Feminist büyükannelerimizi selamlamak

Feminist büyükannelerimizi selamlamak
Feminist büyükannelerimizi selamlamak
Serpil Çakır'ın çalışması, hem Türkiye'deki yeni feminist hareketin bir parçası olması, hem de o güne dek "tek gözle" bakılan tarihe iki gözü de açık olarak bakması nedeniyle dünyadaki gelişmelerin bir parçası
Haber: FATMAGÜL BERKTAY / Arşivi

1872-1907 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nda örgütlenen 50 grevin 9’unun kadınların çalıştığı işkollarında ve kadınlar tarafından yapıldığını, dönemin önemli sendikal mücadelelerinden olan Feshane grevinde 50 kadın işçinin örgütleyici ve yürütücü olarak görev aldığını kaç kişi biliyor? Ya, II.Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Selanik şubesi önünde toplanan kalabalığa Emine Semiye Hanım’ın “Yaşasın vatan, yaşasın millet, yaşasın hürriyet” diye seslendiğini, ya da kadınların, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kuruluşundan önce Kadınlar Halk Fırkası’nı kurduklarını? Kısacası Türkiye ’de kadınların, “kadınlara hakları gümüş tepside sunuldu” ezberini bozan bir feminist mücadele geçmişleri bulunduğunu kaç kişi biliyor?
Bugün hâlâ “feminizm”i öcü gibi gösteren zihniyet kol geziyor ama kadınlar daha 19. yüzyıldan itibaren cesurca feminizmi savunmaktaydılar, çünkü bu “cereyan” bütün toplumu değiştirecek devrimci bir gücü ifade ediyordu: “ Bu cereyanın gayesi pek o kadar basit değildir. Herkesin bunu düşünmek hakkı vardır. Çünkü kadın hürriyetiyle yalnız kadınlara hak verilmekle kalınmıyor, bütün heyet-i içtimaiyelerin şekl-i hayatı da tebdil ediliyor. Görülüyor ki, müdhiş bir inkılabın mebde’indeyiz [başındayız].” (Mükerrem Belkıs, “Kadınlık Meselesi”, Kadınlar Dünyası, 2 Mayıs 1330,no. 141)
II. Meşrutiyet dönemindeki en radikal dergilerden biri olan Kadınlar Dünyası’ na göre, insanların “mutluluğa ulaşmak için ihtiyaç duyduğu iki kanattan” biri sosyalizm, diğeri ise feminizmdi; bu iki kanat “reha-kâr”dı [kurtarıcı]. Derginin kurucularından Ulviye Mevlan, “bence kadın meselesi yoktur; zira bizde kadın, zevcelikten başka işe yaramaz. Ben ise evlenecek değilim” diyerek feminizme gerek olmadığını savunmanın, “benim geçinecek iradım vardır. Bence vatan meselesi yoktur” demek kadar saçma olduğunu vurguluyordu. Dergi “kadın meselesi” konusunda erkeklerin “biz biliriz”ci tavrını da eleştiriyordu: “Evet, Osmanlı erkeklerinden bazıları bizi, biz kadınları müdafaa ediyorlar, görüyoruz, teşekkürler ediyoruz. Hatta Doktor Abdullah Cevdet bey gibi kendisini sınıfımızın bir vekil-i müdafii zan edenlere dahi tesadüf ediyoruz. İfrad-ı zahmetine acıyoruz. Biz Osmanlı kadınları kendimize mahsus adat ve adabımız vardır;onu erkek muharrirler, bir kadının anlayacağı ruhla anlamazlar. Lütfen bizi kendimize bıraksınlar…Biz kadınlar hukukumuzu bizzat kendi içtihadımızla müdafaa edebiliriz… Erkekler bizi daima mahkum, daima esir etmişlerdir. Erkekler yüzünden asırlarca, hatta dünya dünya olalı çekmekte olduğumuz zulmün def’ini bugün biz, erkeklerin mürüvvetinden istemeye tenezzül eder miyiz?” (Kadınlar Dünyası imzasıyla “Hukuk-ı Nisvan”, 4 Nisan 1329, no.1.)
Bütün bunları ve daha nicelerini bizler ancak 1990’lardan itibaren, Türkiye’deki yeni feminist hareketin yükselmesi ve akademiye de yansımasıyla öğrenebildik. Bu açıdan Serpil Çakır’ın ‘Osmanlı Kadın Hareketi’ başlıklı çalışması (Metis, 1994) bir öncüydü. Çakır, bu çalışmada Kadınlar Dünyası dergisini inceliyor ve onu daha geniş bir Osmanlı toplumsal, siyasal ve entelektüel bağlamına oturtuyordu. Kadınlar Dünyası zaten feminist bir kadın derneğinin, Osmanlı Müdafai- Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti’nin yayın organıydı ve dolayısıyla teori ile pratiği bağdaştırma niteliğine sahipti. Çakır’ın kendisi de, kitabın genişletilmiş yeni baskısına (Metis, 2011) yazdığı “Önsöz”de bunu vurguluyor ve “feminist bir akademisyen olarak” kadın hareketiyle ilişkisini hiç koparmadığını ifade ediyor.
Eski Mezopotamya’da yazının icat edilmesinden bu yana, “tarih yazma” işlevi erkeklerin tekelinde oldu ve onlar da hep erkeklerin yaptıklarını ve yaşadıklarını “tarihsel önem”e sahip bularak kadınların deneyimlerini marjinalleştirdiler. Tarih dışına itilip marjinalleştirilenler elbette yalnızca kadınlar değildi; tüm “altta kalanlar” (madunlar) belirli dönemlerde tarih dışı bırakıldılar. Bu anlamda tarih, bütün evrensellik iddiasına karşın hep kısmi bir tarih oldu. Ancak kadınlar dışındaki toplumsal kategoriler, süreç içinde konum değiştirip iktidardan pay almaya başladıkça ya da en azından siyasal topluma dahil edildikçe deneyimleri tarihsel anlatının parçası haline gelebildi, ama bu durumda bile gene, o topluluğun erkeklerinin etkinlikleri kayda değer bulundu!
Tarih boyunca hem erkeklerin, hem de kadınların mensup oldukları sınıf, ırk, dinsel topluluk, vb. dolayısıyla tarih dışına itilmeleri çok sık rastlanan bir olgu, ama hiçbir erkeğin sadece cinsiyeti nedeniyle dışlandığı görülmüyor. Oysa kadınlar aidiyetleri ne olursa olsun sırf cinsiyetleri nedeniyle ayrımcılığa tabi tutuldular ve tarihin yazılması ve yorumlanması işleminden dışlandılar. Tarihin yapımına katılan etkin özneler oldukları halde, kendi tarihlerini bilmekten alıkondular. Bu durum ancak 19. yüzyıldan itibaren belirli koşulların oluşması sayesinde kadınların özneleşme mücadelesine girişmeleriyle değişmeye başladı. Bu bakımdan, kadın hareketlerinin gelişmesi ile tarih yazımındaki değişim arasındaki yakın ilişki kimseyi şaşırtmamalı. Bu alandaki niteliksel sıçramayı, İkinci Feminist Dalga’nın yükselişine borçluyuz. Ünlü feminist tarihçi Gerda Lerner’in deyişiyle, yakın zamana dek sadece “tek gözle bakılan tarihe artık iki gözle birden” bakılmaya başladı ve bunun sonuçları gerçekten devrim yaratıcı oldu.
Serpil Çakır’ın çalışması, hem Türkiye’deki yeni feminist hareketin bir parçası olması, hem de o güne dek “tek gözle” bakılan tarihe iki gözü de açık olarak bakması nedeniyle dünyadaki gelişmelerin bir parçasıydı ve Türkiye’de kadın hakları geçmişine farklı bir bakışın yolunu açıyordu. Çakır’dan sonra, akademi içinden ve dışından pek çok tarihçi “büyükannelerimizin” mücadelesini aydınlatmaya girişti. Dahası, kadınların modernleşmenin salt edilgen nesneleri oldukları, modernleşmeci erkeklerin lütfuyla “hak etmedikleri” haklar kazandıkları ezberi bozuldu. Bu çaba, her yerde olduğu gibi, önce kadın deneyimlerini bulup çıkarmak ve onları tarihe “eklemek” biçimini aldı. Giderek, eril tarih yazımının eleştirel incelemesine ve dönüştürülmesine vardı. Artık bu aşamaya ulaşmış olsak bile, hâlâ kadın tarihine ilişkin olarak “bulunup ortaya çıkarılacak” pek çok olgu ve deneyim var ve iyi haber de, onları “tarihe eklerken” aynı zamanda tarih yazımını dönüştürebilecek perspektife sahip kadın tarihçilerimizin yetişmiş olması.
‘Osmanlı Kadın Hareketi’in elimizdeki genişletilmiş üçüncü baskısı, ilginç biçimde, feminist tarih yazımındaki iki aşamayı da izleme imkânı veriyor. Öncelikle bu çalışma, kendi geçmişimizle bağ kurarak öğretilmiş ezberleri tekrarlamaktan kurtulmamızın yolunu açmıştı ve bu hâlâ, “kadınları tarihe eklemek” aşamasıydı. Çakır, bu anlamda, geçmişteki etkili Müslüman kadınları tarihe yazmaya çalışan bir “büyük anne”nin, Meşahir-i Nisvan-ı İslam’ın yazarı Fatma Aliye’nin izinden yürümekteydi. Kitabın yeni baskısındaki Önsöz, Giriş ve Birinci Bölüm’de ise, ikinci aşamayı yansıtan ve “kadınları görünür kılma”nın ötesine geçen bir sorunsallaştırma çabasını görmek mümkün.
Kadınlar Dünyası’nın 29. sayısında Fatma Galib Hanım, “Evet, biz Osmanlı kadınları, bir inkılap yapıyoruz. Bunda şüpheye mahal yok. Fakat bir inkılabı temin ve idame etmek, onu vücude getirmekten pek güçtür” diyordu. Gerçekten de tarih, kadınlar için kazanılmış hakların kaybedilmesi örnekleriyle dolu. Kadın hakları söz konusu olduğunda hiçbir zaman “nasılsa elde ettik” rehavetine kapılmamak gerek. Tarih, kadınlar için kazanılmış hakların kaybedilmesi ve Penelope’nin dokuması misali “gündüz örülenin gece sökülmesi” örnekleriyle dolu. Bunu aşabilmenin, Penelope’nin dokumasını sürekli kılabilmenin yolu, kendi tarihimizi, geçmişte yaşanan acıları, mücadeleleri ve kazanımları öğrenmekten geçiyor.

OSMANLI KADIN HAREKETİ
Serpil Çakır
Metis Yayınları
2011, 456 sayfa
30 TL.