Eleştirinin kahkahası

Eleştirinin kahkahası
Eleştirinin kahkahası

Fethi Naci

Türk roman eleştirisinin tartışılmaz büyük ismi Fethi Naci'yi, 23 Temmuz 2008'de 81 yaşında kaybetmiştik. 3 Nisan 1927 doğumlu olan Fethi Naci 84 yaşında
Haber: Yücel Kayıran / Arşivi

Fethi Naci’nin Bilge Karasu’yu “en sevdiğim on öykücü” arasında saymaması dikkat çekicidir. Semih Gümüş’ün, Fethi Naci’yle yaptığı otobiyografik söyleşisinde yer alan bu listede Vüsat O. Bener, Tahsin Yücel vardır örneğin ama Bilge Karasu yoktur. Karasu’nun, listenin dışında kalmasını sağlayan yazınsal neden, eleştirel kriter nedir ve bu kriter nasıl açıklanabilir? Ben, bu sorunun yanıtının, aynı zamanda Fethi Naci’nin eleştirmenliğinin de ayırıcı özelliğini dile getireceği kanısındayım.
Fethi Naci, ‘Yüzyılın 100 Türk Romanı’na yazdığı önsözde, Yahya Kemal’in bir sözüne değinir: “Gerçi roman, yapısı ve nev’i itibâriyle her dilde birdir. Ancak romanın her dilde ayrı bir yaşı vardır. (Edebiyata Dâir)” Bu değininin, Naci’nin eleştirmenliğinin varlık nedenlerinden de bir olduğunu ileri sürmek abartı olmayacaktır. Bu doğrultuda, Fethi Naci’nin eleştirmenliğinin ayırıcı amacının, romanın Türkçedeki yaşını belirlemek, bu yaşın oluşum sürecinin izini sürmek olduğunu söyleyebiliriz. Edebiyatın sadece oluşum süreci değil aynı zamanda onun tarihi de, eleştirmenin birinci görevidir. Fethi Naci, sevdiği romanlar kadar beğenmediği romanlar hakkında da yazmış olmasının nedeni, burada gizlidir. Sadece yazınsal olanı değil, aynı zamanda yazın tarihine ilişkin olanı da kaygı edinmek, diye formülleştirebiliriz bunu. Nitekim önsözü şöyle bitirir: “En mükemmel romanları seçmeye özen gösterirken bu kitapta bulunması yazınsal olarak değilse de tarihsel olarak zorunlu olan romancıları da aldım: Mahmut Yesari, büyük romancı değildir ama ilk işçi romanını (Çulluk) yazmıştır; Ebubekir Hazım Tepeyran tek roman yazmıştır (Küçük Paşa) ama bu tek roman, ilk köy romanıdır, vb.”
Dolayısıyla Fethi Naci, kendi pratiği üzerinden roman eleştirisinin ve eleştirmeninin, biri yazınsal olanın gelişimi, diğeri ise, yazın tarihinin belirlenmesi olmak üzere iki temel işlevinin olduğuna dikkat çekmektedir. Fethi Naci’yi, Nurullah Ataç’tan ayıran, ve onu Ataç’ın bir ileri noktasına getiren nitelik de burada gizlidir. Ataç, sadece yazınsal olanla, yazınsal olanın oluşum süreciyle ilgilenmiştir; Fethi Naci, edebiyatın oluşum sürecini takip etmekle birlikte, Türk roman edebiyatının tarihini de yazmıştır. Onu, Ataç’tan daha ileri bir noktaya getiren de, bu katkısıdır. Sesindeki coşku, bu katkının başarısından gelir.
Kuşkusuz yazın tarihi olanla yazınsal olan bakışımlı değildir. Yazınsal olanla tarihsel olan arasında nedensel bir ilişkinin olmadığını dile getiren anlayış, aslında (Marks’a ait) felsefi bir tezdir. Ama Fethi Naci bu tezi, felsefi açıdan değil, Türk romanının başlangıçtaki doğasını açıklamak için dile getirmektedir. Roman, Batı ’dan ithal edilmiş bir edebiyat türüdür çünkü. Batı romanı bireyi anlatır. Bizdeki ilk romanlarda ‘birey’ yoktur ‘tip’ vardır. Bu nedenle ona göre, Türk romanı yazın tarihi açısından Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat ile başlar fakat yazınsal açıdan ilk Türk romanı Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat değil, Aşk-ı Memnu’dur. Aşk-ı Memnu ile Türk romanına sahici bireyler girmiştir. 

Tükçenin doğasına hâkim olmak
Fethi Naci’yi ayırıcı kılan bir diğer temel özellik ise, roman yazını tarihini kurmuş olmasının yanında, modern Türkiye toplumunun tarihsel gelişiminin gerçekliği hakkındaki bilgisinde ortaya çıkmaktadır. Fethi Naci, romanın yazınsal gelişimini takip etmekle birlikte, arka planda da Türkiye toplumunun ulus olarak gelişiminin gerçekliğini de gözden yitirmemektedir. Dahası bu ikinci özelliği, onun bir eleştirmen olarak gücünün temelini ve arka planını oluşturmaktadır. Örneğin, Reşat Enis’le ilgili eleştirisinin kapanış kısmı şöyledir: “Reşat Enis, ‘okumuş bir tornacı’ya ‘Marksist’ yorumlar yaptırır: ‘Harbi isteyen patrondur; kapitalisttir. Yok olası kapitalist… Sönmek bilmez ihtirası onun gözlerini, içinde bulunduğu sınırların dışına çeker. Ona dışarıda, işletecek maden lazımdır. Sürecek toprak lazımdır., O, malını satacak piyasa arara.’ (s. 27) Ve daha neler… ‘Erenköy kız sultanisini bitiren’ Yıldız da F. Engels’ten söz açar! Afrodit Buhurdanında Bir Kadın , tabii, kötü bir roman. Yazınsal açıdan değil, ama ele aldığı konu dolayısıyla, yazın tarihi açısından önemli.” Romanda anlatılanların Türkiye toplumunun gerçekliğiyle alakası yoktur, o nedenle “ Ve daha neler” der.
Fethi Naci’nin ayırıcı özelliklerinden bir diğer ise, konuşulan Türkçenin doğasına hâkim olmasında ortaya çıkıyor. Naci, sadece roman kişilerinin, romandaki olayların tarihsel gerçekliğe uygun olup olmadığını irdelemiyor aynı zamanda, roman kişilerinin Türkçe konuşma tarzlarının tarihsel gerçekliğe uygun olup olmadığını da eleştiriye tabii tutuyor. Fakir Baykurt’un ‘Kaplumbağalar’ romanıyla ilgili eleştirisinde yer alan şu kısım açıklayıcıdır: “Fakir Baykurt, kişilerinin yalnız yaşamalarını değil, ‘konuşmalarını’ da dikkatle gözlemlemiş. Romandaki konuşma dili gerçekten çok canlı, çok başarılı. Mesela 237. sayfada Kır Abbas’ın bir ‘Eee birez ağır tabii..’ demesi var ki sadece bir konuşma olmaktan çıkıyor, Kır Abbas’ın psikolojisini de, o nefis kasılmasını da veriyor. Ama, bu arada, Emin beye ‘yavu’ dedirtmek (s. 252) elbette ancak dalgınlıkla açıklanabilir.”
Gerek ‘Yüzyılın 100 Türk Romanı’nın (1999), gerek ‘Reşat Nuri’nin Romancılığı’nın (1995) ve gerekse ‘Bir Hikâyeci: Sait Faik-Bir Romancı: Yaşar Kemal’in (1990) söylemsel özelliği, çalışmayla değil, konuşarak yazılmış gibi olmasında ortaya çıkmaktadır. Fethi Naci, bütün Türk romanını, ve Türk romanını olduğu kadar tek tek yazarların roman dünyasını da ezbere bilmektedir. Dahası ezberden konuşur gibi yazmaktadır. Fethi Naci’de, üslup, düşünmenin değil, konuşmanın formuna göre kurulmuştur. Düşünmenin değil, konuşmanın tarihinden söz edilebilir. Onun yazılarındaki anlatıcı-özne, kendi kendine düşünen biri olarak değil, ilgili kişileri ikna etmek için konuşarak anlatan özne konumundadır. Eleştiriyi, düşüncel olandan, dışsal olana, yani konuşmaya çekmekle birlikte, eleştiriyi kendisinde cisimleştirmiştir, Naci. Eleştirinin kahkahası dediğim, bu özellikle, yukarıda yazın tarihi konusundaki başarısının, kendi sesinde ete kemiğe bürünmesi durumudur.. 

Ve bir anı
Fethi Naci’nin ‘Cuma Toplantıları’ gıpta edilen türdendi. Bir defasında ben de bu toplantıların birine katılma fırsatı ve ‘kabulü’ yakaladım. Kalabalık bir masa... Cevat Çapan, Turhan Günay, Semih Gümüş, Turgay Fişekçi... Turhan Günay bir ara türkü söylemişti, ama masaya hitaben değil, sadece Fethi Naci’ye özel bir ses tonuyla... Aydın Boysan daha sonra gelmişti. Fethi Naci, “Bak Aydın, Yücel de, birayla başlıyor içmeye” demişti. Akşama doğru, Cuma’dan çıkıp, Çiçek Pasajı’ndan Meşrutiyet caddesine kadar yürümüştük; Fethi Naci, Önder Otçu ve ben. “Bak bu önemli” gibi bir cümleye geldiğimizde duruyor, sonra tekrar yürüyor; böyle dura dura yürüyorduk. Konuşup tartışırken böyle yürümek, Fethi Naci’nin bir huyu muydu bilmiyorum ama benim için, edebiyat ortamında olup bitenlere ilişkin yaklaşımından görgü edinmek, onunla paylaştığım zamanı biraz daha uzatmak anlamına geliyordu, her ne kadar, ders saatini kaçıran bir öğrencinin konuyu teneffüste öğrenmeye çalışmasına benzese de.
Fethi Naci’yi onurla anıyorum.