Frankfurt... Frankfurt!

Fuara katılanlar bilir, Anglosakson dünyası hep önde durur. Bir tür emperyal meydan okuma
Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

Madem ki bir süredir Frankfurt’a gidip geliyoruz, bir tür okuma ritüeli yaparcasına Ahmet Haşim’i anmanın, o mizah olduğu kadar gözlem abidesi de sayılabilecek mini kitabı hatırlamanın zamanıdır. Ne var ki sık okumak kadar yoğun okuma da metni aşındırır. Tekrar okumak kadar yeni dikkatlerle okumak da metni aydınlatır. Aslında metin hep aynı metin gibi gözükür. Çoğu kişi metnin sabitliğinden, değişmezliğinden bahseder, bunda ısrarcı olur. Metni sadece fiziksel bir olguya dönüştüren bu bakışa fazla söyleyebileceğim bir şey yok. Ben edebi metinlerin her okuyuşta canlılıklarını duyurduklarını düşünürüm. Ne yalan söyleyeyim, bu okuyuşumda, önceki okumalarımda gözden kaçırdığım hususlar olduğunu fark ettim ‘Frankfurt Seyahatnamesi’nde. Günlük ve not havasını daha baskın gördüm bu kez. Ve elbette ki Haşim’i, onun bireysel yanını, özellikle bıçak gibi keskin benliğinin ayrımına vardım. Oysa önceki okumalarımda şehir ve yol daha öne geçmiş gibiydi bende…
Şehir dedim de, İstanbul Ticaret Odası’nın davetlisi olarak, Marriott Oteli’nin 26. katındaki, 2640 numaralı odanın penceresinden dışarı bakar bulmuştum ilkin kendimi. Nispeten belli bir yükseklikteyim ve şehrin ileride, ufka yakın çevresinde, ağaçlarla kaplı atmosferini görebiliyorum. Bu noktada beni kendisine çeken düşünce, şehir değil. Frankfurt Kitap Fuarı için ayrılan o dev alanı sonuna kadar hem görüyor hem hissedebiliyorum. Edgar Morin’in söylediği ‘Kültürel Endüstri’ kavramının şablonu, hacmi ve imgeselleşmiş görüntüsü odama doğru hücum ediyor. Neredeyse camları zorluyor, ben buradayım diyor! Tatlı tatlı salvolar yapıyor. Dil döke döke. Hemen solumda, fuar kompleksinin bir parçası göğe yükselen kalem biçimindeki gökdelen var. Alttan alta bir Babil duygusu hissetsem de, biraz indirgeyerek, biraz yorumlayarak, İstanbul Ticaret Odası’nın neden bu işin takipçisi olduğunu anlamaya çalışıyorum. Belki önce böyle yapmak sonra da geriye çekilmek gerekiyor, kim bilir? Sermaye ve kültür çekimi böyle olacak belki. Dahası, Haşim’in Frankfurt Seyahatnamesindeki ruh dünyası çoktan aradan çekilip gitmişken, üretim ve tüketim parantezi içindeki yazı meselesinin berraklaştırılması gerekiyor. Metin orda kaynarken hayat başka yerde kaynayabiliyor bazen.
Fuara katılanlar bilir, Anglosakson dünyası hep önde durur. Hem ticari hem de kültürel göstergeler bakımından böyledir bu. Bir tür emperyal meydan okuma. Başka bir holde her zaman mağrur ve bağımsız olmaya çalışan ve burası bizim ülkemiz diyen ve milliyetçilik duygusu bir ipek tifi gibi sessizce uçuşan Almanlar. Fransa’nın her yer Paris’tir havası. İtalyanların en iyi tasarımı biz yaparız çağrısı. İspanyolca dünyasının bizi unutmayın parmağı. Çin’in en eski biziz ve çok güçlüyüz şarkısı. Hasılı her tür okumaya elveren bir ‘kültürel endüstri’ arenasıdır burası. Bu kez, agoraya inşa edilen, Audi sponsorluğunda etrafa meydan okuyan basın merkezi, sahaflar bölümü, ayrıca dikkate değerdi. Sanayi ile kitabı, marka ile gücü, eskiyle yeniyi harmanlaması bakımından da ilginç ve çarpıcı bir yorumdu. 

Neden buradayım bilmiyorum
Aklım bir yandan önümüzdeki günlerde açılacak Tüyap Kitap Fuarı’ndaydı. Türkiye yayıncılığının ne gücü ne zenginliği ne hareketliliği, ne yazar ve kitap değeri yoktu, hatta hiç hissedilmiyordu fuarda. Kültür A.Ş.’nin standı geçmiş yıllara nazaran sönüktü. Kültür Bakanlığı’nın kanatlarına toplanmış yayıncılığımız yuvasına saklanmış ve uçmayı bir süreliğine unutmuş kuş görüntüsü taşıyordu. İTO’nun standı ise, ben buradayım, neden buradayım bilmiyorum ama iyi ki ben varım güveni içindeydi. İTO’nun dünya kültürüne armağanı kutu-valiz buluşu dünyanın her yönüne Türkiye’yi uçurdu. Belli ki İTO yönetimi, kültür ve ekonomik güç ilişkilerinin vizyona açılan yönünün daha çok farkındalar. İsrafil Kuralay, Mehmet Develioğlu ve Erhan Eken kolonizatör öncü gibiydiler.
Haşim’den söz açmıştım ya, ‘Frankfurt Seyahatnamesi’nde yazıldığına göre, güzel ve başarılı hemşirelerden birisine Haşim; ‘seni İstanbul’a götürmemi ister misin, benimle gelir misin’ diye sormuş. Genç ve güzel hemşire sessiz kalmış. Sonra da on gün geçince koşa koşa Haşim’in yanına gelmiş. Müjde, müjde, annemle babama yazmıştım, izin verir misiniz diye, kabul ediyorlar, sizinle geliyorum deyince, Haşim, korkusundan olacak susmuş ve bir şey diyememiş. Dedim ya, bir edebiyat metni ölmez. Hayat asıl onda çağrı bulur. İTO’nun marifetiyle çıktığım şu kattan inip daha neler olup bittiğini okumanın sonsuza kadar zamanıdır. Hem belki Haşim’in korkup da getiremediği o alman güzeli, başka bir fuar olarak bize geri döner! İTO buna aday olur.