Etgar Keret'den edebiyat ve hayat dersleri

Etgar Keret'den edebiyat ve hayat dersleri
Etgar Keret'den edebiyat ve hayat dersleri

Etgar Keret

Etgar Keret: 'Herkes cesur insanların barışından bahsediyor. Cesur insanlar barış istemez. Cesursanız savaşırsınız. Ben, korkakların barışından yanayım. Kusurlu insanların barışı. İhtiyacımız olan bu'
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Etgar Keret, bugün ‘Filistin-İsrail sorunu, Ortadoğu ’da şiddet, yerleşimciler ve Camp David barış süreci’ gibi anahtar sözcükler kullanıldığında akla ilk gelen yazarlardan biri. Ben, bunun onun şansı değil, şanssızlığı olduğunu düşünenlerdenim. ‘Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü’ ve ‘Gazze Blues’ gibi kitaplarının yanında Wristcutters ve Jellyfish filmlerinin de senaristi olarak tanıdığımız Keret’in yazıları New York Times’tan Guardian’a saygın gazetelerde yayımlanıyor ve ABD’deki edebiyat çevreleri Keret’i baştacı ediyor. Ama bunda onun İsrail’in barış yanlısı edebiyatçı sesi olarak sahip olduğu ünün etkisi, belki öykülerinin içeriğine bile ağır asıyor. Kafamda bu sorularla Keret’le tanışmaya gittim. Gerçekte Taksim’deki intihar saldırısının yapıldığı gün buluşacaktık ancak o pazar günü yaşanan olayla planlarımız değişti.
“Böyle bir durumu ilk defa yaşamıyorum” diyor Keret, “11 Eylül 2001’de de ABD’deydim. Terörizmin beni asla şaşırtmayan bir yanı var. Hayattaki normal şeyler beni şaşırtıyor.” Keret’ın ebeveynleri Holocaust’u yaşayıp hayatta kalmışlar ve ona “uygarlığın işlevini sürdürdüğü günlere minnettar olmayı” öğretmişler. “Yaralanan insanlar için üzüldüm. Ama böyle bir olayın yaşanmasına doğrusu şaşırmadım” diyor.
Keret’in yaşadığı şehir Tel Aviv’de uzun süre gündelik hayatın bir parçası olan intihar saldırılarının dünyayı da esir aldığından bahsettiğimizde, “Tarihin içinde bulunduğu istikamet, bize gelecekte daha az savaş ve daha çok terörist saldırı olacağını gösteriyor” diyor. “Uluslararası anlaşmazlıklar bitecek, çünkü uluslar çağı sona eriyor. Dinler ve aşırı ideolojiler çağında yaşıyoruz.” 

‘Mesafeli bir tipim’
1967’de İsrail’de doğan Keret’in ilk kitabı 1992 yılında yayımlanmıştı ve onun ilkgençliğinde kaleme aldığı öykülerinden oluşuyordu. Keret, “Yazmaya askerdeyken başladım” diyor. “Daha önce hiçbir şey yazmamıştım. Üç kardeşin en küçüğüyüm. Kız kardeşim asker olarak görev yaptığı ilk Lübnan savaşında birliğinin yarısını kaybetti, evlenmek üzere olduğu adam da askerlerinden biriydi ve öldü. Onun ölümünden sonra varoluşuna dair sorular sormaya başladı. Ağabeyim bir bilgisayar dehasıydı, o da Lübnan savaşında görev aldı. Bir Suriye uçağını düşürmeyi başardı. İki pilotun ölümüne neden oldu. Bundan sonra da radikal solcu bir eylemci oldu. Bense akademik bir tiptim, mühendislik okudum. Askerde yazmaya başladım ve yazar oldum.” Keret, hiçbir sürtüşmenin olmadığı bir hayatta insanın kendisini keşfetmesinin çok zor olduğunu söylüyor.
1990‘lar boyunca kaleme aldığı öyküleri kitaplaştıran Keret, “Yazarlık benim için neredeyse itiraf gibi bir şey” diyor. “Askerdeyken, ‘Ben bir askerim ve bir asker gibi davranıyorum ama kafamdan bütünüyle kişisel şeyler geçiyor’ diye düşünürdüm. Gerçekte kim olduğumu anlamanın yolu, yazmaktan geçiyordu.” Borular isimli öyküsünü 19 yaşında yazdıktan sonra Keret, kişiliğinin farklı yönlerini fark etmiş. “Çok mesafeli bir tipim” diyor, “hani kavga ederken aniden ağlamaya başlayan ve ona ‘Niye ağlıyorsun?’ diye sorduğunuzda ‘Ben mi ağlıyorum?’ diye cevap veren tiplerden biriyim.” 

‘Histerik bir gerçekçilik’
Keret, temsilcileri arasında Saul Bellow, Philip Roth gibi yazarların olduğu Amerikan-Musevi edebiyatından çok Rus-Musevi edebiyat geleneğine, özellikle de Stalin döneminin büyük romancısı Bulgakov’a yakın bir edebi dünya kuruyor. Ona bu gözlemimi aktardığımda, “Beni en çok etkileyen yazar Kafka olmuştur,” diyor. “Kafka’dan sonra gelen Isaak Babel, Gogol ve Bulgakov benim büyük ilham kaynaklarım.” Keret modern yazarlar arasından John Cheever, şu anda arkadaşı olan ve kendini etkileyenler arasından ise Jonathan Safran Foer’ın ismini anıyor.
Ancak bu yazarların takipçisi olan (ve Keret’in de aralarında olduğu) yeni bir yazar nesli, James Wood gibi eleştirmenler tarafından ‘histerik bir gerçekçilik’le kitaplar yazmakla, yani her şeyi abartıp absürdleştirmekle, Çehov, Tolstoy gibi yazarların incelikli gerçekçiliklerinden uzaklaşmakla eleştiriliyor. Ölülerin ve fantastik durumların hakim olduğu öyküler yazan Keret, “Bence iki tür edebiyat var; biri ontolojik, diğeri epistemolojik edebiyat” diyerek bu eleştirilere cevap veriyor. “İlki dünyanın nasıl yapılandırıldığı hakkında, diğeri ise bizim dünyayı nasıl algıladığımız hakkında. Ben ontolojik romanlar yazamıyorum çünkü algılarıma güvenemiyorum. İnsanı bir molekül olarak değil bir ilişki olarak görüyorum, onu tek başına kafamda canlandıramıyorum.” Keret, gerçekçi edebiyatın nesnellik taleplerinin imkansız ve fazla abartılı olduğunu anlatıyor. “Bir odada yirmi kişi olduğunu ve bir olay yaşandığını düşünelim. Herkesin üzerinde uzlaştığı yorum, gerçekçi olandır. Ancak bu yorum, gerçekte bu yirmi kişi arasından birinin bakış açısını dahi yansıtmaz.” Keret’in kahramanları ise, bir kızla tanıştıktan sonra uçtuğunu hissederse gerçekten de uçuyor. “Gerçekçi edebiyat kız arkadaşınızın ailesiyle yemek yemek gibidir” diyor. “Orada çok iyi biri gibi görünmek istersiniz. Ama eve dönüp odanıza çekilince marijuana içip halının üzerinde seks yaparsınız.” Keret bu tür ‘saygı değer, güvenilir’ bir yazar rolü oynamak istememiş çünkü edebiyatı ‘duygusal, entelektüel bir laboratuvar’ olarak görüyor ve burada rol yapmak istemiyor. 

‘Bu muhabetten sıkıldım’
ABD’de çok sevilen bir yazar olmasına (ve sık sık Amerikan dergilerine öykü ve makaleler yazmasına) karşın Keret ‘New Yorker tarzı’ edebiyat dediği şeyden rahatsızlık duyduğunu anlatıyor. “Ben bu yüksek edebiyat, incelikli ve mükemmel edebiyat muhabbetinden sıkıldım. Kötü edebiyatı daha ilginç buluyorum. Biçim ve zanaati edebiyatın özünde görmek benim için (Pop Star’ın Amerikan şubesi olan) American Idol gibi yarışmalardaki şarkıcıları sevmek gibi bir şey. Onlar çok yetenekli ve kendilerini eğitmiş sesler. Ama sonra Bob Dylan’ın şarkı söylemesini dinliyorsunuz. Onlardan biri bu şarkıyı söylese, hatta ben söylesem Dylan’dan daha iyi söyleriz. Ancak o söylediğinde şarkıyı düşünüyor, yarışmacılar söylediğinde ise iyi şarkı söylemeyi düşünüyorlar.” Keret mükemmel metaforlar ve retorikle öykü yazmaktansa kekeme, anlatımı sorunlu öyküleri tercih ettiğini anlatıyor.
Geçen ay yayımlanan ‘Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü’ndeki öyküler de tam da bu tercihi yansıtıyor. Avi Pardo’nun çevirdiği kitaba adını veren ilk öykü, sürdüğü otobüse geç gelen yolculara kapıyı açmayan bir şoför hakkında. Bir takıntı olarak sunulan bu aşırı kuralcı davranış, bir aşçı yamağının otobüse yetişme öyküsüyle içiçe girdiğinde ben ve öteki arasındaki sembolik ilişkiyi temsil etmeye başlıyor. Emniyet Mandalı Açık başlıklı öyküde anlatılan İsrail Özel Timi’nde görevli askerle onu öfkelendirmek için elinden geleni yapan Filistinli’nin ilişkisi de, muktedirle mağdurun kırılgan temasını dil düzeyinde ele alıyor. Öfkelenmemek için elinden geleni yapan İsrailli askerin içinde, kendisine sürekli küfreden direnişçinin söylemi gizli; ufak bir haraketle taraflar yer değiştiriyor. Soykırımı Anma Günü’nde bir Yahudi Müzesi’nde geçen Ayakkabılar’da Alman malı olduğu için yeni aldığı Adidas ayakkabılarla etik sorunlar yaşayan bir çocuğun öyküsü var. “‘Nasıl, rahat mı?’ diye sordu annem. ‘Hem de nasıl,’ diye yanıtlı ağabeyim benim adıma, ‘adi İsrail malı değil ki bunlar. Muhteşem Cruyff’un giydiği ayakkabılar.’” Keret’in “hayatta yazdığım ilk şey” dediği Borular ile Wristcutters adıyla filme çekilen Kneller’in Mutlu Kampı, kitabın sonunda yanyana duruyor ve bir yazarın yaratıcı gelişimini sergiliyor. 

‘Öyküyü anlatın, saklamayın’
Borular kısacık bir metin; Kneller’in Mutlu Kampı da, kısa bir roman olacak kadar bile uzun değil. “Uzun yazmayı başaramıyorum,” diyor Keret; üzerinde çalıştığı yeni kitapta da ‘uzun’ öyküler yazamadığını şikayet eden bir tonla anlatıyor. Peki yeni bir kitap veya öykünün ilhamını nereden buluyor? “İsrailli bir yazarla tanışmıştım. Aklına gelen bütün iyi edebi fikirleri bir kâğıda yazıp kutuya koyduğunu anlatmıştı. Bunu anlatırken o kadar rahatsız oldum ki, izin isteyip tuvalete koştum ve uzun uzun kustum. Bu benim için yazarlık değil. Güzel bir öykünüz varsa oturup yazarsınız, bir kenarda saklayıp beklemezsiniz. Anlatacak bir öykünüz yoksa da gidin bir alışveriş merkezi filan açın.”
Keret’in yazarlığın ‘zanaat’ kısmı yerine ‘hayatiyet’ini öne çıkaran yaklaşımı, yaratıcı yazarlık programlarıyla edebiyatın ‘öğretildiği’ bir çağda mutluluk verici. Gerçi Keret’in kendisi de bu tür programlardan birinde ABD’de ders vermiş. Kalemi (veya klavyeyi) elimize alıp yazmaya başladığımızdaki halimizi, televizyon kameraları karşısında konuşan futbolculara benzetiyor. “Sahada tutkuyla oynayan ve her biri değişik karakterdeki oyuncular nasıl kamerayı görünce aynı kasıntı üslup ve aynı sözcüklerle konuşurlarsa, yazmak isteyenler de kendilerini belli sorumluluklar altında hissediyorlar. Eğer sürekli terleyen, kıllı bir herifseniz böyle yazın, niye çekiniyorsunuz ki? Olmadığınız bir şey olmanızı kimse beklemiyor ki.”
Sohbetimizin bu noktasında eşi Shira Geffen’in bize doğru yürüdüğünü görüyorum. Geffen bir romancı ve Keret’le birlikte en son Cannes Film Festivali’nde (2007 yılında) en iyi ilk filmlere verilen Camera d’Or ödülünü alan Jellyfish’i yazıp yönettiler. İstanbul’da geçen yorucu ve kaotik bir günün ardından yeniden yollara düşmeye hazırlar. Ayrılmadan önce kaçınılmaz olarak Ortadoğu siyasetinden bahsederken, “Herkes cesur insanların barışından bahsediyor” diyor Keret: “Bense cesur insanların barış istemediği kanaatindeyim. Cesur deyince aklıma Mel Gibson’un Cesur Yürek filmi geliyor. Cesursanız savaşırsınız. Bense korkakların, tembellerin barışından yanayım. Kusurlu insanların barışı. İhtiyacımız olan bu.”

TANRI OLMAK İSTEYEN OTOBÜS ŞOFÖRÜ
Etgar Keret
Çeviren: Avi Pardo
Siren Yayınları
2010
152 sayfa
14 TL.