Ekmek ne kadar Allah'ınsa...

Ekmek ne kadar Allah'ınsa...
Ekmek ne kadar Allah'ınsa...

Sezai Karakoç

Sezai Karakoç'un şiiriyle getirdiği tecrübe çok önemlidir ve bu tecrübe Türkiye gerçekliğinin güncel ve zihinsel sınırların aşar
Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

Çünkü çağdaş olanın etkisi günceldir ve Sezai Karakoç şiiri en az elli yıllık etkisini de bu çağdaşlığından alır. Modern şiirin o güne değin yazılma eksikliği yaşanılan tecrübesi ilkin II. Yeni’nin kümülatif sonra da şairin kendi çizgisinin içinde sürdüregelir bu yeniliğini. Yeni ve özgün bir tecrübedir Karakoç’un yazdığı. Çağdaşlarından kopuk değil, enstrümantal bağlamda ayrışmayan ancak duyuş ve ilgi diyalektiği ile kendisini var eden bir tecrübedir bu. Metafizik tecrübe tanımlamasıyla bile sınırlandırılamaz. Dünya ve dünya ötesini aynı an içinden ileri geri taşıyabilme gücüne sahiptir o kadar. ‘Ekmek ha bakkalın olmuş ha Cabaret de Paris’in’ mısraları; ‘Ekmek ne kadar Allah’ınsa Lili de o kadar Allah’ın Lili’ye çıkacaktır sonuçta. Ve adeta bu tecrübe olmadan modern şiir eksik kalacak gibidir. 

İmaja hapsolan şair
Oysa, bambaşka bir durum vardır ortada ve aslında kimsenin hesabı tutmamıştır. Şiir, şair ve dahası ideolojiler üzerine hesap yapanların hiç birisinin tutanağı kalıcı olamaz.. Neredeyse 1950’lere kadar sarkan dönemeçte, dipte Akif- Fikret kavgası körüklenirken, daha şiire yakın gibi duran fakat esasta şiiri dışlayan Necip Fazıl- Nâzım Hikmet kavgası da mayalanmamıştır. Dünyanın her yanında ve her devrinde yüksek sanat kadar yüksek düşünce nihayetinde kendi özünü korumayı başarır. Devirlerin tozu onları sonuna kadar kaplayamaz. Bugün modern şiirde ne bir Necip Fazıl ne de Nâzım Hikmet etkisinden söz edilemez. Şiirin büzüle büzüle aksiyoner imaja hapsolması şair ve şiir adına ibret vericidir ya, o da ayrı mesele. Rejim, devlet, sistem adına ne dersek diyelim her tür organizasyon, ta Platon’dan devraldığı kırbacın müziğiyle aslında hiçbir zaman şiiri ve şairi sevmedi. Bizde ise çok doğal olarak hiç sevmedi. Aslında ne İstiklal Marşı şairini sevdi ne de komünist diye yaftalayıp yok etmeye çalıştığı Nazım’ı sevdi. Kaldı ki, Akif, Fikret, Necip Fazıl ve Nâzım Hikmet şiirinin özlü ve etkin poetik süreğinden bahsedemeyiz bugün. Modern şiirin çevrimi, hamlesi bu şairleri elbette değersiz kılmadı. Onları asıl hak ettikleri mevkiye yerleştirdi. Çünkü her biri 19. yüzyılın mirasıyla şiir yazıyorlardı.
Sezai Karakoç’u saf dışı bırakarak, -ki buna her zaman yeltendi hem siyasal iktidar odakları hem de edebi kamu odakları- modern şiirimizin imkân ve açılımları tam açıklanamaz. Öncesi olamayan bir tecrübeyi getiren bu şiir, belki değil, tamamen öyle, Cemal Süreya ve Ece Ayhan’ın bitmek tükenmek bilmeyen hatırlatmaları olmasaydı hepten gölgelenecekti bir süre daha. Şimdilerde, şurada burada tortuları süren ideolojik yaftalama meraklıları düşünüldüğünde, Karakoç’un altmış yıl boyunca maruz kaldığı tuhaf göz hapsini anlamak daha mümkündür. Burada söylenilmesi gereken Karakoç’un bu altmış yılda hangi poetik ve düşünsel tutarlılık içinde kaldığı değil, ona bakıştaki edebi ve siyasal tutarsızlıklardır. 

Folklor kolaycılığı
Halbuki, Sezai Karakoç’un şiiriyle getirdiği tecrübe çok önemlidir ve bu tecrübe Türkiye gerçekliğinin güncel ve zihinsel sınırlarının üstünden aşar. Hem estetik hem söylem hem de içerik bakımından günceldir bu şiir ve ‘Gün Doğmadan’ yer yer aksayan acemilikleriyle bile kendisine çalışan bir kitaptır. ‘Gün Doğmadan’ sadece kendisini değil modern şiirimizin ana kaynaklarını da işaretler. Bizden dünya şiirine bizim modern çağdaki insan tecrübemizin en özgün miraslarından birisi olarak sunulabilir bu şiir. Şundan sunulabilir, laik dilin dışında, halk dili ve folklor kolaycılığına kendisini kaptırmayan, muhafazakar dünyanın neredeyse çiğnenmekten pörsümüş şiir dili karşısında, N. Fazıl ve N. Hikmet şiir iktidarının dışındada, Fazıl Hüsnü duyarlığının daha derininde, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever ve Ece Ayhan diliyle gündeş ama onlarla uzak akraba bu şiir, tam da siyasal tarihin kendi iç gevezeliği içinde bir yere yükseltemediği insan buluşmasını da gerçekleştirir. İnsanı kullanmadan, onun bütün katmanlarını yoklaya yoklaya ilerler. İslamcı şiir kabalığını ve yaftasını paramparça eder. Kalp para karşısına altın para olarak çıkar.
‘Gün Doğmadan’ ismiyle okurun karşısına çıkan toplamın gösterdiği başka bir şey var ayrıca. Tek tek basımı yapılan kitapların yanında, bu kitabın 10. baskıya ulaşmış olması okur önündeki etkinliğin niceliksel durumunu da işaretler. Cemal Süreya şiirinin pek hak ettiği geniş kitle sevgisi Karakoç üzerinde de toplanır bu vesileyle. Çünkü, Karakoç’daki şiirsel tecrübe, derleyip toparlayan, yer yer yol gösteren, yüceltici ve uyarıcıdır da. Şairin, Cumhurbaşkanlığı tarafından bu yıl büyük ödüle değer görülmesi ise ayrıca düşünülmesi gereken bir noktadır. Jürinin ve onay makamının çok gönülden davrandığında asla şüphe yoktur. Burada kırıcı olan geçmişin bir türlü onarılamazlığıdır. Devletin, varoluşunda en ufak bir katkısı olmayan bir ömrün verimine dönüp bakması trajiktir ayrıca.
Gün Doğmadan
Sezai Karakoç, Diriliş Yayınları, 2011, 686 sayfa, 33.5 TL.


Bahçe Görmüş
Çocukların Şiiri


İlkin sakin kiraz bahçeleridir
andığım eski günlerden
Şehrin çocuklara mahsus
kaydıraklardan olduğu
Fi tarihinde kutsal sözleri kale
almadıkları için
Harap bırakılmışlar tabiatüstü güçlerle

Bir kere elime aldım mı çocukluğumu
Üstüne kerametler yazılı derilerde
Geleceği bildiren derilerde
Başlar yeni bir mantığın bağbozumu

Paganini bakışıyla ölümü inkar eden
Anneleri şaşırtan çocukları büyüleyen
Sevimli kahinlikleriyle fakirleri sevindiren
Ve siz ey çingene kadınları

O yıllar savaş yıllarıydı geceleri karartma
Gündüzleri fırın önlerinde birikirdi halk
Biz çocuklarla büyükler arasındaki fark
Bir yanda şehir bir yanda kiraz bahçeleri.

Rüzgar
Uçurtmamı rüzgar yırttı dostlarım!
Gelin duvağından kopan bir rüzgar.
Bu rüzgar yüzünden bulutlar yarım;
Bu rüzgar yüzünden bana olanlar...

O ceviz dalları, o asma, o dut,
Gül gül, mektup mektup büyüyen umut...
Yangından yangına arta kalmış tut.
Muhabbet sürermiş bir rüzgar kadar.

Sezai Karakoç