Ey Yusuf... Ey Selahaddin!

Ey Yusuf... 
Ey Selahaddin!
Ey Yusuf... 
Ey Selahaddin!
Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

‘Onun şehri şüphesiz Şamdı’ fakat en çok Kudüs’le birlikte anıldı. Dünyayı tıpkı adaşı Hz. Yusuf gibi ‘zindan’ olarak gördü lakin ölünceye kadar o zindan için savaştı. Kudüs daha çağrışımlıydı şüphesiz Şam’dan. Onu Şam çıkarıp yoğursa da, dönüp dolanıp ruhunun içlenişi ona yönelmiş olsa da böyleydi bu. Nitekim bir bitmez tarihi içleniş olarak hâlâ yaşıyor o. Kudüs, Selahaddin’i çağırıyor. Çağrıştırıyor. Bekliyor. Eğer bir kez yolunuz Şam’a düşerse, Hamidiye Çarşısının girişine yakın, tarihi surların hemen önünde Selahaddin’in şahlanan atını görürsünüz. Bakışları Kasyun Dağına mı dikilmiştir, yoksa Barada nehrinin bereketlendirdiği Şam kıvrımlarının arasına saklanmış çocukluk düşlerinin peşinde mi koşmaktadır, bilemezsiniz. Duyacağınız, kulaklarınızın çınlayacağı muhakkak. Kim kahramanların ruhunu oradan çekip çıkarabilir. Kim Emevi Camiinin hemen yanında yatan Selahaddin’i Şam’dan söküp alabilir? Yalnız Şam değil bütün şehirler çok sever onu. İstanbul çok sever, Kudüs çok sever. Bağdat çok sever. Tebriz çok sever.
Reha Çamuroğlu’nun yeni romanı ‘Sultan Selahaddin el Kürdi’, tam da bu bileşik sevginin ipuçları ile doludur. Örülmüştür ondaki sevgi kökleri dikkatle. İlkin söylemekte yarar var, Selahaddin’e doğru özellikle eğilen ve eğildiği yerden Selahaddin’i çizen bir roman değil eldeki. Sanki bile isteye, Selahaddin’in çevresinden, bu çevreye, aile , coğrafya, tarih, inanç, kültür de özellikle dahildir, öze doğru gitmeye çalışıyor. Bir tür arayış romanı. Yazar, bulduğunu değil de aranması gerekeni göstermeye çalışıyor sanki. Kahramana değil, kahramanın şartlarına ve bu şartların siyasal olduğu kadar metafizik bağlantılarına eğiliyor. Okunma kolaylığı ve sürükleyicilik açısından, sözü, son sözü hep sona saklama kurnazlığına düşmeden, bir bakıma etnik, ideolojik ve güncel politik söylemi ayıklanmış yaklaşımlar içinde ilerliyor.
Bu bakımdan Yusuf’dan Selahaddin’e çıkan yolculukta, hep ama hep bir Yusuf özlemi görecektir okur. ‘Cihad’ onun hayatı kadar eyleminin de merkezinde durmuşsa, ‘cihad’, Çamuroğlu’nun hiç de hırpalamaktan, sorgulamaktan, sormaktan imtina etmediği bir dille, tarihe doğru derinleşecek, inanç ve kültür çatallanmalarının eşiğinde bir kere daha okuru düşündürtecektir. Birinin elinden Selahaddin’i alıp birine armağan etmek birini yüceltirken birini batırmak gibi alt ayak oyunları da içermez eldeki roman. Kürt, Türk, Arap, Çerkez vs, hepimiz kardeşiz romantizmi ve gerçek dışılığının ötesinde, en yalın, insani ve objektif düzlemde ele alınır konuyu. Tek duvar hükmü kazanmış Haçlı saldırıları karşısında Endülüs’e değin uzanan bir tarihsel duyarlığa sahiptir çünkü roman. Malazgirt ovasında Alparslan’ın ordusuna cihad için katılan dört yüz iki atlı süvarinin komutanı Şadi’dir çünkü onun ataları. ‘Cihad zafer getirecek ve adına da Malazgirt denilecektir’, ona ne şüphe. 

Kahramanlık değil kader romanı
Roman kurgusu ve anlatım tekniği bakımından yaklaşıldığında, Çamuroğlu’nun bir tür perde-efekt yöntemine başvurarak hem okumayı kolaylaştırdığı hem de tarihi roman bağlamını, doğuya pek özgü olan, hikmet ve şiir ekseninde geliştirdiğini söyleyebiliriz. Cafer ve Süleyman’ın konuşmaları sadece içerdikleri öz bakımından değil romana getirdikleri hız açısından da önemli. Soru ve cevap bir tür düşünme ve yaşama repliği geliştirerek okurun zihnini sürekli diri tutmayı başarmaktadır. Bir tür aşırı yorum yöntemiyle bakıldığında, bölüm başlarının ve hatta sonlarının da kritiğini yapmaktadır bu ara pasajlar. Bir kahramanlık değil kader romanıdır ‘Selahaddin el Kürdi’. Kaderi Hz. Yusuf’un içkinliği ile lehimlenmiş, Şam’a tutkun Selahaddin’in kaderidir bu. O yüzden ‘toprağın kaderi olur mu’ diye sorar bir yerde Cafer, Süleyman’a. Kana, intikama, ihanete, kötülüğe, karmaşa ve ölüme çok yakın bir kaderdir de bu.
Selahaddin’in içine eğildiği, onu yeniden kurduğu yerlerde daha bir mi buluyoruz sanki Selahaddin’i bilmiyorum. ‘Otuz ikisine girdiğinde koskoca bir ülkede kendini kimsesiz ve bir başına kalmış hisseden, sonra bu hissinde yanıldığını fark edip sevilmeyi Yusuf olmanın bir parçası olarak gören, ve Mısır’a tıpkı Hz. Yusuf gibi vezir olan, lakin Mısır’ın tahtına oturanın firavunlaşma hastalığına düşeceğini’ kavrayan Selahaddin daha yakın değil mi? Şam’a âşık ancak ‘Kudüs, düşmanın da dostun da kalbi Kudüs’ diye dönen Selahaddin, merhameti çok pahalıya mal olmuş kişi değil miydi?

SULTAN SELAHADDİN EL KÜRDİ
Reha Çamuroğlu, Everest Yayınları, 2011, 352 sayfa, 16 TL.