Editörlük kurum olmayınca...

Editörlük kurum olmayınca...
Editörlük kurum olmayınca...
Bizdeki editörlerin çoğunun aynı zamanda yazar ya da şair oluşuna bakınca, Memet Fuat örneği düşündürücüdür. Yazarın kendinden ödün vererek çalıştığını söyleyebiliriz
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Yayıncılığın en önemli sorunu nedir, sorusuna verilmiş yanıtlar var mı? Kimilerinin söz arasında verdiği yanıtlar arasında ortak noktalar var belki, ama ne sorunların saptanmasında kurumsal bir nitelik görülür, ne de soruna bir daha dönülmemesini sağlayacak çözümler üretilir. Kendi kendine, yayıncılığın sorunlarını bir başına da kalsa dert edip dile getiren, daha doğrusu, dedikodu dilinden çıkarıp yazıyla dışavuranların durumu ümitsiz. Sözgelimi, dağıtım sorunu yayıncılığın en önemli sorunudur, dediğimde, bunun kimseyi harekete geçirdiğini görmedim. Demek birinci maddede yanılıyorum. İkinci sorun çeviri sorunudur, dersem, bu hem çevirmenleri kızdırabilir, hem de çeviri karşısında çaresizlikten boynu bükük yayıncıların umursamamasına neden olabilir.
Oysa kültür yayıncılığının sorunlarıyla ilgilenen pek çok okur olduğunu görüyorum. Aslında, onları doğrudan ilgilendiren sorunların yanında, dolaylı olanları da var, ama küçük bir okur çevresinin ilgi alanında. Kitaplara para ödeyen okur, eline aldığı nesnenin özenle tasarlanıp basılmış olmasıyla artık çok daha ilgili. Hem ödediği paranın karşılığını, hem de her zaman kitabın güzel basılmış olmasını bekliyor. Yoksa üç liraya korsan kitap da alabilir. Elbette bir de aldıktan sonrası var. İster Türkçe olsun, ister çeviri, kitabın dili ve anlatım biçimiyle ilgili olarak da en iyi aranıyor artık. Okur, kitaplarıyla hep gözünün önünde duran, belki bu arada hayranlıkla okuduğu pek çok yazarın yazdığı kitapların editörlerin elinden geçtikten sonra kendine ulaştığını az çok biliyor belki. Ama o sürecin aynı zamanda editörler için ne denli sancılı, sıkıntılı olduğunu da biliyor mu? Bu arada yaratıcı yazarların yazdıklarının, bütün sorunlarından arınmış son biçimine kavuşturulması için aynı editörlerin gösterdiği çabanın yerinin doldurulamayacağı da pek bilinmez. 

Kusursuz kitap yoktur
Yılardan beri pek çok gencin, yayıncı ya da editör olmak istediklerini belirtip ne yapmaları gerektiğini sorduğunu gördüm. Her zaman aynısını, yayıncı ya da editör olma düşüncesinden hemen kurtulup kendilerine başka bir uğraş seçmelerini söyledim. Hem yayıncılığın bir sektör olamaması nedeniyle, zayıf kalan yayınevlerinde çalışma olanakları sınırlı, hem de gelecekte bir editör olarak yapabilecekleri kısıtlı kalacağı için. Öte yandan, editörün inisiyatifine karşı yayınevinin patronuyla yazarın çektiği duvarı aşmanın güçlüğü de var. Uzaktan çekici görünen editörlük, bu yüzden kurumsal bir kimlik kazanamadı. Editörlük, yayıncılık sektörünün başlıca ürünü olan kitapların –bu arada dergilerin– yayına hazırlık sürecinde, onsuz olunmaz bir aşamayı oluşturduğu için, yeri doldurulmaz bir kurumdur aslında. Binanın bir katı editörlük kurumuna ayrılmıştır ve o katı aradan çekip almak olanaksızdır. İyi ya da kötü, nasıl yürütülürse yürütülsün, editörlük çabasının aradan çekip çıkarıldığı bir yayına hazırlama süreci düşünülemez. Çünkü kusursuz yazılmış ya da çevirilmiş kitap yoktur, ben otuz yıldan bu yana görmedim. Yayınevlerinde mali sorumlulara daha çok önem verilmesi, sözgelimi mali işlerden sorumluların daha yüksek ücretler alması, yayıncılık sektörünün doğasına aykırı olmakla birlikte, bunu anlamayanların sayısı pek çoktur.
Editör, yayına hazırlık sürecini üstlendiği kitabın önce metninden sorumludur. Metni okumaya başlar, gerekli gördüğü düzeltmeleri yapar, düşündüğü değişiklikleri yazara ya da çevirmene önerir, kendi inisiyatifinde kaldığını düşündüklerini danışma gereği duymaz, kitabın adından arka kapak yazısına, tanıtım metinlerine uzanan bir alanın sorumlusu olarak çalışır. Az bulunur, ama birkaç editörün birden bulunduğu yayınevlerinde, editörler arasında işbölümü de olur ki, bunun yapılan işlerin niteliğini yükselteceği kuşkusuzdur. Bu işe kafa yoranlar arasında aklıma ilk gelen Tanıl Bora da bu sürecin sinir uçlarını epeyce yazdı. İlginçtir, editörlerin başını en çok çevirmenlerle ilişkileri ağırıtır. Nedense yazarın hakkına eşdeğerde haklar talep eder çevirmen. Bu yeni bir anlayış, bir yeni zaman kültürü. Kitabı kendisi yazmışcasına titizlik gösteren çevirmen, aslında özgün dili yadsıyıp Türkçe çeviride kullandığı her sözcüğü dokunulmaz sanınca, editörün işlevini ortadan kaldırmaya çalışır. Bu anlayışa göre, çeviri de yaratıcı bir iştir. Yazar olmasa da, çevirmen yazmıştır metni işte. Çeviriyi özgün dille karşılaştırarak düzelten editörün katkısını yok sayan bu çeviri anlayışı, yazarın yerine geçmeye adaydır. Dolayısıyla çevirmenin hasımları arasında editörler ilk sıralarda yer alır, ona göre editör yalnızca söz dinlemesi gereken bir ücretli konumundadır. 

Memet Fuat’ın büyük emeği
Yapılan işin doğası gereği tam tersi olması gerekirken, yazarla editör arasındaki ilişki daha barışçı biçimde kurulabiliyor. Bunun bir nedeni editörün hareket alanının oldukça sınırlı oluşudur. Editörle yazar arasında, yazılan metinleri çekip çevirmeyi baştan göze alan bir yayına hazırlama süreci kabul edilmiş olsaydı, aradaki gerilim yükselebilirdi. Yazarın yazdıklarını kusursuzlaştırmak gibi bir yücegönüllülükle davranan editörlerin yayımlanan kitaplara ne denli büyük katkılar yaptığı bilinmez belki, ama bazen, onlarca yıldan beri yazmayı sürdüren yazarların yazdıklarında bile cümle bozuklukları, aksayan yanlar, maddi yanlışlar bulunuyor ve bunlar sanki o yazarın yaratıcılığını öldürüyormuş gibi, epeyce sert biçimde dile getiriliyor ya, işte o zaman editörlerin işlevinin önemi daha iyi anlaşılabilir. Orada editörlerin yazardan çok bildiği durumlar az değildir, demek doğru olmaz, o durumlar adamakıllı çoktur. Özellikle dilin ve yazım kurallarının doğru kullanımı konusunda. Yazarların bazı alışkanlıkları kolay kolay değişmez, böylece bazı yanlışlar da yıllar boyunca süregider; sözgelimi yazım yanlışları da olabilir bunlar, günlük konuşma dilinde köhnemiş deyişleri hâlâ yaratıcı sözler gibi kullanmak da. Orada editördür metnin ilacı, bazen kimselere sezdirmeden, tereyağından kıl çeker gibi düzeltir o yanlışları, ham yerleri olgunlaştırır da, bunu yıllarca yaptığı yazarları ve şairleri omuzlayıp yukarıya çıkarıverir.
Bu soydan editörler arasında en unutulmazı Memet Fuat’tır bence. Hiç durmadan başkalarının yazdıklarına verdiği emek öylesine büyüktü ki, bu neredeyse karşılıksız emekten bir gün pişmanlık duyabileceğini söylediğimde, yanıtsız bırakmıştı beni, kendi düşündüğünü söylemiştim sanırım. Neden sonra, sağlığı bozulduğu için zorunlu ev hapsinde kalınca, editörlük özverileriyle kırk yılda yazamadıklarını son yıllarına sığdırmak için olağandışı bir verimle çalışmış, yalnızca kendi kitaplarına vermişti kendisini. 

Zor durumları sorunsuzca çözen kişi
Bizdeki editörlerin çoğunun aynı zamanda yazar ya da şair oluşuna bakınca, Memet Fuat örneği düşündürücüdür. Bir kitabı yayına hazırlama sürecinin en az bir iki ay olduğu düşünülürse, yazarın kendinden ödün vererek çalıştığını söyleyebiliriz. Öte yandan, kitabın yayına hazırlık sürecini metnin tamamlanmasıyla sınırlamaz editör. Kapağından içine, tasarımın titizlikle uygulanmasından da sorumlu tutar kendini, kitabın matbaadan çıkışından sonraki aşamalar gelir ardından. Tanıtım, bunun için kurulacak ilişkiler... Bu işlerde editörün yerini alacak personel ancak küçük bir grup yayınevinde istihdam edilebiliyor, yoksa yayınevlerinin yüzde doksan beşinde, editör ya da yayın yönetmeni aynı zamanda tanıtım ve halkla ilişkiler sorumlusu gibi de çalışmak zorundadır. Öte yandan, iyi editörler genellikle bütün ilişkilerini tereyağından kıl çeker gibi yürüten, içinden çıkılması zor durumları sorunsuzca çözen kişilerdir. Bazen yazarı ya da çevirmeni ne yapıp edip inandırarak kendi bildikleri gibi değiştirirler metinleri ki, bu da olmadan olmaz, işler yürümez. Uygulanacak yayın takvimi, matbaada araya işi sokmak vardır. Bu arada bir butik yayınevinde yüzüne bakılmayacak kitabı, yayınevinin kasası biraz para görebilir diye parlatıp yayımlamak da editörlük görevleri arasında mıdır? Değildir, diyenler editörlüğün çilesini bilmiyor demektir. Bu müdahaleler satış şansı olmayan iyi kitapların yayımlanmasını da sağlıyor mu, onu da gözetir editör. Elbette bu son dediğim sektörün büyükleri içinde geçerlidir. Yoksa öyle editörler vardır ki, küçük (az bulunur ama ya da butik) yayınevinde bunlara gönül indirmeye de gerek kalmaz. Bütün kitaplarını kendi sevdiklerinden seçme şansı, sonunda para kazanılmasını olanaksızlaştırabilir belki, ama iyi editörler şan olsun diye neleri göze almaz!

notoskitap.blogspot.com


    ETİKETLER:

    TANIL BORA

    ,

    kitap