Entelektüelin yükselişi ve çöküşü

Entelektüelin yükselişi ve çöküşü
Entelektüelin yükselişi ve çöküşü
'Samuraylar', 68 dönemi solcu entelektüellerinin önce hareketli sonra teslimiyetçi ama her daim duygusal hayatlarının sergilendiği bir roman. Otobiyografik metinlerde sık rastlanmayacak bir tarzla, bir dilbilimci, metin çözümleyicisi olarak Julia Kristeva yoğun bir dille anlatmış hikâyesini
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Samuraylar, daha çok psikanaliz, göstergebilim, dilbilim, cinsiyet araştırmaları ve edebiyat üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanıdığımız Julia Kristeva’nın ilk romanı. 1941 yılında Bulgaristan’da doğan, Sofya Üniversitesi’nde dilbilim okuyan Kristeva, 1965 yılında Fransız Hükümeti’nin bursuyla Paris’e gitmiş. 68 arifesinin hareketli, sıcak günleri... Marksizmle bağını sürdüren Kristeva, Paris’in saygın radikal dergisi Tel Quel topluluğuna katılmış. Aralarında Roland Barthes, Michel Foucault, Jacques Derrida gibi önemli düşünürlerin bulunduğu derginin editörü Philippe Sollers’le evlilikle sonuçlanacak tutkulu bir ilişki yaşayan Kristeva, 68 Mayıs’ında eylemlere katılmış. Bir yandan akademik kariyerini de sürdüren yazar halen Paris VII Üniversitesi’nde profesörlük görevini sürdürüyor.
Samuraylar’da, Olga karakteri üzerinden işte bu hayat hikâyesinden yirmi yıllık bir kesit okuyacaksınız. Kitap, 68 dönemi solcu entelektüellerinin önce hareketli sonra teslimiyetçi ama her daim duygusal hayatlarının sergilendiği bir roman. Otobiyografik metinlerde sık rastlanmayacak bir tarzla, bir dilbilimci, metin çözümleyicisi olarak Kristeva yoğun bir dille anlatmış hikâyesini.
Merkezine kendisinden yola çıkarak kurgulanmış bir karakter (Olga) koyduğu halde, olup bitenleri başka bir karakterin bakış açısından izliyoruz. Kazandığı bursla Doğu blokuna dahil ülkesinden Paris’e edebiyat dalında çalışma yapmak için gelen gencecik, sevimli ve cana yakın bir kızdır Olga. Paris’i ve dünyayı tanımaya, yeni düşüncelere yeni hayat tarzlarına açılmaya heveslidir. Çalıştığı alan sayesinde tanıştığı edebiyat dergisi çevresindeki insanlarsa dünyayı değiştirmenin heyecanı içersindeler. Derginin (Tel Quel’in) ve hareketin lideri Herve Sinteuil (Philippe Sollers) karizmatik kişiliği ve tutkulu karakteriyle kısa zamanda Olga’nın kalbini kazanacak ve aralarında inişli çıkışlı bir aşk başlayacaktır. Yeni bir kültürel iklime girilen, kadın haklarının cinsel özgürlüklerin savunulduğu bu yıllarda diğerlerinin ilişkileri de benzer iniş çıkışlarla sürüyor aslında; belki de bu yeni yaşam tarzlarına henüz hazır olmadıklarından her biri duygusal anlamda kâh haz dolu ve çoşkulu kâh kırık dökük günler yaşıyorlar. Diğerleri deyip geçmeyelim; Fransız kültür hayatına aşina olanlar romandaki kurgusal kişi ve karakterlerin Barthes, Derrida, Foucault, son yıllarındaki Althusser gibi gerçek şahsiyetlerin yansıması olduklarını kolaylıkla fark edebilirler...
Fransa’nın hatta Avrupa’nın düşünce hayatına tesir etmiş bunca önemli şahsiyeti barındıran bir hikâye doğallıkla düşüncenin, sanat ve edebiyat sohbetlerinin, toplumsal hareketlenmenin etkisiyle siyasetin öne çıktığı diyaloglarla ilerliyor. Yeni bir dünya, düzen ve kültür talebiyle isyan eden kitlelerle roman kahramanı entelektüellerin organik ilişkisi hepsini önce sokağa, eylemcilerin arasına dökecektir. Aradıkları özgürlüktür...
Eski kıtada bulamadıkları özgürlük ve mutluluğu bir süre Çin’de arayacaklar ne var ki bu sahte mutluluk rüyasından uyandıklarında dönüp dolaşıp kapağı atacakları yer yine Paris’in güvenli ve konforlu mekanları olacaktır. Hareket dağılmış, herkes kendi dünyasına çekilmiş, idealizmin yerini pargmatizm kaplamış, bir zamanın o ateşli entelektüellerinden geriye meslek erbabı akademisyenler kalmıştır. Bu durum anlatıcının günlüklerine şu cümlelerle yansıyacaktır; “arkadaşlarda kesinlikle heyecan kalmamış olduğundan sadece gerçek ve tercihan mesleki tutkuları olanlar ayakta kalabiliyorlardı: matematiğin, dilbilimin, biyolojinin âşıkları; liste sonsuza kadar uzayabilirdi ve kalın kafalıları da alabilirdi içine. Ya da her şeye rağmen insan kendisinde bir inanç bulmalıydı, yakınlarımızın hatta kimi zaman dünkü düşmanlarımızın inancı... o kadar önemli değildir bu, bir an önce bir inanç gerekiyordu. Hervé bile, özellikle Hervé, Mao’nun yerini Kutsal Kitap’la doldurmuştu ve Aleph Maintenant’ın materyalist okuyucusunu keşiş Duns Scot’un bireysel özgürlüğün en büyük savunucusu olduğuna inandırıyordu.”

Mandarinlerden samuraylara
Herve’yi medyatik bir düşünüre, Olga’yı -bir arkadaşının ifadesiyle- gerçek bir burjuva kadını, pardon, hatta ‘soylusu’na dönüştüren 80’li yıllar, artık her birinin kendi başına kaldığı kendi mutluluğunu aradığı, geçmişin bir mahcup bir suç ortaklığı gibi hatırlandığı yeni bir dönemin başlangıcıdır; “yaşam gitgide daha sık biçimde televizyona benzemeye başlıyor: bilimsel buluşlar ve kazalar (yani ölüm) dışında olay olmuyor artık. Siyaset yönetim sıkıntısı yolunda gidiyor ve ancak savaş, suikast, ayaklanma, rehin alma durumlarında ön plana çıkıyor. Ya da özgürlükler, demokratikleşmeler, telafi durumları -savaşlar, suikastler, ayaklanmalar rehin almalar sırasında. Gerisi uzmanlar için ve halk siyasetle sigortayla ilgilendiği kadar ilgileniyor... kimi zaman ciddi olarak kimi zaman hiç ciddi olmadan.”
Entelektüelin toplumsal muhalefetle ve kitlelerle ilişkisinin kesildiği anda düştüğü bu duruma 80’lerden, hele ki 90’lardan sonra biz de yabancı değiliz. Kristeva, hayat hikâyesini biraz da günah çıkartıyormuşçasına anlatırken başlangıç ve son arasındaki uçurumu çok iyi yakalamış. Aslında romanına Samuraylar ismini vermesi de boşuna değil. “Samurayın yolunun ölüm olduğunu anladım” diyen bir Samuray’ın hayatıyla hikâyesini anlattığı -düşünce ve duyguların sınırlarında yaşanan maceralarıyla- bu entelektüeller arasında bir ilişki kuran Kristeva, düşülen durumu da şöyle özetliyor; “sonuç olarak (en azından Olga’nın çıkardığı sonuç) içimizde, bizi harekete geçiren ama koşullar bizi engelleyince, bize karşı dönen ve bizi güçsüz, kırılgan, dekadan duruma dü∫üren meçhul bir enerji var. Dolayısıyla eylem içinde olanlar bütünüyle bu yola girmek zorundadırlar, ya∫amlarının yararına hesaplar yapmamalıdırlar, ya∫amlarını ölüme varıncaya kadar harcamalıdırlar.”
Kristeva’nın 1992 yılında yazdığı Samuraylar, Simone de Beauvoir’ın 1954 yılında yayımlanan Mandarinler romanıyla karşılaştırılıyor. Gerçekten bir benzerlik var. Simone de Beauvoir da romanında eski Çin’de okumuş yazmış kesim için kullanılan ‘mandarin’ sözcüğüne gönderme yaparak Fransa ve dünya solunun soğuk savaş yıllarındaki ilişkilerini anlatmış ve karakter olarak Camus, Algren, Sartre ve daha birçok gerçek şahsiyeti kullanmıştı. Mandarinler, roman niteliği tartışmalı bir dönem anlatısıydı ve özel hayatlarının ortaray döküldüğü gerekçesiyle sözünü ettiğim şahsiyetlerin kimisinin tepkisini de çekmişti. Samuraylar’da yer alan insanların tepkisi hakkında herhangi bir malumatım olmamakla birlikte, roman etiği açısından bu tarz anlatılara yakınlık duymadığımı söyleyebilirim. Ancak Kristeva’ya ve romanına karşı hakkaniyetli olmak için anlatısının otobiyografik niteliğini dili ve kurgusuyla gizleyebildiğini de eklemek gerekiyor. 68’den 89’a kadar uzanan bir zana aralığında roman kişileri kadar düşüncelerinin de macarasını hikâye ederken kullandığı dil kimi zaman çok yoğun kimi zaman lirik ama her zaman çok akıcı. Erotik sahnelerden psikanaliz seanslarına, edebiyat kuramlarından siyasete kadar geniş bir alanda rahatlıkla dolaşmakla kalmıyor, bütün anlattıklarını roman kişilerinin iç ve dış davranışlarını ortaya koymak için çok iyi kullanıyor. Böylelikle gerçek şahsiyetleri kurmacanın karakterlerine çevirmesini bilmiş. Geçip giden zaman içinde siyasi mücadeleleri, akademik ilgileri, arzuları, aşkları, cinsellikleri, kıskançlıkları, delirmeye kadar varan depresyonları ve hayatın kenarından merkezine doğru yürüyüşleri ile izlediğimiz roman kişileri magazinel duyguları gıdıklamıyor ama sergilenen hayatlar entelektüellerin yakın tarihi hakkında bir fikir verebiliyor.
Samuraylar, okuyucudan katılım bekleyen, belki de bilinçli bir tercihle entelektüel bir okuyucu tipine seslenen bir roman.

SAMURAYLAR
Julia Kristeva
Çeviren: İsmail Yerguz
Sel Yayıncılık
2010
365 sayfa, 23 TL.