Emile Ajar kendini anlatıyor

Emile Ajar kendini anlatıyor
Emile Ajar kendini anlatıyor
Kamuoyunu şaşırtmak için hınzırca oyunlar oynayan Romain Gary, Emile Ajar müstearını kullandığı 'Yalan-Roman'ı bir kimlik oyunu etrafında kurgulamıştır
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Adını ilk kez ‘Onca Yoksulluk Varken’ sinema filmi sayesinde duymuştum Emile Ajar’ın. 1970’lerin ikinci yarısıydı. İlerlemiş yaşıyla Simone Signoret’in oyunculuk sanatını konuşturduğu filminin yarattığı sempati sayesinde romanı da çevrildi. Goncourt Edebiyat Ödülü’nü kazandığını bilmekle birlikte, o sıralar yazarın kimliği üzerine Fransa’da yapılan spekülasyonlardan haberdar değildik. 1980 yılında Romain Gary’nin ölüm haberi ajanslara düştüğünde Emile Ajar diye bir yazarın var olmadığını öğrendik. Emile Ajar, Romain Gary’nin edebiyat çevrelerini kandırmak için kullandığı sahte bir isimdi... Kimliğini gizlemek, bulandırmak, kamuoyunu şaşırtmak için hınzırca oyunlar oynayan, yalan yanlış malumatlar sızdıran Romain Gary, Emile Ajar müstearını kullandığı ‘Yalan-Roman’ı işte bu kimlik oyunu etrafında kurgulamıştır. Kuşkusuz sadece oyunu amaçlamıyor. Hakkındaki tevatürleri kışkırtacak yarı sahte yarı gerçek, aslında imgesel bir hayat hikâyesi anlatan ‘Yalan-Roman’ toplumla yazar, yazarla roman, romanla gerçek arasındaki etkileşimleri yaratma süreci etrafında ele alan ve ‘hayatım roman’ klişelerini paçalayan bir metin.
Aslında Romain Gary ismi de sahte. Asıl adı Roman Kacew. 1914’te Yahudi bir ailenin çoçuğu olarak Litvanya’nın başkenti Vilnüs’ta doğmuş. Ailesiyle birlikte Polonya’ya göç etmiş, babası onları terk edince annesi tarafından büyütülmüş. 1928’de bir göç daha. Bu sefer istikamet Fransa. Eğitimine Fransa’da devam etmiş Roman Kacew. Hukuk Fakültesi’ni Paris’te bitirmiş. Askerliği sırasında Fransız Hava Kuvvetleri’nde pilotluk eğitimi almış. İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa, Naziler tarafından işgale edilince İngiltere’de faaliyet gösteren Özgür Fransız Kuvvetleri’ne savaş pilotu olarak katılmış. Romain Gary ismini alması işte bu sıralardadır.
Almanya ve Kuzey Afrika cephesinde savaşan, hava saldırılarında gösterdiği başarıdan dolayı pek çok onur nişanı ve madalya alan Gary, yazmaya savaş bitiminde başlamış.
Yazmaya ‘Polonya’da Bir Kuş Var’la başlayan Romain Gary aynı zamanda BM Fransız delegasyonunda görev yapan bir diplomattı. Bir süre Fransa’nın Los Angeles başkonsolosluğu görevinde bulundu. Ancak edebiyatçı kimliği her zaman daha öndedir. Aralarında ‘Cennetin Kökleri’, ‘Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı’, ‘Yıldızyiciler’ gibi dünyaca tanınan çok sayıda roman yazan Gary, Fransa’da her yazara ancak bir kez verilen çok saygın Goncourt Ödülü’nü, bir kez kendi adıyla bir kez de Emile Ajar takma adıyla –toplamda iki kez- kazanan tek yazardır. Başka müstearlar da kullanmıştı. Ancak Fosco Sinibaldi ve Shatan Bogat isimleri Romain Gary ve Emile Ajar kadar ün kazanmadı.
Sinema merakını senaryo çalışmalarının yanı sıra yönetmenlik koltuğuna oturduğu iki filmle gidermiş, sinemanın renkli dünyasında dolaşmış, bir süre ünlü Holywood yıldızı Jean Seberg’le evli kalmıştı. 1980 yılındaki intiharında Jean Seberg’in ölümünün etkisi olduğu söylenmekle birlikte, ‘Yalan-Roman’dan da anlaşılacağı gibi, Gary’nin intihar takıntısı hayatına çok önceden yerleşmişti. Buna rağmen mizah duygusunu yitirmedi. Emile Ajar’ın kendisi olduğunu ilan ettiği intihar mektubunun son cümleleri bu duyguyu çok iyi yansıtır; “Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşçakalın.” 

Gelgitli bir zihin
Romain Gary’nin edebi anlamda ilk eskizlerini barındıran ‘Yalan-Roman’ın yayımlanması, daha doğrusu son halini alması için aradan yıllar geçmesi gerekmiş. Evet, bu bir hayat hikâyesi ama yazarın her iç kimliğini de kapsayan, bu kimliklerin birbiriyle çatısmasıyla bütünlenen –ya da bütünlenemeyen- tuhaf bir hayat hikâyesi. Emile Ajar’ın ağzından dinliyoruz hikâyeyi. ‘Onca Yoksulluk Varken’ sayesinde kazandığı edebiyat ödülü etrafında gelişen olayları anlatırken kendi kimliğinin açığa çıkacağı endişeleriyle kıvranıyor Ajar. Hem gizlenmek istiyen hem varolduğunu haykırmaya çalışan sahte bir kişi o. Gerçek kişiliği olan Pavlowitch’ten bağımsızlaşmış ama Macoute Dayı’sından yakasını sıyıramıyor bir türlü. Ajar’ın süper egosu yerine geçen Macoute Dayı, aslında Romain Gary’den başkası değil. Aslında Macoute Dayı’nın Romain Gary olduğu çok açık. Zaten Fransız edebiyat çevreleri de bunu kolayca fark etmişler ve Emile Ajar’ın Romain Gary’nin yeğeni olduğu iddiası bu romandan sonra ortaya atılmış.
Emile Ajar’ın sevgi ve nefreti içeren çatışmalı bir ilişki kurduğu Macoute Dayı’sı artık eskisi kadar takdir edilmeyen ünlü bir yazar. Eski bir savaş pilotu. Annesine duyduğu sevgi nedeniyle yardım ediyor Ajar’a. Danimarka’da gördüğü psikiyatrik tedavinin masraflarını üstlenen de o. Ama ne yaparsa yapsın Ajar’ın direncini kırmak mümkün değil. İlaçlarla sarsılmış gelgitli zihninde Ajar için baş çelişki dayısı. Romain Gary’nin iç çatışmalarını sergileyen Macoute Dayı-Emile Ajar diyalogları, arada bir su yüzüne çıkan Pavlowitch kişiliği ile birleştiğinde ortaya hem keyifli hem hüzünlü bir yazar portresi çıkarmış. Her bir kimliği diğer kimliklerinin aynası olmuş.
Romain Gary’nin trajedisi sadece bireysel yarılmalarla sınırlı kalmıyor. Çocukluğundan başlayarak dünyanın acılarını bizzat deneyimlemiş bir yazar ve kendisini dünyadan sorumlu sayan bir entelektüel olarak Romain Gary, Emile Ajar’ın bilincinden yansıtmış acılarını. Yazma eyleminin ardında gören, hisseden bir yazarın sorumluluk bilinci var; “İlk sanrılarımı gördüğümde on altı yaşındaydım. Birdenbire, uluyan gerçeklik dalgalarıyla çevrelenmiş, her yandan gerçekliğin saldırısına uğramış durumda görmüştüm kendimi. Çok gençtim, psikiyatriyle ilgili hiç bilgim yoktu; ekranımda Vietnam’da çekilmiş fotoğrafları, Afrika’da ölen şiş karınlı çocukları, üstüme atlayan asker cesetlerini gördükçe gerçekten delirdiğimi ve sanrılar gördüğümü sanıyordum.”
Sadece bu kadarla kalmıyor Ajar’ın gördükleri; Yahudi toplama kamplarında, Gulag’da, Şili’de, İran’da, Bengladeş’te insanın insana yaptıklarını da ekliyor sanrılar koleksiyonuna. Ve eğer insanlık denilen, normal kabul edilen buysa, normal bir insan olmaktan vaz geçiyor. Bazen Lübnan’da bir terörist, bazen kürtajcı bir doktor, arada bir pezevenk, Fransız polisi tarafından aranana bir kaçak, Kopenhagda bir psikiyatri hastası.... Emile Ajar’ın gizlenme, sahte hayat hikayelerinin arkasına saklanma nedeni başka bir dünyaya sığınma arayışı; “Tanınmak istemiyordum. Bilinmedik bir kır yerinin bilinmedik bir köşesinde bilinmedik bir kadınla bilinmedik bir hayat, bilinmedik bir aşk, daha da bilinmedik bir aile, çevremde yine bilinmedik insanlar ve belki bu insanların kurabileceği hiç bilinmedik bir dünyaydı istediğim”
Böyle bir dünyanın hayaliyle yazdığını söyler Ajar. Kendisine dayatılanı red etmekte, sahte olduğunu kabul ettiği Emile Ajar kimliğinin yazı yoluyla gerçeğe dönüştüğünü haykırmaktadır; “Birisi, bir kimlik, ömür boyu tuzak, yokluğun varlığı, bir sakatlık, bir parçalanma, bir hakimiyet kuruyor, bana dönüşüyordu. Emile Ajar. Kendimi canlandırmıştım. (...) Ben yapıtlarımın çocuğu ve onların babasıyım.Kendi oğlum ve kendi babamım ben! Kimseye bir şey borçlu değilim! Kendi yazarımım ben ve bununla gurur duyuyorum! Gerçeğim! Balon değilim! Sahte değilim; acı çeken, daha fazla acı çekip yapıtıma, dünyaya, insanlığa bir şeyler kazandırmak için yazan bir insanım!”
Ne var ki Ajar’ın kendinden ve ikiyüzlülüğünden utanmamak için tekesakalına, kuşkonmaza, dalgamotora, sugevezeliğine dönüşmeye çalışması boşuna. İnsan olmamaya çalıştıkça insanlaşacak, yani o da uzlaşacak, normalleşecek ve acılarından kurtulacaktır.
Aldığı edebiyat ödülü için belki de günah çıkartıyor Ajar. Ama önemi yok; esir düşülen bir dünyanın insan bilincine yaptığı baskıyı, yakıcı bir iç hesaplaşmayı, direniş zemini olarak yazma tutkusunu absürd bir hikâyeye dönüştürmeyi başarıyor. Dünyanın saçmalığını hüznüne eşlik eden ince bir mizahla işlemiş. Ele aldığı konuların evrenselliği ile üzerinden geçen yıllara rağmen hiç eskimemiş bir roman.

YALAN-ROMAN
Emile Ajar
Çeviren: Roza Hakmen
Agora Kitaplığı
2011, 192 sayfa
15 TL.