Geldim... Yıllar sonra...

Geldim... Yıllar sonra...
Geldim... Yıllar sonra...
Heyula, 1980 askeri darbesinde ortadan yok olur. On yıl sonra evine döner ama artık ne evi ne kendisi aynıdır. Yiğit Bener ölüler diyarına giden Odysseus'u aklımızda tutmamızı istercesine heyulayı bir hayalet gibi anlatır
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE - akafaoglu@yahoo.com / Arşivi

Edebiyat tarihinin en sevilen öykülerinden biri, Odysseus’un eve dönüş macerasının anlatıldığı Homeros destanıdır. On yıl süren Troya savaşından sonra Odysseus, savaşı kazanmış olarak, havanın çok güzel, rüzgarın uygun olduğu bir günde, on iki gemisiyle birlikte Troya’dan, evi İthaka’ya doğru yola çıkmıştı. Bebekken bıraktığı oğlu Telemakhos’a ve karısı Penelopeia’ya kavuşmaktan başka isteği yoktu. Zeka ve kurnazlığıyla ünlü Odysseus, tüm yeteneklerini kullandığı halde eve dönüş yolu çok zorlu çıktı ve ancak on yıl sonra evine varabildi.
Yiğit Bener, ‘Heyulanın Dönüşü’ romanında Odysseus benzeri zorlu bir eve dönüş anlatıyor. Odysseus’un öyküsü eve dönüp, karısına musallat olan damat adaylarını öldürdüğünde ve ailesine sahip çıktığında biter; Bener’in Heyulasının öyküsü ise bu noktada, yani eve dönüşle başlıyor. Heyula da Odysseus gibi on yılda dönebiliyor evine. 

Otobiyografik izler
‘Heyulanın Dönüşü’ ilk sayfasında, öyküsünü anlatmayacağını söyleyerek başlıyor. “Öbür dünyaya nasıl gittiğimi sormayın. Ben de anlamadım. (...) Uzun hikâye... Karmaşık... Sıkıntılı... Anımsamak istediğimi sanmıyorum. (...) Anlatasım yok.” Bunun yerine bize, öbür dünyadan dönüş öyküsünü anlatmayı vaat ediyor. Bir romana anlatmayacağını söyleyerek başlamak, okurda iki etki yaratır. Birincisi, öykünün acısını hisseder okur: anlatılamayacak kadar acı bir deneyim yaşanmıştır. Böylece anlatılamaz olduğunu söyleyerek zıt bir etki yaratmayı başarmıştır yazar, hatta bu sözlerle öyküsünü anlatmaya başlamıştır bile. İkinci etki ise, asıl öykünün başka yerde olduğu izlenimi vermesinde yatar: anlatılmayan öykü temelinde gelişen yan öykülerdir okuduğumuz.
Yiğit Bener her iki etkiyi hissettiriyor. Bu format ayrıca yapmak istediği başka bir şeye de yardım ediyor. Kendi öyküsünü anlatmayarak bunu bir kişinin değil, bir grubun, bir neslin, bir ülkenin ya da bir dönemin hikâyesi olarak okumamızı sağlıyor. Ayrıca adını bilmediğimiz heyula hakkında betimlemeye yer vermeyerek anonim bir kahraman yaratıyor.
Buna rağmen anlatmadığı öykü hakkında birikimler edinmeye başlıyoruz (ne de olsa dört yüz sayfalık bir roman söz konusu). Heyulanın 1980 askeri darbesinde yok olduğunu, ancak on yıl sonra eve dönebildiğini biliyoruz. Roman dönüşle başlıyor. “Herkesin bir miladı vardır. Heyulanınki çoğuldur. Öbür dünyaya gidiş ayrı, dönüş ayrı...” Roman iki geçmiş milat noktası temelinde şekilleniyor. Temelde 1990’daki dönüş anlatılıyor fakat anlatının bugünden yapıldığını, yirmi yıl öncesinin anlatıldığını biliyoruz. 80’ler, 90’lar sürekli bugünle karşılaştırılarak anlatılıyor.
Bener otobiyografik izler taşıyan bu romanında aralara “parantez” ve “dipnot” başlığı verdiği bölümler yerleştirmiş. Aslında tüm roman parantezlerden ve dipnotlardan oluşuyor gibi okunabilir çünkü bu tam anlamıyla bir anti-roman. Öyküsünü gizleyen, anlatmayan ama hissettiren, benzeten, anlamlı kılan.
Öyküyü anonim kılmanın bir yolunu da farklı türlerdeki olaylar içinde yer alan benzer acıları ve hisleri anlatarak başarmış. Örneğin heyulanın kayıp on yılını hapiste mi, sürgünde mi, akıl hastanesinde mi geçirdiğini bilmiyoruz. Ama yıllar sonra komadan uyanıp eve dönen birini, müebbet hapse mahkûm olmuş bir diğerinin afla çıkmasını, hatta ölmüşlerin hayaletlerinin kapıya dayanmasını örnek olarak veriyor. Bunlar netlik vermiyor ama kesinlikle okuru yönlendiriyor. Aynı şekilde heyulanın acısını anlatmak yerine, askeri darbe sonrasında intihar eden dört tanıdığından, işkence görmüş dostlarından, ölenlerden örnekler veriyor. Böylece geniş bir çevrede yaşanmışlık olarak anlıyoruz o yılları. 

Yüzleşmek acıdır
Evden uzak geçen zamandan hep “öteki dünya ” diye söz ediliyor. Bir ölüler diyarı. Heyulanın kayıp on yılını ölüm eğretilemeleriyle canlandırıyoruz zihnimizde. Geri dönüşün en büyük dramı, dönülen evin aynı ev olmamasıdır. Bununla birlikte dönen yolcu da giden ile aynı kişi değildir. Yiğit Bener özellikle ölüler diyarına giden Odysseus’u aklımızda tutmamızı istercesine heyulayı bir hayalet, hortlak ya da yaratık gibi anlatır. Yıllar sonra ailesinin kapısını çaldığında bir hortlak görmüş gibi davranırlar ona. Aslında onca zaman boyunca onun yokluğuna alışmak için çektikleri acıdır yüzeye çıkan. Evi, odası ve döndüğü şehir çok farklıdır. Anne ve babası onun yokluğunda eve bir kedi almışlardır. Çocukluğunun geçtiği odadaki eski eşyalar kaldırılmış, atılmış, yerine yeni eşyalar gelmiştir. Bu değişikliklerle yüzleşmek acı gelir heyulaya.
‘Heyulanın Dönüşü’ bir roman olduğu kadar, ayrılık ve dönüş üzerine yazılmış denemeler derlemesi olarak da okunabilir. Kurgu geri planda bırakılıp, anti-roman tadı verildiği için, öyküsü için değil düşünceler için okunan bir metin. Odysseus gibi, dönen kişi kalanlardan farklı deneyimler yaşamıştır, eskisi gibi olamaz artık. Bu bütün ilişkilerini etkilediği gibi, “ev” hakkında daha nesnel bir bakışa sahiptir. Farklı bir bakış kazanmış, sadece burada kalmış olanlardan ayrı bir yola girmiştir. Bunu en çok türban, din, demokrasi, nesiller arasında farklılıklar gibi konuları yakınlarıyla tartışırken görüyoruz.
Romanın formatı üzerine eklenecek bir nokta da, yer yer mektup izlenimi vermesi. “Haklarını ödeyemem...” “hâlâ anarım...” gibi açıklamalar özellikle şahsa yapılmış duygusu uyandırıyor. Bir romanda edilmesine alışık olmadığımız bu sözler, biraz itiraf, biraz hesaplaşma, biraz meditasyon olan bu roman için aslında çok uygun kaçıyor. Bir yandan yazarın anlatarak anlamaya çalıştığı izlenimi ediniyoruz diğer yandan o günlerin mantığını yakınlarının anlamasını da arzu ediyor. 

Gelişmiş zevke sahip okurlar için
Eleştirebilecek bir nokta, günümüz sorunlarıyla ilgili bölümlerde tartışmayı yüzeysel bir boyutta bırakmış olması. Örneğin türban, örtünme, iktidar partisi gibi konuları her evde, her yerinde, her sokakta konuşulan boyutunun dışına çıkarmamış. Bunun yanı sıra, ölümü çok derinlemesine ele almış. Özellikle romanın son bölümünde ölülerle kurduğu diyalog, merasimlerin yüzeyselliğinin ifade buluşu ve anlam arayışları sıradışı fikirlerle dile getirilmiş.
Her kitap bittiğinde, bunu kimler okumalı diye sorarım kendime çünkü her kitabın okuru ayrıdır. Basit olay örgüsü arayan roman okurunun yadırgayacağı format, farklı edebi türlerden zevk alan, özellikle de gelişmiş zevke sahip okurlar tarafından çok sevilir. Yiğit Bener’in romanı da bu türden. Sanırım 80’li yılları yaşamış neslin okurları için daha derin anlamlar taşıyacaktır. Neler yaşandığı yerine nasıl yaşandı sorusunu soran; bir hikâye yerine çoğul hikâyemizi anlatan, tam da 12 Eylül tarihinde yayımlanan, düşündüren ve tartışan bir roman.

HEYULANIN DÖNÜŞÜ
Yiğit Bener
Can Yayınları
2011
354 sayfa
24 TL.