scorecardresearch.com

Eşyaların çeşit çeşit anlamı

Eşyaların çeşit çeşit anlamı
Masumiyet Müzesi'nin kataloğu, yepyeni bir Orhan Pamuk kitabı. Pamuk eşyalar ve resimler üzerinden şehir hayatının tuhaf ya da tatlı ayrıntılarına dikkat çekiyor

Orhan Pamuk, bir kez daha yıllarca uğraşıp İstanbul ’a ve kendi anılarına adanmış bir kitap yazdı. Bu aslında, son romanıyla birlikte tasarladığı ve geçen hafta Çukurcuma’da açtığı ‘Masumiyet Müzesi’nin kataloğu.
Giriş bölümünde müzeyi nasıl kurduğunu anlatan Pamuk, daha sonra müzedeki her vitrinle ilgili ayrıntılara ve onların yaptığı çağrışımları kaleme alıyor.
Pamuk, İstanbul’da yaşayanların hayatına giren eşyalara, fotoğraflara, kâğıtlara, biblolara, ev ve mutfak eşyalarına bambaşka gözlerle bakarken, şehir hayatının ve kültürünün üzerinde pek durulmayan ayrıntılarına dikkat çekiyor.
Müzenin yer aldığı mahallenin son elli yıllık değişiminin de izlenebildiği, keskin gözlemlerle dolu yazılarında yazar, şeylerin hayatlarımızdaki önemini, unutulup giden küçük ayrıntıların hatırlattığı dünyaları derinlemesine ele alıyor.
İşte Orhan Pamuk’un ‘Şeylerin Masumiyeti’nden ‘cımbız’ladıklarımız...

Füsun’un evi: Müzenin yeri
İleride müzede sergileyeceğim eşyaları satın aldıkça, hayalimdeki hikâye de ilerlerdi. Bazan da bir tanıdığın evinden, mesela annemin kullanmadığı kapkacağı, porselenleri, şekerlikleri, bibloları sakladığı eski dolapların içinde bir fincan bulur, bir gün bir müzeye koyacağımı söylemeden alırdım. Müzenin ve romanın eşya dünyasını oluşturmak için 1990’ların ortasından başlayarak topladığım bu eşyaların bazılarını hikâyeyi ve konuyu oraya getiremediğim için ya da atmosfere uymadıkları için müzeye koyamadım.
Topladığım eşyaları ne yapacağımı soranlara ilk başlarda bir cevap veremezdim. “Bir müze yapacağım, kataloğu da roman olacak!” fazla iddialı bir cevaptı. Bu cevap yerine romanda anlattığım, Batı dışındaki kırık kalpli koleksiyoncular gibi ben de utangaç bir cevap verir, bu fincanı nedense çok sevdiğimi söylerdim. Ama sevdiğim bu eşya ile ne yapacağımı bilmiyor gibi davranırdım. Bu tuhaflık zararsız bir şeydi.
Bir anlamda bu eşyaları gerçekten ne yapacağımı bilmiyordum da. Evet bir müze ve roman hayallerini ısrarlı, hatta takıntılı bir şekilde kuruyordum ama bu hayallerin tuhaflığı, değişikliği ve gerçekleştirilmesinin zorluğu beni de korkutuyordu. Aileme, arkadaşlarıma hayallerimi açarsam, tıpkı romancı olmaya karar verdiğim gençlik yıllarında olduğu gibi, iyi niyetlerle beni caydırmaya çalışacaklarını, kafamda bir vidanın gevşediğini düşüneceklerini, boşuna kendimi yormamamı, Türkiye ’de kimsenin müzeye gitmeyeceğini (1990’lardaydık) ve zaten telif gelirinden başka fazla param olmadığını söyleyeceklerini biliyordum. Belki de hepsinde haklıydılar, ama ben gene de romanımı ve müzeyi düşünmeye, coşkuyla ve kimseyle paylaşmadan eşyalar satın alıp onları evimde ve yazıhanemde biriktirmeye devam ediyordum.

Mahalle: Çukurcuma
Binayı satın almam, müze ve romana olan inancımı kendi gözümde de kanıtladı. Ev aslında koleksiyonumun en büyük, en pahalı, en gözüken parçasıydı. Bu coşkuyla, Kar’ı yazdığım günlerde, civardaki eskicilerden pek çok eski, paslı mutfak eşyası, ceviz kıracakları, emaye tencereler, oyuncaklar aldığımı hatırlıyorum. 1894’teki İstanbul depreminden üç yıl sonra, 1897’de yapılmış bu küçük binanın eskiliği, harap hali, sıvaları döküldüğü için gözüken paslanmış demirleri içimdeki bir özleme denk düşüyordu. Tozlu, soğuk ve karanlık binaya her girişimde burada canlı, renkli –turuncu sarı– bir hayat düşlüyordum. Boş binadan on beş dakika uzaklıktaki yazıhaneme yürüyerek dönerken, yokuşun üst kısmındaki eskici dükkânlarından eski bir kaşık, eğri büğrü bir şişe açacağı ya da paslı bir anahtar alırdım. Bu eşyaların eskiliğinden hoşlanıyordum, ama onları “yeni” bir çerçeveyle, havayla muhafaza etmek istiyordum. Eski şeyleri muhafaza etme isteği ile, şehir sokaklarını, İstanbul manzaralarını resmetme dürtüsü arasında bir duygu benzerliği olduğunu Çukurcuma sokaklarında yürürken anlardım. Füsun’un 1975 ile 1984 arasında ailesiyle yaşayacağı Çukurcuma Mahallesi’ne ben ta 1968’de on dakika uzaklıktaki Cihangir’de yaşarken gelir, resim atölyemde on altı yaşındayken yaptığım Pissaro ve izlenimciler etkili yağlı boya sokak manzaraları için fotoğraflar çekerdim.

Eşyaları beklemek
Müzemin mantığı yalnızca gelecekte yazılacak yeni romanlara değil, yazılıp yayımlanmış eski romanlara da uygulanabilirdi. Birisi bir Anna Karenina müzesi yapsa ve romanda anlatılan eşyaları, elbiseleri, resimleri ve manzaraları bir yol bulup sergilese, oraya koşa koşa giderdim! Üstelik resim sanatının gelişmediği İslam ülkelerinde ya da resim galerilerinin çok fazla bilinmediği bütün Asya’da müzeler resimler üzerinden değil, herkesin kullandığı ve tanıdığı eşyalar aracılığıyla hikâyelerini anlatırlarsa, temsil etmek istedikleri kalabalıkların insanlığına daha çok yaklaşırlar diye de düşünüyordum. Ama müzelerin görevi kalabalıkları temsil mi etmekti, yoksa Füsun gibi, Kemal gibi, tek tek bireylerin insanlığını ortaya dökmek mi?
İyimserlik zamanlarımda bütün bunları heyecanla düşünürken, bir gün Masumiyet Müzesi’ni bitirip gerçekten açmayı başarabilirsem, o gün bir de müzeler için bir manifesto yazmam gerekeceğini hayal ederdim. Mütevazı manifestoda hiçbir zaman bütünüyle cevaplamak istemediğim “Bu müzeyi neden yaptınız?” sorusuna değil; yeni müzeler nasıl yapılmalı sorusuna kendi deneyimimden yola çıkarak cevap vermek isterim.


Ara’nın arşivi
“Sen benim resimlerimi çocukluğunun İstanbulu’nu hatırlattığı için seviyorsun,” der bazan bana Ara Güler tuhaf bir alınganlıkla. “Hayır,” derim ben de bu büyük fotoğrafçıya. “Ben sizin fotoğraflarınızı güzel oldukları için seviyorum.”
Ama güzellik ile hatıra birbirlerinden ayrı mıdır? Güzel olan şey, biraz da aşina olduğumuz ve hatıralarımıza benzediği için öyle değil midir? 16. yüzyılda hem bugünkü İran’da hem de İstanbul’da resmetmiş nakkaşlardan Velican, “Güzellik, aklın kendiliğinden bildiği şeyi, gözün dünyada yeniden keşfetmesidir,” demişti. Bir şehirde benim gibi elli yıl –bazan on beş-yirmi yıl hiç dışına çıkmadan– yaşayanlar için aklın kendiliğinden bildiği şehir güzelliği iki türlüdür: 1. Şehirde yaşadığımız duygularla ilişkilendirdiğimiz güzel manzaralar. Aslında içinden hiç çıkmadığımız bir şehrin sokakları, bir süre sonra duygusal hayatımızın bir çeşit dizini olur. Bir sokak işten atılma acısını hatırlatır; bir başka sokaktan bir köprünün görünüşü ise, bir aşk mutluluğunu... 2. Aklın derinden bildiği ama eşyalar, fotoğraflar, kokular olmasa, bir daha hiç hatırlayamayacağı yaşanmış şeyler. Ara Güler’in yedi yüz bin fotoğraflık arşivinde, İstanbul fotoğrafları arasında çalışırken, unuttuğum ve bana güzel gelen derin şeyi, tıpkı kayıp bir annenin yüzünü arar gibi ararım ve sürekli kendime bana güzel gözükenin acaba başkasına da öyle gözüküp gözükmeyeceğini sorarım. Karar vermek zor, fotoğraflara bakıp altmış yıldır yaşadığım şehrin ayrıntılarını, kapı tokmaklarını, eski otobüs duraklarını, sisli köprülerden geçen satıcıları, ağaçların gölgelerini ve insanların yüzlerini, duvarları seyretmek baş döndürücüdür. Yalnızca kendi seçtiği en güzel, efsanevi fotoğraflara bakmamı ve “ötekilerle” ilgilenmememi isteyen Ara Güler, bir süre sonra beni bu sınırsız arşivde hoşgörüyle yalnız bırakır. Saatler sonra, baktığım fotoğraflardan sarhoş olarak Ara ile yeniden buluştuğumuzda, ona 1950-2000 arası İstanbul’un bir çeşit görsel hafızası olan bu büyük, inanılmaz arşivin geleceği için ne düşündüğünü sorarım hep.
“Enayi,” der o da bana. “Bir gün yeni bir askerî darbe yapacaklar, bir kâğıt yazacaklar ve bütün vakıflarla birlikte, senin müzene de el koyacaklar.”


http://www.radikal.com.tr/108699510869950

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.