Fevkalade süslü ve ürkütücüydüler

Fevkalade süslü ve ürkütücüydüler
Fevkalade süslü ve ürkütücüydüler

İtalyan Danilo Cartacci ve usta heykeltıraş Mariano Numitone nin 2005 yılında Boston, Amerika daki Word Expo 2005 te Best of Show ödülünü kazanan, delilerin muhteşem biçimde yer aldığı Too Late! (Çok Geç) isimli diorama çalışması. Muharebe meydanında delilerle karşılaşmanın ne kadar talihsiz bir olay olduğunu tüm çarpıcılığıyla gösteren mükemmel bir çalışma.

Abdullah Turhal, 'Deliler'de, Osmanlı ordusunda 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar varlık gösteren bu askerleri görseller eşliğinde anlatıyor. Yazar, delilerin, sadece Osmanlı'nın değil, dünya askeri tarihinin de en renkli ve en olağanüstü askerleri olduğunun altını çiziyor
Haber: BURCU AKTAŞ - burcu.aktas@radikal.com.tr / Arşivi

Muhteşem cengâverlerdi… Kısa ve yağlı baldırlı atlarının üzerinde giderken kullanamadıkları silah yoktu. “…öylesine cesur hareket ederlerdi ki, insanları gölgelerinin bile öldürücü olduğuna inandırmışlardı.” Sırtlarında kartal kanatları, üzerlerinde leopar postlarıyla düşman karşısına çıktıklarında insan mı yoksa insan dışı bir varlık mı olduklarını anlamak zordu. Güçlü fiziksel yapılarıyla Osmanlı ordusunun tüm askerlerinden ayrılan, kendine has kıyafetleriyle dikkat çeken savaşçılardı. Adları ‘deliler’di.
‘Deliler’, İhsan Oktay Anar’ın kahramanlarını hatırlatıyor adeta. Osmanlı ordusu askerinden çok hayal gücünün beslediği roman kişileri gibiler. Peki, gerçekte kim bu deliler? Nasıl yaşarlar ve savaşırlar? Ne giyerler? Abdullah Turhal’ın Osmanlı’nın Muhteşem Süvarileri üstbaşlığıyla yayımladığı ‘Deliler’, Osmanlı ordusunda 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar varlık gösteren bu askerleri görseller eşliğinde anlatıyor. 

Deliler, gerçekten deli miydi?
Ordu bünyesinde yer alan Deli Ocağı, genellikle sınır boylarında, Rumeli beylerbeyi veya sancakbeyleri maiyetinde bulunan hafif süvari birliklerinden oluşuyordu. Deliler bu ocağa bağlıydılar. Osmanlı kara ordusunun ikinci temel grubu olarak adlandırabileceğimiz eyalet askerleri; barış zamanı kendi işleriyle uğraşırlar, devletten maaş almazlar, savaş zamanı çağrıldıklarında orduya katılırlardı. Deliler de, tıpkı tımarlı sipahiler, azaplar, akıncılar gibi bu kategoriye giriyordu. İsimleriyse, gözlerini budaktan esirgemeden, görenleri şaşırtan bir cesaretle düşmana saldırmalarından geliyor. Yazar, onların, ‘deli’ olmadığını, isimlerinin gözüpek, coşkun sıfatı olarak kullanılan deli sözcüğünden geldiğini dönemin yabancı yazarları ve gözlemcilerinden alıntılarla ortaya koyuyor. Abdullah Turhal, delilerin, sadece Osmanlı’nın değil, dünya askeri tarihinin de en renkli ve en olağanüstü askerleri olduğunun altını çiziyor.
Turhal, ‘Deliler’de, bahsi geçen ve beş yüzyıl varlık gösteren bu askerlerin hemen her dönemini anlatıyor. Örneğin önceleri birer bölük halinde doğrudan beylerin çevresindeki muhafız birlikleriyken sonraları sayıları arttırılarak ve geliştirilerek korkunç bir savaş unsuru haline getiriliyorlar. Peki ‘deli’ olmak için ne yapmak gerekiyordu? Osmanlı’da her önüne gelen deli olamıyordu. Deli Ocağı’na dahil olmak için bazı kurallar vardı: Gösterişli bir fiziki yapıya sahip olmak ve cesaretini, savaşma becerisini kanıtlamak. Düşmanla cesurca savaşabileceğini (ki bu tek başına 8-10 kişiyle çarpışabilmek anlamına geliyor) ve silah kullanmadaki ustalığını gösterenler deli başlığı giymeye hak kazanıp resmen ocağa dahil oluyorlardı. Ocağa girerken belli bir etnik kökene veya dini inanışa ya da tarikata mensup olma şartı aranmıyordu. Yine de ocağın büyük bir çoğunluğu Türklerden oluşuyordu. Sonradan Müslüman olan Boşnak, Sırp ve Hırvatlara da rastlanıyordu. 

Delinin namı kıyafetindedir
Abdullah Turhal’ın da altını çizdiği gibi delileri diğer savaşçılardan ayıran en önemli özellik kıyafetleriydi. 15. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar başka hiçbir askere benzemeyen, kimse de olmayan hayvan postları, kürkleri, derileri giyip tüm bunları yırtıcı kuş tüyleriyle süslüyorlardı. Benekli sırtlan, samur, kaplan, leopar veya kar leoparı derisinden yapılmış, üzerine kartal kanatları veya tüyleri takılmış gösterişli bir başlık kullanıyorlardı. Bu başlığa deli kalpağı deniliyordu. Kalpağa takılan tüylerle yetinmeyenler alınlarında bıçakla açtıkları kesiğe tüy yerleştiriyordu. Kafa derisinde açılan yarık kuruyup yara kapandığında bu tüy kafaya sabitleniyordu. Ayı, kar leoparı kürkünden veya sadece kumaştan yapılmış uzun ceket giyip üzerlerine sırtlarını kapatacak şekilde bütün leopar, kaplan veya aslan postu geçirirlerdi. Şalvarları, ayı veya kurt postundan yapılabildiği gibi sadece kumaş da olabilirdi. Ayaklarında ise ucu sivri, yüksek topuklu, genelde sarı renkte deri çizme veya ayakkabı olurdu. Bu ayakkabıların arkasında mutlaka mahmuz bulunurdu. Onları görenlerin belki de hafızalarına ilk kazınan görüntülerden biri sırtlarındaki kartal kanatlarıydı. Bu kanatları koltuk altlarından geçirdikleri bir kemerle sabitlerlerdi. Abdullah Turhal, Evliya Çelebi’nin kanatları olan atlı delileri “mehabetli ve şeci askerlerdir” diye tasvir ettiğini yazıyor.
Delilerin atları da en az onlar kadar gösterişliydi. Atın kafası üzerine örtülen postun ağzından çıkarılırdı ki bu post genellikle bir aslana ait olurdu. Böylelikle aslanın ağzından çıkan at kafası korkutucu bir görüntü sergilerdi. Deliler, atlarını süslemek için kartal tüyleri de kullanılırdı. “Delilerle karşılaşan düşman, öncelikle neyle karşı karşıya olduğunu, nasıl bir varlıkla savaştığını, karşısındakinin insan mı insan dışı bir varlık mı olduğunu anlamaya çalıştığı için şaşkınlık içinde kalır. Bu vahşi ve alışılmadık görüntü için Bizanslı tarihçi Khalkokondyles’in getirdiği açıklama bir gerçeği açıkça ortaya koyuyor: Bu giyim korkunç görüntülüdür ve özellikle düşmanı ilk görüşte şaşırtmak ve kolayca yenmek için seçilmiştir.” Ancak 17. yüzyıldan itibaren daha sade ve tek tip kıyafet giymeye başladılar. 

Savaş çekici ve kader Kılıç, pala, mızrak, kostaniçe, balta, bozdoğan, şeşper, gürz ve savaş çekici en çok kullandıkları silahlardı. Delilerin kullandığı mızraklar ise diğer askerlerinden en az bir buçuk metre uzun olurdu. Sık kullandıkları aletlerden biri de savaş çekiciydi. Abdullah Turhal, aslında bu aletin tipik bir Osmanlı silahı olmadığını vurguluyor. Düşmanın zırhı ve miğferini delmek için kullanılan bu aletlerin en büyük dezavantajı, hedefi vurmak için çok yakın mesafeden kullanılması gerekliliğiydi. Düşmana cesurca yaklaşmak gerektiren savaş çekiçleri deliler için biçilmiş kaftandı. Onlar için kaderde ne varsa o yaşanırdı çünkü. Deliler, bir de geniş tekne kalkan kullanırlardı. Bunları da kartal pençesi ya da kanadıyla süslerlerdi.
“Delilerin düşmanın üzerine tereddütsüz atlamalarının altında yatan düşünce, kaderlerinin önceden belirlenmiş olduğunu duydukları sonsuz inanç” diyor Abdullah Turhal. Kuvvetli kader inançları kadar dikkat çeken bir diğer özellikleri de Hazreti Ömer’e bağlılıklarıdır. Osmanlı ordusundaki ocaklar kendisi genellikle Hazreti Ali’ye bağlı görürler. Deliler burada da diğerlerinden ayrılıyor.
Yüz yıllar geçtikçe Deli Ocağı’nda yaşanan bozulmalar, delilerin meşhur askeri disiplinlerini kaybederek savaşlarda etkinliklerini yitirmeye başlamaları onları gözden düşürdü. Halka eziyet eden başıbozuk haydutlar haline gelmeleriyse sonlarını hazırladı. Devlet tarafından yapılan düzenlemelerle disiplin altına alınmaya çalışıldılar, ancak başarılı olunamayınca, 1829 senesinde ortadan kaldırıldılar.
Abdullah Turhal, ‘Deliler’le Osmanlı ordusunun bu pek değinilmeyen askerlerini gün ışığına çıkarmaya çalışmış. Bunda başaralı olduğunu da söyleyebiliriz.

Delilerin hücumu ve dünya depreme tutuldu
…Topların tüfeklerin seslerinden kulaklar sağır oldu, gürültüsünden beyinler dondu; okların vızıltısından hava yüzünde periler korktu, bu ulu cengin heybetinden deniz dibindeki balıklar ürktü, dağ canavarları vatanlarını koyup gittiler, ses bağırtıdan, yankıdan, atların kişnemelerinden, erenlerin naralarından, bağırıp çağırmalar nefirinden ödler patladı, nicelerinin korkudan ödleri sıttı, nicelerinin başı gitti, kan ırmak gibi aktı, dumandan tozdan havanın yüzü kapkara oldu, can alıcı can almaktan yoruldu… Deri takkeli delilerin atlarının boyunlarında öten ziller, dürtüştükleri kâfirlerin iniltileri
ve figanları idi. Bu garip tarz ve acayip tavırla kâfirlere köpeksiz koyuna kurd girer gibi koyuldulardı… dünya depreme tutuldu, Kaf dağı yerinden oynadı, gökler yer üstüne yığıldı sandılar, gaziler kâfirleri öyle kırdılar ki…
1448 yılındaki II. Kosova Meydan Muharebesi ve delilerin hücumunun tasviri. 
Kitaptan 

Osmanlı sultanına cesaret ve sadakat gösterileri
Ocağa kabul edilirken, cenkte, muharebe meydanında defalarca cesaretlerini ve Osmanlı sultanına sadakatlerini ispatlamış olan deliler, bunu savaş dışında, sadece gösteri amaçlı olarak sergilemekten de çekinmiyorlardı. Bu tarz bir gösterinin bilinen en önemli örneği 1582 tarihinde yaşanmıştır. Sultan III. Murad’ın oğullarının sünnet şenliklerinde, bir grup deli, sultanın önünde hem binicilik maharetlerini sergilemiş hem de daha sonra çıplak bedenlerine sapladıkları çeşitli kesici aletlerle, dayanılmaz acılara dayanabildiklerini ve ordu-yı hümayunun başkomutanına, devletin tek sahibine olan ölümüne sadakatlerini göstermişlerdir. Bu şenlikleri anlatan Sûrname-i Hümâyûn adlı eserde, delilerin bu gösterisi hakkında detaylı bilgi ve minyatürler yer alır. (…) Bir diğer minyatürde ise sünnet alayı alana girerken, minyatürün üst kısmında at üzerinde ileri gelen beyler ve şehzade görülürken önde yaya olarak ilerleyen belden yukarıları çıplak bir grup delinin, kesici aletlerle kendilerine yaptıkları işkence görülür. Bu minyatürde, deliler vücutlarının çeşitli yerlerine, kollarına ve kafalarına, bıçak, kılıç ve hatta o meşhur uzun mızraklarını sokarken görülür. Bazı delilerin tek koluna üç bıçak sapladığı, bazılarının kafasının her iki yanına iki kılıç sapladığı bu korkunç gösteri, izleyenleri dehşete düşürmüştür. Bunana kadar korkunç bir gravürde ise delilerin vücutlarına onun üzerinde bıçak, ok, balta, bozdoğan ve hatta kostaniçe sapladıkları görülür. 1582’deki gösterilerde bazı delilerin kan kaybından hayatlarını kaybettikleri aktarılmıştır. Bunun üzerine sultan, delilerin bu tarz gösteriler yapmalarını yasaklamıştır…Kitaptan

DELİLER
Osmanlı’nın Muhteşem Süvarileri
Abdullah Turhal
Doğan Kitap
2011
223 sayfa
25 TL.