Ellinci yılında 1950 Kuşağı

Ellinci yılında 1950 Kuşağı
Ellinci yılında 1950 Kuşağı

Sait Faik Abasıyanık, Sevim Burak, Nezihe Meriç, Yusuf Atılgan ve Vüsat O. Bener (saat yönünde).

1950 Kuşağı, içeriği bireyin varoluş biçimlerini sorgulama sürecinde arıyordu. Genç yazarlar, tam anlamıyla modernist olmadan modernizmin Türk edebiyatındaki en parlak örneklerini verebilmişti
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Cumhuriyet’in ertesinde oluşumu hızlanan görevci edebiyat anlayışının kurucuları, 1930’lardan sonra Kemalizmin egemen ideoloji olarak yeni bir dünya kurma amacıyla kendini özdeşleştirmiş, sonunda sağlam bir gerçekçilik gövdesi oluşturmuştu. 1940’larda daha bilinçli biçimde toplumculuğu, 1950’lerde köy kökenli yazarların başlattığı sert gerçekçilik çizgisini seçmiş, giderek sosyalizmle daha derinlemesine düşünsel ilişki içinde siyasallaşmış bütün edebiyat anlayışları da bu ana gövdeye eklendi. Bu başlangıç dönemleri öte yandan çağdaş Türk edebiyatının hiçbir döneminde toplumsal sorunlara kayıtsız kalmadığını, dahası, belki bazen bu ilgisi nedeniyle yazınsal arayışları ikincil bıraktığını da anlatır.

Oysa 1950 Kuşağı adını alan yazarların arayışı ve buluşları bu ana akımın dışında, hem Türk edebiyatına yepyeni bir düşünme biçimi ve yazınsal dünya getirmiş, hem de sonraki edebiyat kuşakları üstünde kalıcı etkiler yaratmıştır. Bu kuşağın önemini en azından bugün kimse yadsımıyor; gelgelelim edebiyatımıza kazandırdıklarının neler olduğu, dolayısıyla taşıdığı anlamın ne olduğu da yeterince derinleştirilemedi. Oysa Nâzım Hikmet’ten sonra, çağdaş Türk edebiyatında yaratılmış ikinci büyük yol ayrımıdır 1950 Kuşağı. Aynı yıllarda yazan ve bu yol ayrımında öteden beri bilinen yoldan giden pek çok yazarın bu kuşak içinde anılmadığını da biliyoruz; çünkü 1950 Kuşağı adı, bir dönemin yazarlarına değil, bir edebiyat çevresi oluşturan anlayışa verilmiştir.

1950 Kuşağı’nın verimi daha çok bu on yılın sonlarına doğru yoğunlaşmıştır. Öyle ki, Vüs’at O. Bener Dost (1952) kitabındaki edebiyat anlayışıyla bütün bütüne bu kuşağın içinde yer almakla birlikte, kendinden sonra gelen yazarların Batı’daki edebiyat ve düşünce akımlarından aldıkları etkilerden büyük ölçüde bağımsız, kendi yarattığı modernist dönüşümle 1950 Kuşağı’nın habercisi olmuştu. Denebilir ki, Sait Faik’in sezgileriyle keşfettiği modernizm, edebiyatın sokakta ya da yazıda, nerede aranıp nasıl yaratılacağıyla ilgili benzersiz örneklerini vermiş; Vüs’at O. Bener de oradan çıkıp edebiyatımızın modernizmine daha yüksek düzeyde, niteliksel bir katkı yapmıştır. Aynı yıllarda Nezihe Meriç de Bozbulanık (1953) ile başlayan öykülerine kazandırdığı kişiselliği, özgün anlatım biçimi, deyiş zenginliği ve ayrıntılara dönük benzersiz gözlemleriyle (bu o yıllarda bir başına önemli bir yaratım düzeyidir) 1950 Kuşağı’nın ipuçlarını vermiştir.

1950’de siyasal hayatın tersyüz edilişi ve o sırada ne olduğu tam bilinemeyen Demokrat Parti’nin çok partili siyasal hayatın motoru gibi ortaya çıkışı, çok geçmeden bir rejim değişikliğinin yaşanmakta olduğunu göstermişti. Demokrasinin çok partili siyasal bir rejim olduğu, dolayısıyla Batı’daki örneklerine benzeyen çoğulcu bir sisteme geçildiği düşüncesi aydınların düşünme biçimlerini değiştirip ümitlerini çoğaltırken, Batı gitgide yaklaşmaya başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrupa’nın yaşadığı topyekûn acıya ve köktenci değişime karşın, bazı ülkeler gene aynı anlayış ve diktatörlük rejimleriyle yaşamayı sürdürmüş olsalar da, Avrupa’nın tam Batı’sına öykünen Türkiye için değişim zorunluydu. Tek parti iktidarı ve “Milli Şef” dönemi ortadan kalkarken, 1950 seçimleri parlamentoyu baş aşağı çevirmiş; Türkiye on yıl boyunca siyasal tarihinin en önemli değişim dönemlerinden birini yaşamaya başlamış, kültürel açılımlar hız kazanmıştı.

Edebiyat eğilimleri ikiye ayrıldı
Batı, yaşadığı düşünce zenginliği, yeni akımları, edebiyat anlayışları, örnek alınacak kertede parlak yazarlarıyla her zamankinden çok merak ediliyordu. Değişim dinamiği içerde vardı, ama kılavuzu yetersizdi; oysa bu kez Batı, bütün düşünce ve yaratım zenginliğiyle örnek alınabilirdi. Çok geçmeden edebiyatımızdaki eğilimler başlıca ikiye ayrıldı. Çeşitli çevrelerde bir araya gelen yazarlar, edebiyat anlayışlarıyla birbirlerine yaklaşırken, birbirlerini de öğrendikleriyle etkilemeye başlamıştı. Dönemin derin biçimde yaşadığı toplumsal değişim, edebiyat içinde neden sonra 1950 Kuşağı olarak ayrıca tanımlanıp değerlendirilen akımın edebiyat anlayışını dışavuruyordu.

Dönemin edebiyat dergilerinde Varoluşçuluk, Gerçeküstücülük gibi akımlar ile Sartre ve Camus gibi yazarlar çevresinde, Fransız edebiyatının yaşadığı canlı düşünce ortamı onu tanıyan yazarların gençlik yapıtlarında belirgin izler bırakmaya başladı. Üstelik gençliklerini erken bir olgunluk dönemi olarak yaşamaya kararlı pek çok genç yazar, kendilerine edebiyatımızın ana akımından ayrı bir yol çizmek, önceden yazılanlardan başka türlü öyküler, romanlar yazmak istiyordu.

Bu arada Vüs’at O. Bener Yaşamasız’da (1957) öykü anlayışını değiştirmeye başlıyor, Buzul Çağının Virüsü’ndeki adamakıllı güç sökülür ve sert içeriğin ve daha sonraki yıllarda yazacağı kapalı metinlerin haberini veriyor, 1950 Kuşağı’nın tipik anlayışıyla özdeş tutulacak öyküler yazıyordu. 1950 Kuşağı biçimi içeriğe değil, içeriği biçime akıtmak istiyor, üstelik içeriği de bireyin varoluş biçimlerini sorgulama sürecinde arıyordu. Genç yazarlar, belki tam anlamıyla modernist olmadan, modernizmin Türk edebiyatındaki en parlak örneklerini vermeye başlamıştı.

Tam o yıllarda Yusuf Atılgan, Aylak Adam’da (1959) benzersiz bir ayrılık çizgisi çekti. Onu kendinden öncekilerden ancak Sait Faik ile Vüs’at O. Bener’e bağlayabiliriz ve kendinden sonrakilerle ilişkisi bakımından da Aylak Adam ile 1950 Kuşağı’nın edebiyat anlayışının sıkı bir örneğini vermiş oldu. Yusuf Atılgan’ın bu örneği bir romanla vermesi ayrıca önemlidir. Çünkü kendini en çok öyküde dışavuran 1950 Kuşağı’nın seçimleri dışında, hem bir romandır Aylak Adam, hem de Türk romanının geleneğinde hep olduğu gibi hemen bir düşünce taşıyıcısı olmaya soyunmamış, bireylik duruşunu aşağıdan almak yerine, C. gibi bir bayrakla ayakları üstüne dikmiştir. Böylece edebiyatımızda modernist romanın ilk şaşırtıcı ve tastamam örneğini vermişti Yusuf Atılgan.

Bu kitaplar olmasaydı
Onun devamı Tutunamayanlar’dan (1971) önce, Onat Kutlar’ın İshak (1959); Leylâ Erbil’in Hallaç (1961) ve Gecede (1962); Bilge Karasu’nun Troya’da Ölüm Vardı (1963) ve Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı (1970); Sevim Burak’ın Yanık Saraylar (1965); Demir Özlü’nün Bunaltı (1958), Soluma (1963) ve Boğuntulu Sokaklar (1966); Ferit Edgü’nün Kaçkınlar (1959), Bozgun (1962) ve Av (1968); Erdal Öz’ün Yorgunlar (1960); Adnan Özyalçıner’in Panayır (1960) ve Sur (1964); Tahsin Yücel’in Haney Yaşamalı (1955) ve Düşlerin Ölümü (1958); Orhan Duru’nun Denge Uzmanı (1962); Feyyaz Kayacan’ın Şişedeki Adam (1958) ve Sığınak Hikâyeleri (1962) idi.

Bu kitapları bir araya getiren yazınsal nedenlerin olağanüstü önemli olduğunu da belirtebiliriz, ama önce bu kitapları üst üste koyup bakalım, düşünelim. Nasıl bir düşünce ve yazınsal arayış bu kitapları on yıllık bir dönem içinde bir araya getirmiştir ve yazılıp tartışıldıkları dönemin büyük bölümünde bir kıyıya itilmiş, neden sonra bugün hâlâ yeterince değerlendirilememiş olsalar da, bugün onları niçin hâlâ çağdaş Türk edebiyatının başyapıtları arasında sayıyoruz?

Bu kuşağın asıl değeri, içine doğduğu edebiyatın Cumhuriyet’in kurucuları arasında olup art arda gelen kuşakları içine alan çekim gücüne kapılmadan kendine ayrı bir yol çizmesinde, dışlanmayı göze almasındadır. Öyle ki, tam da bunu başardığı için o gün bu gün etkinliğini sürdüren, tam şu sıralarda ellinci yılını yaşarken bile yarattığı yazınsal değerle anılan bu kuşak, özellikle roman ve öykü türlerinde edebiyatımızın en önemli atılımlarından birini yapmıştı.

Öyle olmazdı elbette, ama 1950 Kuşağı olmasaydı, bugün edebiyatımızın çehresi biraz daha farklı, denebilir ki şimdikinden daha eksikli olurdu. Üstelik o gün egemen anlayışın dışına çıktığı için yadırganan, toplumsal hareketlerin hararetini yitirmeyen doğrultularına karşın kendi bağımsız kişiliğini koruyan, dolayısıyla kalıcı olmuş bu kuşağın yarattığı artı değer o denli yüksektir ki, onun çağdaş Türk edebiyatının toplumsal ve kültürel değişim dönemleri içinden çıkmış bütün kuşaklar arasındaki en önemli kuşak olduğu da öne sürülebilir. Kuşağın yazarları bunu başlangıçta yalnızca yazınsal değerler içinde yapmış, 1960’lardan sonraki siyasal değişim süreci içinde Marksizmle iç içe geçmiş, düşünsel yetkinliğiyle yazınsal bakımdan da değişimini olumlu yönde sürdürmüştür.