Geçmiş zamanların hüznünde...

Geçmiş zamanların hüznünde...
Geçmiş zamanların hüznünde...
'Çilesine Aşık'taki öykülerin konuları çeşitlilik gösterse de hepsinin güçlü bir ortak noktası var; o da hepsinin kadın merkezli oluşu
Haber: Asuman Susam / Arşivi

“Ne tuhaf! dedim kendi kendime. Daha dün sabah, gazetenin manşetini okuduğumda, içimi öyle bir acı, öyle bir çaresizlik ve öfke sarmıştı ki… oysa bugün , pekâlâ küçük sevinçler üretebiliyorum.” Leyla Ruhan Okyay’ın ‘Çilesine Aşık’ kitabındaki ilk öykü, Baharın Bittiği Akşam, bu cümlelerle başlar. Bu cümlelerin kıymeti, Okyay’ın kederli bir atmosferin hakim olduğu bu kitabında her şeye rağmen bize yaşamdaki küçük sevinçlerden yana bir yazar olduğunu anımsatmasıdır. Su gibi bir çırpıda okunuveren bir kitaptır elinizde tutuğunuz. Hızla okunuvermesi kolaylığından değil, yaşamı kendi ritmiyle, çeşitliliğiyle yansıtmasından. Hep bildiklerimiz; ama çoğu zaman es geçtiklerimiz; komşumuz, arkadaşımız akrabamız olanların öyküleriyle bizi buluşturur kitap.
‘Çilesine Aşık’taki öykülerin konuları çeşitlilik gösterse de hepsinin güçlü bir ortak noktası var; o da hepsinin kadın merkezli oluşu. Gündelik yaşamın içinden, güçlü gözlemlerin yansımsıyla kurulmuş kadınlık halleri. Öyle her gün çoğumuzun başından geçebilecek, hepimizin yakınlarında yaşanan, tanıklık edebileceğimiz öyküler bunlar. Bu kadar sıradan ve olağan olanı ‘hikâye etmek’ bir yazar için cesaret isteyen bir tercih olmalı. Büyük durumlar, büyük ve çarpıcı konular okur için de yazar için de iştah kabartan bir şeyken ‘küçük şeyler’ daha zor tercih edilen ve yazılmaya /işlenmeye karar verilen temaları oluşturuyor. Yazarın öyküde bu sıradan ve olağan şeylere dair bilinçli bir tercihinin ve ısrarının olduğu söylenebilir. Sıradan olanın mucizesinin edebiyattaki karşılığı, Leyla Ruhan’da öyküler olarak cisimleşmiş.
Kadınların temsil biçimleri açısından öykülere baktığımızda da hikâye edilenin kendisi kadar olağan ve sıradan kadınların edebi temsilleriyle karşılaşıyoruz. Bu kadınların ortak noktaları hemen hepsinin ‘iyi’ insanlar olmaları. Sevebilme yetisi olan; güç, yaşam koşuşturmacası ve döngüsüne kendilerini kaptırmış, çok sorgulamayan değilse de sorgularını seslerini yükseltmeden, acı ve kederlerini içe akıtarak yaşayan bir ölçüde ‘çilesine aşık’ kadınlar. Bu kadınlar, makus kaderlerini dönüştürmek konusunda kararlı, bilinçli bir farkındalıkla çemberin dışına çıkmaya çalışan, devrimci ruhlu kadınlar değil. Kısacası hemen her gün gördüğümüz, dokunduğumuz, değip geçtiğimiz yaşamın içinden kadınlar bunlar. Dolayısıyla da öykü içindeki halleri yaşamın içindekinden farklı değil hiçbirinin. Kadınların hikâyesini biraz ‘çilesine aşık olma’ hikâyesi olarak gördüğünü söyleyebiliriz yazarın. Cinsiyet eşitsizliğine dair tezli bir edebi tavırdan özellikle kaçıyor gibidir yazar. Büyük cümleler kurmak ve günümüzde artık inandırıcılığını çoktan yitirmiş olan ‘edebiyatla’ kurtulmak halesinden özellikle uzakta durarak bakmayı yeğlemiştir kadınlara ve hayata. Bu tavır özellikle üslubunun ana malzemesi olan samimiyete gölge düşürmemek adına özenle tüm öykülerde korunur. 

Kanaviçe işleyen kadınlar
Leyla Ruhan öykülerinin karakteristik başka bir ortak özelliği de dili ve biçemidir. Kitabın bıraktığı izlenim bu öykülerin sanki önceden belirlenmiş ve benimsenmiş bir kanavaya oturtulmuş olmaları. Hani kanaviçe işleyen kadınların kasnakları gibi. Hemen hepsinde aynı kasnak, çerçeveleme kullanılmış. O nedenle dağınık değil, son derece derli toplu bir biçimsel çerçeve sunuyorlar bize. Aynı kalitede ipler kullanılmış bu öykülerde. Aynı incelikli renk seçimleri yapılmış. Yani hepsinde ortak bir dil beğenisinin bilinciyle sözcükler seçilmiş, cümleler kurulmuş, pasajlar oluşturulmuş. Bu nedenle fazlalık gibi duran bir anlatıma, dil pürüzüne hemen hiç rastlanmıyor. Dile ve içeriğe ait unsurların yan yana gelişi olağanın sıcaklığını ve samimiyetini taşıyor bu sayede. Aynı özenle işlenen, ortak özelliklerle inşa edilen hiçbir öykü birbirine benzemiyor ama. Hem çok aynı; hem çok başka. 

Yazarın edebiyat evreni
Bir yazar için dil, biçem, tema açısından çok çeşitli ve cüretkâr denemelere başvurmadan bu renkliliği sağlamak oldukça zor bir iş. Bu öykülerin bu farklı tatları taşıyabilme gücünün temelinde sakin, serinkanlı, bilinci yüksek bir dil kullanımı yatıyor. Pürüzsüz, iddiasız, açık, berrak, rahatlatıcı bir dil bu. Bu dil sayesinde biz, öykünün bize taşıdığı insanları yabancılamıyoruz. Kolayca onların aralarına girip onlarla birlikte öykünün mekanlarında geziniyoruz.
Yazar, bu dil özeninizi ağırbaşlı bir iddiasızlıkla ve alçakgönüllülükle öykülerinize taşıyor. Nezihe Meriç gibi bir dil ustasıyla olan yakınlığı, onun öykü dünyasına dair tanıklığı, bir anlamdan ustadan el almış olması, Okyay’ı dil işçiliğine dair bambaşka bir sorumluluğun içine almış gibi. O nedenle bu sorumluluk dile ve söyleyişe dair saygılı bir mesafeliliği de getirmiş görünmektedir. Yazar öyküler boyunca bu nedenle hiç yalpalamaz.
‘Çilesine Aşık’taki her öyküyle birlikte biz de Okyay’ın edebiyat evrenine biraz daha yaklaşırız. Orada neler mi var: her şeyden önce insan sıcağı, sevgisi var. Köylü, kentli, sevgili, anne, evli, bekar, yaşlı, genç, kadınlar var. Dil lezzeti ve emeği var. Söyleyişinde, edasında samimi bir mahcubiyet ve ağırbaşlılık var. Sevgiye ve iyiliğe çok inanmış bir yazarın tüm bu değerlerle okuruna selam duruşu var.

ÇİLESİNE AŞIK
Leyla Ruhan Okyay
NotosKitap
2010, 94 sayfa,
10 TL.


    ETİKETLER:

    kitap

    ,

    Edebiyat

    ,

    Sabah

    ,

    Akşam

    ,

    Bugün

    ,

    Kadın

    ,

    Hakim

    ,

    Yaşam

    ,

    yazar

    ,

    ,

    zaman

    ,

    genç

    ,

    derece

    ,

    Selam