Film yapmak boks maçı gibi

Film yapmak boks maçı gibi
Film yapmak boks maçı gibi
Fatih Akın'ın Frankfurt Kitap Fuarı'nda tanıtılan 'Im Clinch: Geschichte Meiner Filme' adlı kitabı yönetmenin ve filmlerinin hikâyesini anlatıyor
Haber: ÜMRAN KARTAL / Arşivi

‘Duvara Karşı’dan bu yana Almanya’nın en başarılı yönetmenleri arasında yerini alan Fatih Akın’ın geçtiğimiz günlerde kitabı yayımlandı: ‘Im Clinch: Geschichte meiner Filme’. ‘Clinch’, iki boksörün birbirine sarılmasını ifade eden bir terim. Film yapmayı boks maçına benzeten Fatih Akın’ın, filmlerinin hikâyesini birer birer anlattığı kitabına bu adı seçmesi tesadüf değil: “Boksta rakibini belli bir mesafede tutamadığın zaman, sana daha fazla vurmaması için ona sarılman gerekir. Benim filmlerim bir iç mücadele gibi. Yönetmen olarak içimdeki iyi kötüye karşı savaşır. Sabır, konsantrasyon gücü, disiplin ve yaratıcılık; sabırsızlık, fikir yoksunluğu, mızmızlık ile karşılaşır.”
Ergenlik döneminde gerçekten dövüşmüş Fatih Akın. Çünkü doğup büyüdüğü Hamburg-Altona’da bir çetenin üyesiymiş o zamanlar. “Bizim sokak, yüzdeye vurulduğunda, Hamburg’taki suç oranı en yüksek sokaktı” diyor. Çete yıllarında, öğretmen oğlu olmasından dolayı, ikili bir hayat sürüyormuş. Diğer çete üyeleriyle kitaplıkta karşılaştılar diyelim, ödünç aldığı kitabı hemen saklıyor, miyop olduğu için takmak zorunda olduğu gözlüğünü çıkarıveriyormuş: Zira “bir çetenin üyeleri gözlük takmaz ve kitap okumaz.” Ama hiç araba çalmamış, hırsızlık yapmamış, uyuşturucu satmamış, zamanında ayrılmış çeteden. Sonra bu çete deneyimi, okulda, çoğunlukla din dersinde, elle yazdığı ‘Kısa ve Acısız’ın konusu olmuş. Zaten yakın arkadaşı Adam Bousdoukos ile birlikte okul sıralarında hayalini kurduğu tek bir şey var, o da film yapmak: “Okuldan bir arkadaşın bilgisayarı vardı. Elyazısı kitabımı 50 Mark karşılığında bilgisayara geçirip geçiremeyeceğini sordum. Tamam dedi. Böylece ilk senaryo kitabım ortaya çıktı.”
Bu filmden sonra çektiği bir yol hikâyesi ‘Temmuz’da’ ile hocası Helke Sander’in önerisi doğrultusunda kendi kendinin tez konusu oluyor. ‘Fatih Akın’ın Filmlerinde Kadın Figürü’ adlı üniversite bitirme çalışması sayesinde kadınları sunuş biçimi değişiyor: “Filmin sonunda (erkek karakteri oynayan) Moritz ‘Sevgilim, binlerce kilometre aştım...’ derken yüzü kirli mi kirli. Yaptığı yolculuk yüzünden okunuyor. Bu sahneyi tezimden sonra çekmiş olsaydım, ikisi de kirli ve böylece eşit olurdu”(kız da aynı yolculuğu yapıyor çünkü).
Film yaparken kafasında herhangi bir politik düşünce yok Fatih Akın’ın, o hikâyeler anlatmak, insanlara hoşça vakit geçirtmek ve düşündürmek istiyor. Filmlerinin hem yönetmeni hem de senaristi olması yönünden kendi yaşantısından ve çevresinden yola çıkarak yaratıyor. Bu anlamda, kitap bugüne kadar yaptığı filmlerin hikâyesi olduğu kadar kendi özelinin de hikâyesi. Çalışmaya geldikleri Ruhr Havzası’nda ilk pizzacıyı açan bir İtalyan ailenin öyküsü ‘Solino’nun malzemesi biraz da anne babasının hayatından alınma. Filmdeki Gigi karakteri de tıpkı Fatih Akın gibi film çekmek için yanıp tutuşan biri. Gigi’nin de bir ağabeyi var ve filmin bir yerinde kardeşini yüzüstü bırakıyor. Ağabeyi Cem Akın filmi seyrettikten sonra “Ama ben böyle yapmazdım” diye hayıflanınca bu durum ‘Soul Kitchen: Aşka Ruhunu Kat’taki ağabey-kardeş ilişkisinde düzeltiliyor. 11 Eylül’e ve Irak Savaşı’na duyduğu dayanılmaz öfke ‘Duvara Karşı’yı komedi olmaktan çıkarıyor örneğin. Yaz tatilinde annesiyle birlikte Şile’deki evin bahçesinde yabani otları temizleyen ve diskonun kapısından ‘damsız’ diye geri çevrildiğinde kendisini içeri sokmaya yardım edenlere haşhaş niyetine bu otlardan veren Musa’yı –ki bunu birebir kendisi yaşıyor- anlattığı kısa filmi ‘Getürkt’ ile Türkiye ’yi keşfediyor. ‘Temmuz’da’da İstanbul turistik açıdan sunulurken, ‘Duvara Karşı’ İstanbul’un otel odalarında geçiyor. ‘Yaşamın Kıyısında’ ile Anadolu’ya doğru uzanıyor; filmin kahramanı, Fatih Akın’ın dedesinin doğum yeri Trabzon’a gidiyor.
Kitabı oturup kendisi yazmamış Fatih Akın. Siyah beyaz fotoğraflarla bezeli, birkaç aya yayılan upuzun bir söyleşi bu. Biraz sözlü tarih tadında. Soruları yönelten editör Volker Behrens ve Michael Töteberg’in ‘Önsöz’de de belirttikleri gibi kusurları gizlemeyen bir atölye çalışması. Editörler ayrıca, böyle geriye bakan bir kitap için doğru zaman olduğunu, bundan sonra ikinci evrenin başladığını, ringte mücadelenin hala devam ettiğini yazıyorlar. Onların ve dolayısıyla kitabın “(Birincisi ‘Duvara Karşı’, ikincisi ‘Yaşamın Kıyısında’ olan) ‘Aşk, Ölüm ve Şeytan Üçlemesi’nin sonuncusuna ne oldu?” şeklindeki en son sorusuna Fatih Akın’ın verdiği karşılık ise şöyle: “Şeytan biraz bekleyecek.”

Sezen Aksu bana şans getirdi
‘Sensin’de (kısa film, 1995) Ralph Scwingel (yapımcı) bana şu soruyu sormayı öğretti: Seyirciler filmden nasıl çıkıyor? Kamera Şükriye’ye hızla yaklaşıyor, sanki Şükriye görüntüden kaybolacakmış gibi, sadece küçük bir gülümseme kalıyor. Ve Sezen Aksu’nun şarkısı başlıyor: “O sensin...” Şarkının haklarını almak gerçek bir maceraydı. Film çekilmişti. Türkiye’den kimseyi tanımıyorduk. 1995’in yazında, Sezen Aksu ile bağlantıya geçmek için, çok naif bir şekilde yola düştüm. Nerede oturduğunu bulurum zannettim ama bir hafta boyunca şaşkın şaşkın dolaştım, sonra bazı plak şirketlerine gittim ve en sonunda İstanbul’da bir avukat bürosunda buldum kendimi. İki beyefendi şarkının haklarına sahip olduklarını iddia edip 10.000 mark istediler. Bütün film 10.000 ya da 15.000 mark’a mal olmuştu. Böylece konu kapandı. Ama Sezen Aksu bu şarkıyı Udo Lindenberg’le düet yapmıştı, Udo’nun ‘Bunte Rebuplik Deutschland’ albümü için. Udo’nun adamları 500 mark’a olur bu iş dediler. Biz de tabii ki bu versiyonu kullandık. Ama Lindenberg ilkin ikinci dörtlükte söylüyordu; filmin bitiş jeneriği ise bir dakikaydı. Bu yüzden Lindenberg’e de çok teşekkürler. Sezen Aksu’nun şarkıları bana şans getirdi. (Solino hariç) her filmimde Sezen Aksu’nun müziği vardır.

Sinemasız solcu olmazdım
Ailem çok tutucu. Tek solcu benim. 1980’lerde Feldstraße’de, hemen caminin yanında bir halk evi vardı. Türk solcularının bir merkeziydi burası. Tamamen apolitik biri olarak annem “her Pazar folklor kursu veriyorlar, 14 yaşındaki oğlumu oraya göndereyim” diye düşünmüş. Sünni ve tutucu bir Müslüman olarak ben birdenbire Kürt, Alevi, Şii Müslümanlarla birlikteydim. Hepsi solcu ve 14 – 20 yaşlarında. Her yerde Yılmaz Güney’in posterleri asılıydı. Bir gezi sırasında ‘Yol’ filmini seyrettik. 16 yaşındaydım. Film, sahnesi sahnesine aklımda takılı kalmıştır. Sinema ve folklorsuz sol eğilimli olmazdım...

IM CLINCH: GESCHICHTE MEINER FILME
Fatih Akın
Hazırlayanlar: Volker Behrens ve Michael Töteberg
Rowohlt Hardcover
2011, 256 sayfa,
24.95 Euro.