) devam eden romancılık kariyeri boyunca meşgul olduğu üç temel konu, yani cinsellik, aidiyet (Yahudilik ve İsrail) ve ölüm, bu yüzden Roth için yazı ‘aracılığıyla’ anlatılan değil, yazı ‘sayesinde’ keşfedilen şeyler oldu. Kendi cinselliğini, kendi kimliğini ve kendi (henüz gelmemiş) ölümünü, özellikle ilk dönem romanlarında, kendisine çok benzeyen karakterler aracılığıyla didiklemesiyse, gözü kendinden başka bir şey görmeyen ‘itirafçı’ bir yazar olarak görülmesine, hatta bununla suçlanmasına sebep oldu. Nitekim ödülün Roth’a verilmesini protesto eden jüri üyesi Carmen Callil’in eleştirilerinden biri de bu: “Roth kendisini derinlemesine kazıyor, ama kazdığı yerde de kendisinden başka pek az şey var. Kendi kendisiyle bu kadar meşgul oluşu ve kendisine biçtiği yüksek değer onu bir romancı olarak sınırlıyor. Küçük şeyler yapmak için büyük tuvaller kullanıyor, dolayısıyla o küçük şeyler devasa yerler işgal ediyor.” Aslında yeni bir tespit değil bu: David Foster Wallace, yıllar önce, “sadece kendi kendileriyle meşgul” üç Amerikalı yazara (Norman Mailer, John Updike ve Philip Roth), Callil’in “hah evladım, ne güzel söyledin” diyeceği veciz bir isim takmıştı: Büyük Erkek Narsisistler. Ama kitaplarının dışındaki haliyle Mailer, kitaplarının içindeki haliyle de Updike için gayet yerinde olan bu suçlamanın, sıra kendi kitaplarıyla kurduğu ilişki bu iki yazara göre çok daha karmaşık olan Philip Roth’a geldiğinde hedefini on ikiden vuramadığını görüyoruz.
Çünkü Philip Roth’un kitaplarında karşılaşıp durduğumuz ‘Philip Roth’, daha çok, kendisine aynada uzun uzadıya ve çok yakından bakarsa sonunda anatomik kusurlarıyla ve cildindeki pürüzlerle barışabileceğini sanan ama bunu bir türlü beceremeyen birine benziyor: Banyodan mutsuzluk içinde çıkıyor ve kısa bir süre sonra, kimbilir belki bu sefer aynada başka, daha az kusurlu bir yüzle karşılaşırım diye banyoya geri dönüyor. Hiç geçmeyen mutsuzlukla hep havada asılı duran mutluluk ihtimali arasındaki bu çatışma, ‘ben’ dediğimiz şeyin bir tür tuzak, tadı kaçmış bir şaka olduğunu söylüyor bize. Kendi kendisine duyduğu ‘narsisistik’ meraka her zaman eşlik eden bu kendinden nefret etme hali, Philip Roth’un ‘ben’ini ortasından çatlatıyor ve o çatlaktan hem dışarı bir sürü şey çıkıyor, hem biz içeri girebiliyoruz. 

Bir tür ‘negatif aziz’
Bazen elinde olmadan Mr. Hyde’a dönüşen Dr. Jekyll’ın yerini, daha da kötü bir kadere, her zaman ikisi birden olmaya mahkum edilmiş bir başka adamın alması gibi bir şey bu. Bazen biri öne çıkıyor, bazen diğeri. Roth’un büyük (ve en ‘edepsiz’) romanı ‘Sabbath’ın Tiyatrosu’nun rezilliğin dibine vurmuş kahramanı Mickey Sabbath, hayatını Jekyll’ı itibarsızlaştırmaya adamış Hyde’sa; ‘Pastoral Amerika’nın ‘iyi’ kahramanı Sarıkafa Levov, itibardan düşüşün acısını çeken Jekyll’dır. Philip Roth’un ‘kendi kendisini kazarak’ ulaştığı yerde karşılaştığımız benlik, her romanında, Roth’un ‘kendisini’ biraz daha aşan bir şey olur. Portnoy’un Feryadı’ndaki ‘yüz kızartıcı’ cinsellik, ‘Sabbath’ın Tiyatrosu’nda hayal edilebilecek her şeyin merkezine oturup en uç sınırına kadar götürülmüş bir ‘edepsizlik’ haline gelir ve bu edepsizliğe sonuna kadar gömülen Sabbath da sonunda bir tür ‘negatif aziz’ olur çıkar. İlk kitabı ‘Hoşçakal Kolomb’daki ‘Yahudilik’ ve kimlik meselesi, ‘Shylock Operasyonu’nda biri ‘gerçek’ diğeri ‘sahte’ iki ‘Philip Roth’ tarafından iyice içinden çıkılmaz hale getirilir.
Ödül kararını protesto eden Carmen Callil, aslında Roth’u Tolstoy gibi bir yazar olmadığı, olamadığı için eleştiriyor. Ama Callil’in aklındaki Tolstoy, büyük ihtimalle Savaş ve Barış’ın her insani duruma aşina, her şeyin ismini bilen ve her şeye hakim, ‘tanrı’ yazarı. Philip Roth’sa bu Tolstoy olmak istemiyor; her yazarın sadece bazı şeylere yeteneği olduğuna ve bir an önce bu şeyleri keşfetmesi gerektiğine inanıyor. Dilinin sınırlarını keşfederse dünyasının sınırlarını da görebileceğini biliyor. Ya da bildiğini düşünüyor. Bildiğini düşünüşü üzerine düşünüyor. Sonra birden aslında bilmediğine karar verip sınırlarını tekrar arıyor. Tekrar buluyor, tekrar kaybediyor, tekrar buluyor. Tolstoy aynı zamanda ‘İvan İlyiç’in Ölümü’ ve ‘Kröyçer Sonat’ gibi, ölüm ve cinsellik konularına büyük bir cesaret ve açıksözlülükle giren başka türlü kitapların da yazarıydı. Philip Roth, son yıllarda şaşkınlık yaratan bir hızla ardarda yazdığı kısa romanlarında (bu romanların ilki, ‘Sokaktaki Adam’ yakınlarda Kaya Genç tarafından Türkçeye çevrildi) bu ‘öteki’, daha cesur ve ‘edepsiz’ Tolstoy’un yüz küsur sene önce ziyaret ettiği yerleri bambaşka gözlerle tekrar keşfe çıkıyor. Edebiyatın ‘edep’ten değil, başka, çok ücra ve karanlık bir yerden geldiğini Tolstoy’dan öğrenemediysek, belki her kitabıyla sarsmaya ve utandırmaya devam eden Philip Roth’tan öğrenebiliriz. 

Booker ödülünde yaşanan skandal için

Türkiye ’de yasaklanmıştı
‘Portnoy’un Feryadı’nın Özden Arıkan tarafından yapılan harika Türkçe çevirisi (1999), yayımlanmasından kısa bir süre sonra “Halkın ar ve haya duygularını rencide edici olduğu” (TCK, madde 226) gerekçesiyle toplatılmış; ama neyse ki Alexander Portnoy’un Türk çocuklarını haberleri bile olmayan o ayıp şeyi yapmaya teşvik etmesinden korkan mahkemenin kararı iki sene sonra bozulmuştu.