Geçmişin o kahredici yalnızlığı

Geçmişin o kahredici yalnızlığı
Geçmişin o kahredici yalnızlığı

Ahmet Ümit

Ahmet Ümit'in, 'Sokağın Zulası', 'aynı'laşma sürecinin içinden sıyrılarak, özgünlüğünü koruyan bir şiir kitabı. Yazarın 25 yaşında Moskova'da yazmaya başladığı şiirler, bir hayat tanıklığının, kişisel tarih yolcuğunun kayıtları
Haber: ERTEKİN AKPINAR / Arşivi

Fitche, “roman suç, şiir özgürlük çağına özgüdür” der. Bu noktadan hareket ederek, yaşadığımız yüzyılda söz ve görüntü sanatlarının artık daha çok özgürlüğü içerdiğini söylemek mümkün. Söz sanatlarında şair de, şiir de hala önemli bir mevziide duruyor... Şüphesiz sözcüklerle bir dünya ifade edilebilir, kurulabilir, yaratılabilir. Ama günümüzde yazılan şiirin, hayatın gerisinde kalmak gibi bir sorunla karşı karşıya olduğunu da yadsıyamayız. Sadece şiirde değil söz sanatlarının neredeyse tamamında sözcüklerin bu hayatı açıklamakta yetersiz kaldığı da rahatlıkla söylenebilir. Yazarların ve eserlerinin ‘aynı’lığın içerisinde kaybolduğunu ve gittikçe sıradanlaştığı savlanabilir.
Ahmet Ümit’in, ‘Sokağın Zulası’, ‘aynı’laşma sürecinin içinden sıyrılarak, özgünlüğünü koruyan bir şiir kitabı olarak karşımıza çıkıyor. Yazarın yirmi beş yaşında Moskova’da yazmaya başladığı bu şiirler toplamını, bir hayat tanıklığının, kişisel tarih yolcuğunun önemli kayıtları olarak görmek olası ama sadece bu mu? Ümit’in şiirleri aynı zamanda, okuyucusuna farklı okuma alanları açan, gelecek üzerine umut veren bir ‘hayat vaat ediyor’. Vaat edilen hayat, varlığımıza anlam katma arayışı olarak öne çıkıyor. Bu olgu, Ümit’in romanlarında kahramanlarına yaşattığı bir süreçtir de aslında. Yalnızlıkla baş edilme çabasının hayattaki karşılığı da diyebiliriz buna. ‘Sokağın Zulası’ndaki şiirler, anlattığı bütün acılara, düş kırıklıklarına rağmen hayatın insana sunulmuş en güzel armağan olduğu görüşünü ısrarla vurgulamaktadır. Yazar, tam da bu duygunun peşindedir. Evet yaşadığı kent ve oradaki hayat, Ahmet Ümit’i de sarsmış, yaralamış, mutlu kılmış, bir anlamda yaratmıştır. Tıpkı Antep’in Ülkü Tamer’i, Nakıp Ali’yi sarstığı, hırpaladığı ve yaraladığı gibi… Sahici -hakiki demiyorum- olan da budur zaten; o ömür, o geçmiş, o hayaller, o umutlar, o inançlar, o yalnızlıklar yıllar geçse de döner gelir ruhunuza çarpar.
Dün (geçmiş) ve bugün (şimdiki zaman) arasında şairin gözünden bir hayat okuma/yorumlama/aktarma sürecine tanıklık ediyoruz. Gözünü açtığında gördüğü topraklarla, doğduğu kentle (Antep’le) hüzünlü bir vedalaşmayla başlıyor kitap .
“Yaz bulutu gibi geçti çocukluğum/ Saçlar alabros/ boynumda kravat/ zorlu bir yarıştı delikanlılık/ yumruklarım, yara izlerim/ … / Kaç arkadaş bıraktık/ bu kentin kırmızı topraklarında?/ Kaç gülüş söndü yüzümüzde?/ Bir ömürdü sokaklarında, bir kaç yıla sığan/ güneşinin altında dövüşmek/ taş duvarlarının gölgesinde gizlenmek/ birken bine, hiçken bize dönüşmek/ inkâr etmiyorum, en güzel yıllarımdı/en güzel yıllarımı incitmeden topladım.”
Şiir bir tür otobiyografi gibi akıp gidiyor. Beylik laftır; insan, yaşadığı toprağa benzermiş. Umutları, sevinçleri, isyanlarıyla… Yaşadığı hayata itiraz edenler için söylenecek tek cümle de “isyanın onlara gururu öğrettiğidir”. Aslında hepimiz hayallerimizin kurbanıyız. Ahmet Ümit’in bu şiirinde Antep’e ve kendi gençliğine bakarak dile getirmeye çalıştığı anlam da bu bence. Çok kişisel olduğu kadar çok da evrensel bir duygu. Dünyanın her yerinde yaşanmış, yaşanmaya devam eden ve asla bitmeyecek bir duygu. Ahmet Ümit, bu şiirine egemen olan hüzün duygusunu öteki dizelerinde de sürdürüyor. Sokak Şövalyesi’nde olduğu gibi: “Haluk öldü/ Fırtınadan az önce/ Rüzgâr dalları bükmemişti/ Bulutlar henüz sessizdi/ Dışarıda yağmur başlamamıştı...” Suphileri Aramak ve Deniz’i Anımsamak şiirlerinde de, aynı kederi görmek mümkün. Bu, sadece yazarın değil, yakın tarihte bütün bir ülkenin hissettiği duyguydu.
Ahmet Ümit bu durumu şöyle açıklıyor; “İlk şiirlerim, bir tür anons gibiydi; diktatörlüğe, zulme direnmenin muhteşem bir davranış olduğunu ve bunu bütün insanların bilmesini istiyordum. Sonra şiir, kendimi tanıma aracına dönüştü. Yazdığım duygular, düşünceler bana aitti ama aynı zamanda yaşadıklarımı imgesel anlatılara dönüştürürken, onları bir kez daha tahlil etmem gerekiyordu. Böylece kendime yönelik bir iç bakış geliştirmeye başladım.”
Ümit’in bu iç bakışını sadece şiirlerinde değil, romanlarında da gördüğümüzü söyleyebiliriz. Üstelik şiir tekniğini kullanarak bunu yapar. Örneğin, ‘Ninatta’nın Bileziği’ tarihi bir destan niteliği taşısa da, yazılanlar şiirsel metinlerdir. ‘Patasana’daki tabletler ya da ‘ İstanbul Hatırası’, sanki devasa nitelikli tek bir imge gibi karşımıza dikilir. ‘Beyoğlu Rapsodisi’ni bitirdiğimizde, yüreğimize çöken acı, güzel bir şiirin ruhumuzda yarattığı sarsıntıya benzer. Kuşkusuz ‘Sokağın Zulası’, romanlardan çok farklıdır. Yazar, şiirlerinde ‘durum’u değil, ‘duygu’yu anlatmaktan yana bir anlayış sergilemektedir. Ama burada bile, zorlama bir dil yaratmaktan çekinerek, yani alaycılık, örnekleme, süslü bir üslubu değil, romanlarındaki gibi yalın bir anlatımı seçmiştir. Yukarıda sözünü etmeye çalıştığım ‘aynı’lığın farklılaştığı yer tam da burasıdır işte. Yazar bunları yaparken, yaşama bilincinin, hayata müdahale etme serüvenine dönüşü(mü)nün ipuçlarını da veriyor bize. “Bağışla, ben umudu arıyorum hâlâ” diyor yazar. İyimser bir bakış açısıyla söylenmiş bu sözü, Ümit’in doğduğu kentle ilişkilendirirsek, aslında yaşanan duygunun ne kadar kahredici ‘büyük bir yalnızlık’ olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Kitabın özelinde bu anlayışı düşünmeye başladığımızda özne-kent/geçmiş-dil ilişkisini rahatlıkla kurabiliriz ki bu da Sokağın Zulası’nın merkezini oluşturuyor zaten.
Kitabın ilk bölümünde şiirlerin yapısal özelliklerine baktığımızda, geçmişten beslenen ve ‘kayıp zamanın peşinden’ giden bir izlekle karşılaşıyoruz. Bu izlek, okuru satır aralarında, ‘durup ince şeyleri anlamaya’ da çağırıyor. 

Bir sanatçının hayat muhasebesi
Kitabın ikinci bölümündeki şiirlerin altında, bedeli ödenmiş bir hayatın kıpırdanışları seziliyor. Yazarın ütopyası, umutları, düş kırıklıkları ve yürüttüğü mücadele giderek belirgin bir hal kazanıyor. Bu noktada, son 25 yıl içerisinde yazılmış bu şiirlerde, Ümit’in önem verdiği değerlerin pek değişmediği görülüyor. Onun için önemli olan kavramlar hep aynı kalmış. Özgürlük tutkusu, derin bir insancıllık, daha güzel bir dünyaya olan özlem, doğaya saygı... İkinci bölümdeki şiirler ideallerinin, tutkularının, ‘bize ne oldu?’ hesaplaşmasının izlerini taşıyor. Biraz kendi kendine konuşarak, biraz yazının sessizliğine sığınarak yalnızlık duygusunun ne kadar evrensel olduğunu kanıtlıyor. Yalnızlık duygusunu, insanın kentle ilişkisi bağlamında, çarpıcı imgelerle önümüze seriyor.
Sokağın Zulası’nın üçüncü bölümünde bambaşka bir üslup karşımıza çıkıyor. Belki de Ahmet Ümit, ülkemizde hiç denenmemiş bir çabaya kalkışıyor. Edgar Allan Poe’nun Kuzgun adlı şiirine gönderme yapıyor. Modern insanın dünayaya bakış açısına eleştirilerle dolu bu gönderme, eğlenceli olduğu kadar düşündürücü bir çalışma olarak okunuyor. Yeniden yazımın başındaki görüşlere dönecek olursak, güneşin altında yazılmadık konu yoktur, önemli olan bu konuları ne kadar farklı anlatabildiğinizdir. ‘Sokağın Zulası’ bunu başarıyor. Üstelik şiirde hiçbir iddiası olmayan bir sanatçının kaleminden dökülen dizelerle yapıyor bunu. Çünkü, yazar ya da şair, geçmişin ve şimdiki zamanın ‘iz’leriyle ördüğü bu şiirlerin gerisinde hep bir hikâye saklıyor. Gidenin ve bir daha dönmeyecek olanın hikâyesi. Yani kayıp zamanlara duyulan büyük kederin hikâyesi.

Yokluğunda üşümek
Sen yoktun.
Terk edilmiş bir İstanbul vardı
Yaslanmış gökyüzünün umarsızlığına,
Eylül rüzgârlarıyla sararan
Bayram kartpostallarına benzeyen.

Sen yoktun,
Bir çocuk ağlardı istasyonlarda,
Gece yarıları uykumu bölerdi hıçkırıkları,
Trenler geçerdi gözbebeklerimden,
Kirlenirdi bembeyaz umutlarım.

Sen yoktun,
Yokluğunla kalkardı ada vapurları,
Gölgelerimiz gezinirdi ağaçlıklı yollarda,
Kayalıklarda seslerimiz çınlardı,
Deniz seni sorardı bana.

Sen yoktun,
Tüm dünyayı değiştirebilirdim,
Oysa aynalarda eskiyor yüzüm.
Ne yana baksam karşımda bir anı,
Meğer İstanbul ne çok benziyormuş sana.

Sen yoktun,
Omuzlarımda paramparça bir yürek,
Göğüs kafesimde karmakarışık bir kafa,
Kıvranarak olayların burgacında,
Gezinirim sensizlikle, deliliğin sınırlarında.

Sen yoktun,
Kanayan bir sevda vardı,
Yeryüzü ıssızlığında.


SOKAĞIN ZULASI
Ahmet Ümit
Everest Yayınları
2011
96 sayfa
10 TL.