Gel

Gel
Gel
Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

Çağrı şiiridir Ebubekir Eroğlu’nun yazdığı. Anahtar kelimelerden birisidir o yüzden ‘gel’dir onda. İçtendir. Hesapsızdır. Dahası gel, kelime olmanın ötesine geçer, şiirsel eylemin kendisine, doğasına dönüşür. Ne demektir, şiirsel eylemin kendisine dönüşmek? Ebubekir Eroğlu, şiiri aktüel olandan değil, saklı olandan, sessizce sürüp gidenden çıkarır nefesini. Bu çıkarım, kendi içinde elbette derin gerilimler ve sıkıntılar barındırır. Çağırdığı yer, gelip geçilecek değil soluklanılıp yük omuzlanacak bir yerdir. Yükleniş beklemektedir kulak vereni. Kimseler gelmese, bu çağrıyı duyan olmasa bile bu ses kendisini yaşatmayı bilecektir oysa. Sesleniş bu bakımdan bir imdat çığlığı, yardım talebi değil, paylaşım arzusudur. Hareketin, yaşamanın, değişimin kendi doğası, metafiziği içinde sürüp gitmesi, insana bilgi sunduğu kadar sorumluluk da telkin eder. Biz en azından duyup yaşarız onun şirinde bu duyguyu. İnsana düşen, şeklin mahkumu kalmak değil, ‘şekillendirme’ hakkını kullanmaktır. Böylelikle, şekil, kabalıktan kurtulacak, şiddetten arınacak, metafizik özün iyiliğiyle dolacaktır. Yer altı sularının şifaya dönüşmesi gibi. Şair özne, şairin durmadan yarattığı isimsiz personalarla birleşip hep o sesi ünleyecektir; ‘gel’. İyilik, saf iyilik asla sahipsiz kalmamalıdır bu şiire göre. Geçmişten süzülüp gelenle, bugün yaşama isteği duyan fakat bu isteğe uygun hayat alanı bulamayan arasındaki gerilimi de görür bu şiir. Ne var ki mizacı kavgaya değil, anlamaya ve anlatmaya ayarlıdır. Eleştirir ancak şikayet etmez. Sahipsiz kalan, kaosa batan, soğuyan demir gibi sertleşen hayata, emanet bilinciyle yaklaşır. “taş bize, demir bize emanet” der bu yüzden. Taş ve demir olan, sadece eşya değil, o sıfatlara bürünmüş her şeydir. İnsandır da ilkin.
İlk kaynaktan, ilk noktadan, taşın toprağın ilk görüntüsünden konuşur çıkar gibi bir hali var bu şiirin. Müziğini alabildiğine gizleyen, mecbur olmasa yeryüzüne çıkmak istemeyen, çekinik bir dil bu. Evet çekinik bir dil ve her çekiniklikte kaçınılmaz olan katılık ve zorluk burada da var. Bu yönüyle okuyucudaki mevcut birikimi sünger gibi çekip kendisine mal etmeyen bir tutum sayılmalı. Şiiri yaratmak kadar, çağrıda bulunduğu kitleyi (okuru) de şekillendirmek istemesi boşuna değil. Şiir algısı düşünce ve kültürle bağdaşık. Yaşamanın ağır karmaşası, düşünce ve hayat planındaki derin anaforlar zaman zaman onu da sendelendiriyor. Çelişki, caddeler kadar zihinlerde de cirit atıyor. Ne yapacak o zaman, şair ne yapacak? Şiir ne yapacak? “dil bulutlanıyor çelişkileri göre göre / söz oysa bitmiş değil, erkenci de sayılmaz” demenin yanında, ne yapacak? Önerisi hazırdır şairin. Daralan zamanlara rağmen, dışarıdaki ateşin bütün yakıcılığına ve verdiği üzüntülere rağmen, yaralayan bir bilgiyle gelen bir yol var. “İç ateşine sığınmak’tır o. İki ateş arasındaki insana manevi ateşi önerir. Çünkü; ‘iç ateşi görünür kılar içimizde olup biteni/ durgunluğa sığmayan nur gibi/ unutmaya izin vermez, alışmaya, kanıksamaya/ ormandaki ateşse/ kavurup kendisine benzetir kendi içindekileri.” Hayat içindeki hayat çağrısıdır bu ses, bu gel sesi….
Kendisini göstermek için ayağa kalkmayan, hoplayıp zıplamayan, sağa sola çarpmayan bir şiir bu. Güvenli bir şiir. Güvenen bir şiir. “var bir şarkım benim/ hepinizi kucaklıyor yürekten/ gürültüyü eritip sessizliği alt ediyor..” diyebilen bir şiir. Kendi içinde, bir inanç, doğa ve insan ideali taşıyor. Tırmanmaya, tepeler çıkmaya, yüksünmemeye, yorulmaktan söz etmemeye ayarlanmış bir şiir. Dahası titrek bir şiir. Korumacı. Buz üstünde yürür gibi konuşması bu yüzden. Daha bir şey daha görüyor ve gözlemliyorum Ebubekir Eroğlu’nun şiirinde. Safkan taylar gibi, bakışında ve naturasında soylu bir yan taşımakla birlikte, henüz kırlara çıkmaktan, fütursuz koşmaktan ürken bir yanı da var. Bir sosyal yaşama eksikliği mi bu yoksa mizacın tam kendisi mi düşünmek gerekir. Okur katından bakmak gerekir başka gözlerle. “kalbe ekilen tohumları unutacak mıyız” diye soran bir şiirle karşı karşıyayız çünkü. Ve bu sosyal yaşama birazcık kendisini açık ettiğinde, şiirin başka yönlere kanatlandığını gözlemleyebiliyoruz. ‘Uçta’ şiiri bu bakışla da okunmalı.
Çağrı şiiri olmak, bir ses, bir müzik içerdiği kadar, görmeyi ve duymayı da karşılar. Akıp giden görüntülere, sıradan yaşantılara kendi mantığının penceresinden bakıyor, özellikle bakıyor Ebubekir Eroğlu. Bakmakla yetinmiyor, göstermek ve duyurmak istiyor. Tam olarak sınırlanmamış, kategorize edilmemiş ve hatta biçimlenmemiş bir kurgu bulunuyor bu şiirlerde. ‘Bedel’ şiiri salt bu bakımdan gözlemlenebilir. “toprak yer açar/ tek tek düşen yapraklara/ manzara olarak bile yok bir bedel/ yoksul yere kattıklarına” diyerek süzülen şiir, diğer şiir ve mısralara katıla katıla yineleyecektir çağrısını, gel diyecektir, teklifsiz akan büyük akışa gel, katıl, ait ol. Yeter ki ‘gel’.

Seslİ Harfler
Ebubekir Eroğlu. Yapı Kredi Yayınları, 201, 104 sayfa, 14 TL.