Fransız burjuvazisinin çarptığı duvar

Fransız burjuvazisinin çarptığı duvar
Fransız burjuvazisinin çarptığı duvar
Frédéric Beigbeder'in 'Bir Fransız Romanı', 1965'ten günümüze Fransız popüler kitle kültürünün ve burjuva yaşamının, 70'lerin çocukluğuyla 80'lerin gençliğinin bir dökümünü sunuyor
Haber: MERT TANAYDIN / Arşivi

Genç, parlak ve meşhur bir romancısınız. İnişleriniz ve çıkışlarınız her zaman yaratıcılığınızı beslemiş ve hayatınızı eğip bükerek kaleme aldığınız romanlarınızla, dergilerde yazdıklarınızla ve hatta televizyona hazırladığınız sohbet programıyla ülkenizin en tanınan edebiyat yüzü haline gelmişsiniz. Başarının, şöhretin ve ayrıcalıklı konumunuzun sağladığı imkânlarla gösterişli bir hayat sürüyor, partilerden açılışlara metropolünüzün gece hayatında dolanıyor ve hedonizmin çeşitli olanaklarını deniyorsunuz. Hiç tükenmeyecek bir geleceğe doğru ilerlediğinizi sandığınız ve kendinizi tamamen bıraktığınız bir anda, bam! Toplumunuzun ahlakını koruyan görevlilere tosluyorsunuz. Toplumun öncüsü ve örneği bir yazardan bir gecede kokainman bir suçlu haline geliyor ve kendinizi adalet sisteminin labirenti içinde hareket etmek zorundaki sıradan bir insan olarak buluyorsunuz, üstelik artık alıştığınız yumuşatıcılar ve kolaylaştırıcılar yok. Yıllardır kurduğunuz hayatın sıradan bir aptallık sonucunda tehlikeye girdiği böylesi bir anda, ne yaparsınız? 

Sana Legion d’honneur yok!
‘9.90’ romanıyla ünlenmiş, yakın zamanda bir kere daha biz okurlara ‘Aşkın Ömrü Üç Yıldır’ diye açıklamış olan ünlü Fransız romancı Frédéric Beigbeder, böylesi bir durumda geçmişini düşünmeye başlıyor ve en azından içine girdiği bu kâbustan çevirisini elimizde tuttuğumuz, yayımlandığı 2009 yılında Renaudot Ödülü’nü almasına vesile olan ‘Bir Fransız Romanı’nı yazarak kazançlı çıkıyor. 2008 yılının ocak ayında, soğuk ama sokaklarda takılmaya elverişli bir kış gecesinde, daha başka pek çok eğlencenin ertesinde sabahın üçünde, başka bir yazar arkadaşı Simon Liberati ile birlikte, siyah bir Chrysler otomobilin kaputu üzerinde, kokainin beyaz tozunu burunlarına çekmek üzere, filmlerden hatırladığımız o meşhur çizgileri çekerken, Paris polis devriyesine denk gelirler ve Beigbeder’in kâbusu böylesine bir sersemlikle başlar.
Meşhur yazarımız polisler tarafından da tanınır, gözaltına alınır, bölge karakoluna götürülür, büyük bir nezaketle kendisine neden zarar verdiği sorulur, hatta bir polis memurundan beklemediği ölçüde felsefi bir sohbetin içinde bulur kendisini, ancak kendisini tutuklayan polislerin tüm rahatlatmalarına rağmen, sırf meşhur olduğu için savcı mahkemeye kadar tutuklu kalmasına ve Adalet Sarayı’nın arkasında, Emniyet Müdürlüğü’nün içinde, yeraltındaki bir zindana kapatılmasına karar verir. Böyle bir gecede, hafızasının işlemeye başlaması ve içine girdiği şokun etkisiyle kendisini neredeyse psikanalist divanında bulmuşçasına hatırlaması, ‘Bir Fransız Romanı’nı çağımızın ‘Kayıp Zamanın İzinde’si haline getiriyor, 1965’ten günümüze, Fransız popüler kitle kültürünün ve burjuva yaşamının, 70’lerin çocukluğuyla 80’lerin gençliğinin bir dökümünü sağlıyor. 

Fransız burjuva yaşantısı
Beigbeder ailesi, hem köklü bir burjuva ailesidir (kaplıca otelleriyle zamanında hatırı sayılır servet yaptıktan sonra, Frédéric’in babası Fransa’nın ilk head-hunter insan kaynakları şirketlerinden birinin yöneticisi olur), hem de aralarında çaptan düşmüş soyluların ve savaş gazilerinin soyağacında yer aldığı saygın bir ailedir. Fransız burjuva yaşantısının üç kuşak boyunca 20. yüzyıldaki nadide bir örneği olan Beigbeder ailesinin muhtemelen medarı iftiharı, Nicolas Sarkozy tarafından Légion d’Honneur unvanına iktisadi alanda yaptığı çalışmalarla layık gözüken ve kardeşi Frédéric’in artık kamusal alanda uyuşturucu kullanması nedeniyle oluşmuş suçlu gözleriyle tören günü Elysee Sarayı’nda izlediği ağabeyi Charles’dır. Düzgün bir evlilikle birlikte kendi sevgi dolu ailesini kurmuş, çocuklarına en iyi imkânları sağlayan, ülkesinin ve şirketinin ekonomik çıkarlarını gözeten, herhangi bir ikilem içine düşmeden bu hayattaki rolünü oynayan Charles’ın tam zıttı olarak Frédéric, ne kadar da utanç vericidir: Dikiş tutturamadığı iki evliliği, iki haftada bir gördüğü kızı, başarıya ulaşmış olmasına rağmen kendisine yıpratıcı bir hayat sunan kariyeri ve en sonunda saatler, hatta birkaç gün Fransa’nın (biraz abartıyla) kokuşmuş adalet kurumlarında geçirdiği kötü zamanlar.

Madlen olarak hücre
Bir yanda devrim yapacak kadar palazlanmış burjuvaların aralarına karıştığı elitlerle kurulmuş bir Cumhuriyet, öte yandan emperyal Fransa’nın kirli kuytularında hazzın, sefaletin ve özgürlüğün peşinden koşarak yaşamlarını düşkünlüğe, yazınlarını yüceliğe ulaştırmış entelektüeller. Fransa bu değil midir zaten? Beigbeder kendisini hapse girmiş yazarlar kervanına (Casanova, Voltaire, Sade, Verlaine, Genet, Céline’in peşisıra) yerleştirirken, aslında Proustvari uysal bir hatırlama metni yazıyor, Bir Fransız Romanı’nda. İlginç bir nokta, romanın başında hafızası olmadığını iddia etmesi, ama gözaltı hücresinin ve Paris’in gösterişli mahallelerinden birindeki karakol zindanının rutubetli ortamının hafızasını tıpkı bir Madlen edasıyla hafızasını açması. Böylece Fransa’nın Bask bölgesindeki burjuva sayfiyesi Guéthary’nin plajlarında büyükbabasıyla yengeç avladığı çocukluk yıllarından başlayarak, kendi hayatını ve 68 devrimini boşanma hakkı ve özgür aşk olarak algılayan Fransız burjuvazisinin anlatısını bize aktarabiliyor.
Beigbeder romanında asıl olarak ailesini, Katolik yaşamını, II. Dünya Savaşı ertesi refah toplumunu ve bir ölçüde de kaptilazmin nihayete erişini anlatıyor. Gösterişli zamanlardan geçildikten, hiç durmadan parti yapıp eğlendikten sonra, şimdi kişisel ve toplumsal başarısızlıklarla ve aşırılıklarla yüzleşme zamanı. Beigbeder’in ulaştığı sonuç, daha iyi bir insan olmak için çabalamak, kızına kendisinin mahrum kaldığı aile sıcaklığını verebilmek için çok daha hassas davranmak ve geçmişine dönüp yerleşerek yeniden hayatını kurmak oluyor. Bu görece tutucu davranışın başarılı olup olmadığını, Beigbeder’in daha iyi bir adam olmayı başardığını bilemeyiz, ama en azından ödül kazanan bir roman daha ortaya koyduğunu, kendi toplumundaki yerini korumayı başardığını ve hatta 2011 yılında Renaudot Ödülü’nün jürisine girecek kadar saygınlığı tekrar topladığını biliyoruz.

BİR FRANSIZ ROMANI
Frédéric Beigbeder
Çeviren: Renan Akman
Sel Yayıncılık
2011, 224 sayfa, 16 TL.