Evine 'dönemeyenler'

Evine 'dönemeyenler'
Evine 'dönemeyenler'

Paul Auster

'Sunset Park', Auster'in diğer romanları gibi yine çok sayıda dokuma teknikleriyle dolu. Çok sayıda roman, piyes ve filme göndermeler yaparak, romanın nasıl okunmasını istediğini en dolaysız yollarla okura gösteriyor
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE - akafaoglu@yahoo.com / Arşivi

Savaştan evine dönen -bazen yaralı, bazen umutsuz- erkeğin hikayesi, Odysseus’tan beri sayısız kereler anlatılmıştır. Paul Auster yeni romanı ‘Sunset Park’ta Odysseus’a ve daha birçok kahramana gönderme yaparak bir eve dönüş hikâyesi anlatıyor. Roman kahramanı, Miles adında bir genç adam. Çocukluğunda iyi bir öğrenci, yetenekli bir sporcu, zeki, aklı başında ve göründüğü kadarıyla mutlu bir çocuktur Miles. Hollywood yıldızı olmayı aklına koymuş oyuncu annesi ile babası, o daha bebekken boşanırlar; üvey annesi ve onun oğluyla birlikte büyür. Evdeki ortam sakindir. Üvey annesi üniversitede hoca, babası da isim yapmış bir yayınevinin sahibidir. New York’un şık bir mahallesinde otururlar, çocuklar iyi okullarda eğitim görür, ve akşam yemeklerinde masada edebiyat konuşulur. Tek sorun, aralarında sadece birkaç yaş fark olan iki üvey kardeşin kavga etmeleridir. Aslında birlikte eğlendikleri de olur, her ailede olabilecek bir sürtüşmeden öte değildir anlaşmazlıklar. Ancak bu üst orta sınıf entelektüel ailenin başına büyük bir trajedi gelir, Miles’ın üvey ağabeyi korkunç bir kazada ölür. Artık evdeki tüm dengeler değişmiş, hiçbir şey eskisi gibi değildir. Lise öğrencisi Miles önce yanlış arkadaşlarla takılır, sonra içmeye başlar; sonunda geride birkaç satırlık bir not bırakıp evi terk eder. Terk ediş, yedi yıl süren gönüllü bir sürgüne dönüşür. Evinden uzak olduğu yıllar içinde Miles garip işlerde çalışır; sonuncu işi, kredi borçlarını ödeyemeyen, mallarına el konulmuş insanların evlerini boşaltmaktır. Bu arada parkta kitap okurken aynı kitabı, ‘Muhteşem Gatsby’i, okuyan bir kızla tanışır. Kız zeki ve güzeldir, Miles ile birbirlerine aşık olurlar. Kendi “geleceğiyle ilgili hiçbir hırsı olmayan, ayrıcalıklı eski yaşamının göz boyayan yularlarına tekme vurup üniversiteyi bırakan bu genç adam, şimdi kızın geleceği için hırslı” olmayı kendine görev bilir. Bu ilişkideki en önemli kusur, kızın daha on sekiz yaşına basmamış olmasıdır.
Paul Auster, büyük bir bölümü 2008 yılında geçen ‘Sunset Park’ın motiflerinden biri olarak ekonomik krizi kullanıyor. Miles sevgilisinin yaşı yüzünden başının belaya gireceğini anlayınca, kız on sekiz yaşına girince dek ondan uzakta olması gerektiğini düşünerek New York’a dönüyor. Boş bir evi işgal eden arkadaşı ile birlikte dört genç evi paylaşıyorlar. Ev, Sunset Park denilen bir mahallede yer alıyor. Yıllardır kimsenin oturmadığı, yer yer yıkılmış evde belediyenin dikkatini çekmemeye çalışarak kaçak oturuyorlar. Miles’ın ev arkadaşları, biri ressam, diğeri doktora öğrencisi iki genç kadın ile ‘kırık eşyalar hastanesi’ adlı bir dükkanda eski daktilo ve telefonları tamir eden amatör bir müzisyenden oluşuyor. Bu genç insanların hiçbirinin kira veremeyecek denli yoksul oluşları yine ekonomik krize dikkat çeken bir unsur olarak yer alıyor romanda.
Paul Auster dokuma tekniğini büyük bir beceriyle kullanır. ‘Sunset Park’ta da Amerikan sinemasının klasiklerinden ‘Hayatımızın En Güzel Yılları’nı ve Samuel Beckett’in ‘Mutlu Günler’ oyununu romanın temaları içine yerleştirmiş. İlk dikkat çeken, bu eserlerin başlıklarındaki ironi oluyor, ‘Hayatımızın En Güzel Yılları’ İkinci Dünya savaşından dönen, biri kollarını kaybetmiş üç askerin evlerine ve geçmiş hayatlarına adapte olamayışlarını anlatır; yani, büyük olasılıkla yaşadıkları, hayatlarının en berbat yılıdır. Beckett’in ‘Mutlu Günler’ adlı oyunu da hiç durmadan boş konuşan, bedeni kuma gömülmüş bir kadını anlatır. Auster tam da örnek aldığı bu iki eser gibi romanına ‘Sunset Park’ adını vermiş, oysa Sunset Park, ne romantik bir güneş batışıyla ne de herhangi bir parkla ilişkisi olmayan, şehrin en yoksul mahallelerinden birinin adıdır, ayrıca evin karşısında park değil, dev bir mezarlık vardır.
‘Sunset Park’, Auster’in diğer romanları gibi yine çok sayıda dokuma teknikleriyle dolu. Çok sayıda roman, piyes ve filme göndermeler yaparak, romanın nasıl okunmasını istediğini en dolaysız yollarla okura gösteriyor. Buna en basit örnek, ‘Bülbülü Öldürmek’ romanıyla ilgili bir bölümde dile getiriliyor. Roman içinde roman tekniğini kullandığı satırlarda şöyle diyor roman kahramanı: “anafikir yaraların yaşamın gerekli bir parçası olduğu (...) ve herhangi bir şekilde yaralanmadıkça erkek olanamayacağı.” Burada Auster roman kahramanlarına başka bir romanı analiz ettirirken aslında okurun görmesini istediği ana temayı ortaya koyuyor. (Aslında ortaya koyduğunu söylemek hafif kalır, galiba okurun gözüne soktuğunu söyleyebiliriz.) Aynı şekilde ‘Hayatımızın En Güzel Yılları’ filmini de Miles’ın eve yaralı ve de savaşını vermiş, olgunluğa ulaşmış bir erkek olarak döndüğünü anlamamız için kullanır. Auster böyle yaparak bence okura hayal kuracağı ya da düşüneceği alanı kısıtlamış oluyor. Roman boyunca kullanılan allame anlatıcı (her karakterin aklından geçenleri, geçmiş ve geleceği bilen anlatıcı için kullanılan bir deyim) çok kereler okura ne hissetmesi gerektiğini de söylüyor. Örneğin, Miles ve kızarkadaşının ilişkisinden bahsederken “ aşk hayatları çok zengin, çok doyurucu ve bir süre sonra etkisini yitirecek bir görünmeyen kusursuz bir erotik beraberlik” olarak tanımlanıyor. Roman boyunca her roman karakterinin özetini vererek ve okura ne düşünmesi gerektiğini söyleyerek gereksiz bir basitleştirmeye neden oluyor. Karakterler hakkında bilinebilecek herşeyi öğrendiğimiz halde, onlara kendimizi yakın hissetmiyoruz. Ayrıca yan karakterler konunun merkezinden uzak duruyorlar, tatminsiz hayatları olan, boşlukta bir nesli anlatıyor onlar aracılığıyla Auster. 80’li yıllarda doğmuş bu nesli anlatırken, onları bir önceki nesillerle özellikle de ‘Hayatımızın En Güzel Yılları’ filminin kahramanlarıyla karşılaştırıyor: “...bu suskun erkekler kuşağını, büyük bunalım dönemini yaşamış, büyüyüp savaşa gitmiş çocukları düşünürken, geçmişe dönmek istemedikleri, konuşmaktan kaçındıkları için onları suçlamıyor; ama henüz konuşacak fazla bir deneyimi, birikimi olmayan kendi kuşağının çenesi kapanmayan ya da her fırsatta kendinden söz eden, her konuda fikir sahibi olan, sabahtan akşama ağzından sözcükler saçan erkekleri ortaya çıkarmış olmasını tutarsız buluyor.”
Sonuçta ‘Sunset Park’ yazı atölyelerinde örnek olarak kullanılacak dokuma teknikleriyle örülmüş bir roman, ayrıca çevirisi de çok iyi, buna rağmen kuru ve geride tat bırakmayan bir roman olduğunu söylemek hiç yanlış olmaz. Yönlerini şaşırmış kahramanların ve absürd iç hesaplaşmaların yazarı olarak bizi güldüren, New York Üçlemesi’yle bir şehrin katmanlarının ne denli zevkli anlatılabileceğini gösteren, o sevdiğimiz Paul Auster, bu romanında (ve son yıllarda yazdığı diğer romanlarıyla da) çıkış noktasındaki derinliği yitirdiğini gösteriyor.

SUNSET PARK
Paul Auster
Çeviren: Seçkin Selvi
Can Yayınları, 2011
273 sayfa
19 TL.


    ETİKETLER:

    Dünya

    ,

    Hollywood

    ,

    YAŞ

    ,

    kitap

    ,

    aşk