En büyük tutkusu hapishaneler ve tımarhanelerdi

En büyük tutkusu hapishaneler ve tımarhanelerdi
En büyük tutkusu hapishaneler ve tımarhanelerdi

Charles Dickens

İngiltere, 1812 doğumlu Charles Dickens'ın 200. yaşını kutlamaya hazırlanıyor. Claire Tomalin yeni çıkan biyografi kitabından bir özet hazırladı. İşte zamanının enerjik ve idealist bir yazarı olan Dickens'ın portresi

14 Ocak 1840, Londra. Marylebone Yolu’yla Paddington sokağı arasındaki geniş araziye yayılmış bir dizi binadan oluşan Marylebone Fakirhane’sinde bir soruşturma yürütülüyor. Mülk sahiplerini bu gibi durumlarda jüri olarak görevlerini yapmaya ikna etmekle yükümlü olan mübaşir Beadle, on iki kişiyi toplamış. Çoğu ticaretle uğraşan adamlar ama aralarından biri, diğerlerinden ayrılıyor. İyi giyimli zayıf bir genç, yakışıklı, ne uzun ne kısa, koyu renk kıvırcık saçları alnına dökülüyor. Regent Park’ın York Kapısı tarafında kalan büyük bahçeli havadar eve yeni taşınmış.
Dava, bir bebeğin öldürülüşüyle ilgili, bir hizmetçi kız, yeni doğan bebeğini öldürmekle suçlanıyor. Jüri üyelerinden biri hemen kıza yasaların öngördüğü en sert cezanın verilmesinden yana olduğunu söylüyor. Mahkeme için yerlerini almadan önce, jüri üyeleri bebeğin cesedini görmeleri için morga indiriliyor. Bebek, beyaz örtünün üstündeki bir kutunun içinde. Kızı iki aylık olan yeni jüri, serilen örtü yüzünden masanın yemek masasına benzediğini düşünüyor, sanki Kötü Yürekli Dev gelip bebeği yiyecek, ama bu düşüncesini diğer jürilerle paylaşmıyor. Aralarında morgun temiz olduğuna karar veriyorlar. Badanası iyi. Jüri başkanı “Tamam mı beyler?” diye soruyor ve mübaşire sesleniyor: “Dönüyoruz Bay Beadle.” Ve hep birlikte üst kata dönüyorlar. Adli tabip yakın zamana kadar Parlamento üyesi olan Thomas Wakley. Yeni Jüri ise Charles Dickens. 

Zavallı hizmetçi kız
Derken cinayetle suçlanan kadın geliyor. Güçten düşmüş, hasta ve ürkmüş bir görüntüsü var. Eliza Burgess 24 veya 25 yaşlarında. Anlattığına göre 2 Ocak Pazar günü çalışmaya hanımının evine gitmiş. Mutfakta çalışırken bebek eteklerinin altında dünyaya gelmiş ve ölüymüş. Sonra bir kutu bulmuş içine ölü bebeği koyup dolaba kaldırmış. Evin hanımı Mary Symmons kızın hasta ve zayıf görüntüsünden doğum yaptığını anlamış. Hizmetçi başlangıçta herşeyi inkar etmiş ama sonra bebeği göstermiş. Bayan Symmons da Eliza’nın ve bebeğin ölüsünün evinden alınıp Marylebone Fakirhanesi’ne götürülmesi için yetkilere haber vermiş.
Bayan Symmons, davayı kızın lehine döndürmeyi uman Dickens için hiç de ılımlı olmayan bir şahit. Adli tabipse suçlu olduğuna karar vermeleri için cesaretlendirmek istercesine jüriye bakıyor ve ağlayan kızı suçluyor. Bebeğin ölü doğup doğmadığı kesin değil. Doktora göre en çok bir iki kere nefes almış olabilir...
Jüri davayı tartışmaya başladığında Dickens öyle büyük bir hevesle kızı savunuyor ki sonunda kazanıyor. Karar: “Bebek ölü doğmuş.” Kız dizleri üstüne çöküp teşekkür ediyor, derken bayılıyor ve dışarı çıkarılıyor. Yine de hapiste kalacak ve zamanı geldiğinde mahkemeye çıkacak ama artık ölüm cezası riski yok. On iki kişi arasından en çok uğraşan kişi olan Dickens, eve dönüp hapishaneye yiyecek gönderilmesi için gerekli ayarlamaları yapıyor. Ayrıca mükemmel bir avukat tutuyor…
O gece uyku tutmuyor. Fakirhanedeki ölü bebek, hapishane fikri ve korkmuş cahil hizmetçi kızın görüntüsü onu huzursuz ediyor. Sabah yakın arkadaşı John Forster’a “zavallı bebek mi, zavallı annesi mi yoksa tabut veya diğer jüriler yüzünden mi bilmiyorum” diye yazıyor. Hapishanelerle ilgili çok şey biliyor, çünkü babasının borçları yüzünden hapse atıldığını görmüş. Ayrıca ölen bebekleri de biliyor –iki küçük kardeşini erken yaşta kaybetmiş. (Ama kendi üç çocuğu mutlu ve sağlıklı.)- Ve hizmetçileri biliyor, küçük bir çocukken evlerinde çalışan ve neredeyse ‘köle’ muamelesi gören kızı hatırlıyor. Hastalığı geçiyor ve akşam erkek kılığında sahneye çıkan Mary Anne Keeley’i izlemek için Adelphi Tiyatrosu’nda Forster’la buluşuyor.
Charles Dickens geçen altı yıl boyunca gazeteci ve romancı olarak çevresini saran dünyayı anlatmıştı. Onu eğlendiren pek çok şey vardı ama üzenler daha fazlaydı: Açlık, yoksulluk, cehalet ve Londra’yı saran sefalet. Sıradışı enerjisi ve yeteneği sayesinde yoksulluktan kurtulmayı başarmıştı. Ama ne o günleri unuttu ne de yoksullara sırtını döndü. Kitaplarında her zaman yoksulluğa dikkatleri çekti ve sadece Eliza Burgess örneğinde değil, hayatının geneline bakıldığında da zamanı ve parası konusunda cömertti.
Hizmetçi kızın davası Dickens’ın hayatından çok ufak bir örnek. Yine de bize onu iş başında görme, evinin karşısındaki fakirhaneye gidişini ve hayatı ya da karakteri hiçbir çekicilik taşımayan en alt tabakadan bir kıza, bir kurbana, (cehaletin, kim olduğu bilinmeyen bir zamparanın, sert bir işverenin ve saygın jüri üyelerinin önyargılarının kurbanı olan bir hizmetçiye) yardım etmeye karar verişini izleme şansı tanıyor. İnsanlığının zirvesinde, tartışmalarında kararlı, yardımlarında cömert; onu harekete geçiren tek şeyse kıza daha fazla acı çektirilmesinin yanlış olacağına inanması.
Bu tavırlarını daha da çarpıcı kılan o 1840 yılında kendisinin de zor durumda olması. Çok başarılıydı ama yorgunluktan bitip tükenmişti. Son dört yılı aylık tefrikalar halinde üç uzun romanı yazarak geçirmişti -onu yoksulluktan üne taşıyan bir kalem ustalığı ve hayal gücü sergilemişti-. Romanların tefrika halinde yayınlanması yayıncılıkta yeni bir akım başlatmış ve yapıtlar yeni bir okuyucu kitlesine ulaşmıştı, çünkü gazete ucuzdu ve elden ele dolaşabiliyor ya da biriktirilip elde tutulabiliyordu. İlk kez romanları biriktiren bir okuyucu türü ortaya çıktı. Karakterlerin adları gündelik hayata karıştı: Pickwick, Sam Weller, Fagin, Oliver, Squeers, Smike.
Dickens’ın espriden, haksızlık karşısında duyulan öfkeden doğan yoğun duygulara geçen sesi, bir arkadaşın sesi gibiydi. Hikâyeleri oyuna dönüştürülüp ülkenin dört bir yanında oynandı. Başarısı eşi benzeri görülmemiş bir başarıydı ama yazar bunun baskısını hissediyordu çünkü her şey aynı ritmi koruyabilmesine bağlıydı. Birikmiş parası yoktu yine de yeni bir tefrika roman yazmamaya kendi kendine söz vermişti. Haftalık dergilerden birinin editörlüğünü yaparak daha çok kazanabileceğine kanaat getirmişti.
Birçok hizmetkârı, bir atı ve 14 yaşında bir oğlanın sürdüğü bir arabası vardı, John Thompson adındaki oğlan sonraki 26 yıl boyunca yazara hizmet etmeyi sürdürecekti. O yıl “hanımım” veya “öteki yarım” dediği eşiyle kısa seyahatlere çıktı. 

İngiltere’de büyük değişim yılı
Bahsettiğimiz yolun yarısındaki bir Dickens. 1840’ın Şubat ayında 28 yaşındaydı ve önünde 30 yıl daha vardı. Çeyrek yüzyıldır barış içinde olan bir ülkede yaşıyordu. Biraz da IV. William’ın geçmesini sağladığı 1832 tarihli reform yasası sayesinde, dışarıda savaştan, içeride devrimden iz yoktu. Ama Londra sokaklarında yoksulluk almış başını gidiyordu, nüfus patlaması ve hastalıklar ülkenin en büyük sorunlarına dönüşmüştü ama malikânelerinde sefa süren zenginler bana mısın demiyordu.
Ama asıl değişim politikayla değil demiryollarıyla geldi. Euston ve Paddington istasyonları Londra’yı kuzeye çoktan bağlamıştı. Ocak’ta bütün ülkeyi kapsayan yeni posta sistemi kuruldu ve daha ilk yılında ülkede yazılan mektupların sayısı ikiye katlandı. Londra 10 Şubat’taki Kraliyet Düğünü’ne hazırlanıyordu, genç Kraliçe Victoria, Alman Prensi Saxe-Coburg-Gotha’lı Albert’la evlenecekti. Romancı kraliçeye aşıkmış gibi davrandı, Windsor’a gitti ve tutkusunu göstermek için kalenin önüne yatarak geçenleri şaşırttı.
Dickens hala genç bir adamdı. Dilbilgisi mükemmel değildi, giysileri abartılıydı –Thackeray, sardunyalar ve lüleler diyerek onunla dalga geçer- misafirperverliği sınır tanımıyordu ve öfkesi şiddetliydi. Arkadaşları (çoğu sanatçıydı, yazar ve oyuncular) onu severdi ve sevgileri karşılıklıydı. Biraz kafa dinleyip yazı yazabilmek için şehir dışına çıktığında birkaç gün geçmeden arkadaşları gelip ona katılırdı.
Birşeyleri kutlamak gerektiğinde parti verir, kağıt oynamayı sever ve dans ederdi. Sık sık soğuk algınlığına yakalanır ve hastalıklarıyla dalga geçmeyi denerdi: “Sefalet, Sefalet,” diye yakınırdı, “bütün gün ağladım, sürtünme yüzünden burnum bugün geçen Salı günü olduğundan bir santim daha kısa.” Kendine boş zaman yaratabilmek için çok hızlı çalışırdı. Sıkı bir hayat sürerdi. Güne soğuk duşla başlar, her gün yürüyüş yapar veya ata binerdi, çoğu zaman arkadaşlarından birini de davet ederek 12, 15, 20 millik keşiflere çıkardı. Gece 10’dan ertesi sabaha kadar çalışır veya 8:30’da kalkıp işinin başına otururdu. Ucunu kendi sivrilttiği tüy kalemle yazardı ve lacivert mürekkebi tercih ederdi. Ciddi bir öğretmenden Fransızca dersi alıyordu. Ayrıca edebiyat tutkunu yoksul bir marangoza yardım eli uzatmıştı, vakit buldukça adamın yazdıklarını okuyordu.
Etrafını düzenlemek konusunda takıntılıydı, kaldığı otel odalarının mobilyalarının yerlerini değiştirdiği bile olurdu. Bath’de bir otelden Catherine’e şöyle yazdı: “Elbette yatmadan önce odayı ve eşyalarımı düzenledim.” Ve Broadstairs’ten eski bir arkadaşına: “Bütün odalardaki mobilyalar aynı sıradışı karakter tarafından yeniden düzenlendi” –kendini kastediyordu-. Puro içer ve mektuplarında satın aldığı şaraplardan bahsederdi, ve konyaklardan, şerilerden, şampanyalardan; ender olarak sarhoş olsa da gece içkinin dozunu kaçırdığı için kendini iyi hissetmediğini itiraf ettiği sabahlar olurdu. Favori meyvesi böğürtlendi, kremasız servis edilmesini tercih ederdi, kutularda satılan hurmalardan hoşlanırdı. Garrick Club’a ve Athenaeum’a üyeydi ve Londra’nın bütün tiyatrolarını bilir, hepsine gider ve dilediği zaman loca ayarlanmasını sağlardı. Akşamlarını dışarıda yiyerek ve bir iki arkadaşıyla Londra’yı keşfe çıkarak değerlendirirdi. Bazen tek başına sokaklarda dolaşır, şehri gözlemler ve düşünürdü. Toplumun dışladığı insanlara ev sahipliği yapan hapishaneler ve tımarhaneler onun en büyük tutkularındandı. 

‘Cılız ve pasaklı bir kadın’
10 yıl sonra, 1850 Mayıs’ında artık her yaştan iki bin kişiye ev sahipliği yapan Marylebone Fakirhanesi’ne tekrar gitti ve mekânın canlı bir tasvirini yaptı: Koğuşlarda bir arada tutulan insanların kokusu, huzursuzluk, kimsenin karnını doyurmaya yetmeyecek yemekler, ölümü bekleyen yaşlıların uyuşmuşluğu. Ama tüm bunları affettiren bir şey vardı: Çocuklara iyi bakılıyordu. Üst katlardaki ışık alan, geniş havadar odalarda tutuluyorlardı, Dickens patates yiyişlerini izlediği çocuklardan çok etkilendi, sokakta bulunan bir çocuğa bakıcılık eden “cılız ve pasaklı bir kadın” hüngür hüngür ağlıyordu çünkü çocuk ölmüştü. Dickens yine elinden geleni yaptı: Bir kere daha zavallı bir kadın ve ölü bir çocuk ona seslenmişti.
Dünyayı bütün canlılığıyla gördü ve gördüklerine kahkahalarla, korkuyla, öfkeyle karşılık verdi –ve bazen hıçkırıklarla-. Deneyimlerini ve tepkilerini yoğurup romanlarında kullandı ve yaratıcı enerjiyle öylesine yüklüydü ki 19. Yüzyılın İngiltere’sini anlattığı gerçeklerle, kahkahalarıyla, korkusuyla ve öfkesiyle sarsmayı başardı. Onu en düşmanca eleştiren kişiler bile Londra’yı “gelecek nesillere hitap eden özel bir muhabir” gibi tasvir ettiğini kabul etmek zorunda kalacaktı.
Yazarlık kariyerinin erken dönemlerinde kendini yarı şaka yarı ciddi “taklit edilemez” olarak tarif etmeye başlamıştı. Çağdaşları arasında onu geçebilecek bir yazar görmüyordu ve ne ailesinin ne arkadaşlarının enerjisi ve hırsı onunkine denkti. İnsanları güldürebiliyor ve ağlatabiliyor, yeri geldiğinde öfkelendirebiliyordu, hedefi dünyayı daha iyi bir yer yapmak, insanları biraz olsun eğlendirebilmekti.
Ve nereye gitse, dikkatli bir kız tarafından sonradan şöyle tarif edilecek bir enerjiyi de beraberinde götürüyordu: “Varlığını hemen hissettiren, gizemli bir tür parıltı… O, içeri girdiğinde herkesin keyfinin nasıl yerine geldiğini hatırlıyorum.”
(The Guardian’dan Z. Heyzen Ateş tarafından kısaltılarak çevrilmiştir)

Başlıca Dickens kitapları 
* Oliver Twist 
* Bay Pikvik’in Serüvenleri 
* Nicholas Nickleby 
* Antikacı Dükkânı 
* David Copperfield 
* Zor Zamanlar 
* İki Şehrin Hikâyesi 
* Büyük Umutlar 
* Perili Ev 
* Edwin Drood’un Gizemi 
* Martin Chuzzlewit 
* Noel Şarkısı