'Farklılıklarımızla buluşabileceğimiz yere bir işaret fişeği gönderiyorum'

'Farklılıklarımızla buluşabileceğimiz yere bir işaret fişeği gönderiyorum'
'Farklılıklarımızla buluşabileceğimiz yere bir işaret fişeği gönderiyorum'

Ahmet Telli

Ahmet Telli: 'Diyelim ki, benim yazdıklarıma karşı çıkanları önemsiyorum daha çok. Yıkıcı oldukları ölçüde yakın buluyorum kendime. Yeter ki, kimse kendini kutsayarak şiirin önüne geçip fotograf çektirmesin'
Haber: DERVİŞ ŞENTEKİN / Arşivi

Altın Portakal Şiir Ödül’ünün on beşincisinin sahibi Ahmet Telli oldu. Jürisinin gerekçesinde şöyle deniliyor: “Ödül, Ahmet Telli’ye ülkemizin yakın tarihinde yaşanan toplumsal ve bireysel acıların kendine özgü lirizmiyle işlemede gösterdiği başarıyı aynı tarihsel kesitte kaybolan, yitirilen, tükenmeye yüz tutan toplumsal, kültürel ve varoluşsal değerlerin talihsiz yazgısına duyduğu tepkiyi şiirsel biçimlere dönüştürürken de tekrarlayan, açıkça izlenebilir şahsî itirazını şefkat, merhamet ve süreklilik duygusunu yitirmemenin lirik yollarını ustalıkla ortaya koyan ayrıksı şiiri dolayısıyla verilmiştir.” Ahmet Telli’yle konuştuk... 

Önce Altın Portakal Şiir Ödülü’yle başlayalım sonra da ödüller ve şairler diye devam edelim...
Egemenlikçi sistemin kendini yeniden üretecek mekanizmalara daima ihtiyacı olmuştur ve olacaktır. Üretim araçlarının tüketimin arz ve talep ilişkisine bağlı olarak oluşturulduğu yarışmacı ve yarıştırıcı düzenek, sistemin dişlileridir aslında. Bu düzeneğin ele geçirmediği alan neredeyse kalmadı. Sanatı da bu ahlâkın içine çekmeye çalışan sisteme, itirazın, önce şiirden gelmesi gerekirdi. Çünkü şiir, bu dişliler aracılığıyla sistemin araçlarından biri olmamalı, tersine dişlileri kırabilmeliydi. Şiir, tüketim ideolojisinin bir nesnesi olmayı doğası gereği reddederken; bu şiir, şairini aramaya başladı. Şairin bir özne olmaktan çok nesne olmasına yol açan tuzaklardan biri ödüllerdir. Ödülün kâzip cazibesine kapılan şair her türlü itirazdan vazgeçmiş olabilir, bu mümkündür. Yine de şiirin itirazı, bir çığlık olarak hayata ağabilir; şairinden bağımsız olarak sisteme karşı hayatın itirazı olabilir. Tam da bu anda yarışmaksızın, yarıştırılmaksızın şiirin şairiyle özdeşleştiği durumda birileri bu şiir ile şairine “bak kardeşim, elli yıl şiirinle yoldaşlık ideolojisini sürdürmüşsün ve senin itirazına katılıyoruz” diyerek şaire bir anmalık sunabilirler. Altın Portakal Şiir Ödülü böyle olduğu için şair tarafından kabul edilebilir. Öyle de olmuştur. 

Siz, “kendini komünist olarak tanımlayan, devrimci mücadelenin poetik temsilcisi olarak bir şairdir” diye de anılıyorsunuz...
Yıllar önce bir sevgilim vardı. Ben mi onu terketmiştim, yoksa o mu beni? Bunun şimdi önemi yok. Ama o, ayrılırken, “sen ömrün boyunca devrimci şair olmaktan kurtulamayacaksın” demişti bana. Yüzündeki yangın, gözlerindeki hâre, edâsındaki diklenme hâlâ gözümün önündedir. O, bu sözleriyle beni küçültmeye hatta aşağılamaya çalışıyordu. Hem beni hem de yazdıklarımı değersizleştirme niyetiyle söylenen bu sözlere karşı o gün ne söyledim, bunun da önemi yok şimdi. Yıllar akıp giderken komünist oluşum nedeniyle yazdıklarımı yüceltenlere de, komünist oluşum nedeniyle yazdıklarımı sanat dışına itmeye çalışanlara da, hep Oğuz Atay’ın romanındaki o bilinen sözleri bir kez daha söylemek isterdim: Ben buradayım, ya siz! 

Günümüzde var olan bir kanı; şiirin kendini ‘geri çektiği’ yönünde. Bunu, ‘yenilmişlik’ olarak da tanımlayan var, ‘bir mola’ olarak da... Sizce hangisi ya da başka bir şey mi?
Şiir kendini geri çekmiştir; bu doğru. Ama bunun tersi de doğru. Şiirin kendini geri çektiğine dair oluşan yanılsama ve yargılama şiir cinsinden midir, bilmiyorum. Bu bağlamda yenilmişlik olgusu da şiirin mi, şairin mi hayatına dairdir, bu da müphemdir. Kaldı ki, yenme/yenilme kavramları, bir iktidar mücadelesinin sözlükçesinde yer almazlar mı? İktidarı reddeden şiir, önce kendisinin oluşturma ihtimali olan iktidara karşıdır. Böyle olunca daha bir yeraltından gelen uğultuyu, magmanın yaratacağı muhtemel sarsıntıyı hissedebilmek gerekmez mi? Şiir, galiba o magmadır. Yine de şiirin mola aldığını düşünmüyorum. Olsa olsa şiir okurunun aldığı mola vardır; çünkü bir önceki sette ve son saniyede okurun potasına üç sayılık basket atılmıştır. Şiirin iki kanaldan aktığı yıllarda okur rahattı. Birini tercih ediyor, şiir diye onu ezberliyordu. Orhan Veli’yi, Ahmed Arif’i Nâzım Hikmet’i yahut Karacaoğlan’ı, Pir Sultan’ı okuyan okuyucunun keyfini kaçıran bir şeyler oldu. Modernist yönelimler ortaya çıktı. Kendisine devredilen kültür mirasına üniversal değerleri de ekleyerek en az müzik çeşitliliği kadar çeşitlendi şiir. Bugün deneyselliği uç noktalara götürenler, görselliği inanılmaz boyutta kullananlar var. Zihnin sıçramaları ile kâlp ritmini buluşturanlar oldu, oluyor. Bunların her biri önemlidir. Diyelim ki, benim yazdıklarıma karşı çıkanları önemsiyorum daha çok. Yıkıcı oldukları ölçüde yakın buluyorum kendime. Yeter ki, kimse kendini kutsayarak şiirin önüne geçip fotograf çektirmesin. Şu var; modernist yönelişlerin bir bölüğü, modernizme karşı eleştirel mesafesini korumadan ve yine aydınlanmanın indirgeyici yöntemiyle gerçeğin tespitine dair mutlakçılığa teslim oluşları göz ardı edilmemelidir. İnsanı, okuru, düşsüzleştiren; yaşıyoruz işte demeyi meşrulaştıran duymama-duyumsamama hali olarak ‘ben’i kutsayan şiirin karşısına yeryüzünü aşklaştırmanın olanağı olarak insanın aşkhalini dirileştiren yahut tercih eden bir yerde tutmaya çalışıyorum kendimi. Böyle olunca da, bir manifesto anlayışıyla kendi yanıma çağırmıyorum kimseyi. Farklılıklarımızla buluşabileceğimiz yere bir işaret fişeği gönderiyorum, o kadar.

‘Kapitalin tüm mekanizmaları tıkır tıkır çalıştırılıyor’
Şairler şiirleriyle konuşurlar, biliyorum ama sormadan da edemeyeceğim.. Bugün dünyaya baktığında Ahmet Telli neler görüyor?
Aslında her şey, eskiye göre daha cüretkâr, daha fütursuzca yürütülüyor. Yine eskiye göre dünyanın genelindeki ve yerel planlardaki ekonomik, politik ve kültürel süreçler birbirleriyle çok daha fazla geçişmiş durumda. Yerel süreçleri global süreçlerden ayırma olanağı hızla azalıyor. Güç ve iktidar ilişkilerini, sınıfların somut yapılarını ve pozisyonlarını, kapitalin yayılıp-yoğunlaşan hegemonyasını göz ardı ederek kurulan bir dil için, bunda bir sorun da gözükmüyor. Görünüşe göre her şey, daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi ve ülkesel-ailesel-bireysel planlarda daha fazla refah adına yapılıyor. Bu amaçlar uğruna mücadele veren insanlar büyük bedeller de ödüyorlar. Ama bitimsizce bir film şeridi gibi medya üzerinden akıtılarak ‘gerçek’ diye gösterilenlerin arkaplanında, kitlelerin manipüle edilmiş algı aralıklarından uzakta, kapitalin tüm mekanizmaları tıkır tıkır çalıştırılıyor. Kitlelere söylenenlerle uygulamalar arasındaki büyük boşluk ise kapsamlı bir yalan sözlükçesinin eşliğindeki manipülasyonlarla; otoritaryen, militar ve polisiye akışlarla kapatılıyor. Küresel plandaki uygulamaların yerel olan her şeyi de yedeklemekte bulunuşu karşısında ise, gençlerin ve emeğiyle ayakta kalmaya çalışan insanların direnişi önem kazanıyor. Bu direnişte yerel mevziler önemini yitirmiş değil; ama küresel bir hegemonya karşısında, yerel direnişlerin aynı zamanda birbirleriyle dayanıştığı, bir ağ-örgütlenmeye yöneldiği küresel bir direnişin de yükselmesi gerekiyor. Bu çerçevede benim ve şiirimin tutumu, dünden bugüne, bu direniş kültürünün hem mütevazı bir parçası, hem de bellek silicilere karşı, belleği canlı tutma çabasının bir parçası olarak görülmelidir.