Geleneklere isyan edenlerin sözcüsü

Geleneklere isyan edenlerin sözcüsü
Geleneklere isyan edenlerin sözcüsü

Haruki Murakami

Katı kuralları olan gelenekçi Japon toplumunda gençler biraz nefes alabilmek adına modaya, lüks markalara, teknolojiye, karaokeye ve Murakami'ye sığınıyorlar. 'Gelenekleri sıkıcı buluyorum' demekten çekinmeyen yazar, geleneklere isyan eden Japon gençlerinin sözcüsü, dert ortağı ve 'cool' bir ağabeyi gibi
Haber: ZEYNEP ALPASLAN / Arşivi

Batı, kendini dünyanın merkezine koyarak Japonya’yı tüm dünya adına ‘uzakdoğu’, ‘japone’ olan her şeyi de uzak -dolayısıyla egzotik- olarak tanımlamış ve Japon ritüellerini kendi steril, ne kadar loş olursa olsun hep pırıl pırıl bir ışık yayan mekânlarına kabul ederek pahalı sinematografik zevklere dönüştürmeyi bilmiştir. Süzgeçten geçirilen Japon geleneklerine yakın durmak, bu yüzden batıda bir statü sembolü haline gelmiş, işadamlarından sofistike Cosmo kızlarına, akademisyenlerden Hollywood yıldızlarına geniş bir kitle tarafından kucaklanmıştır! Çok çalışan ama üç saat süren çay ritüeline de vakit ayırmayı bilen Japon miti aslında ‘vejeteryan suşi’den ya da kimono modasından farksızdır ve Japonlar yalnız ve güzel ülkelerinde kendi yaşamlarını kendi tempolarında, herkesten habersiz sürdürmeye devam etmişlerdir.
Murakami’nin evrenselliği ve uluslararası üne kavuşmasındaki süreç ise, daha dolambaçlı bir yol izlemiş. (Yazarın ilk kitabı Japonya’da 1979 yılında yayımlanmış, Avrupa ve Amerika’da tanınması ise yirmi yıl almış.) Bugün kitapları kırk dile çevrilmiş olan Murakami, yerel ve geleneksel olanı bir kenara ittiği halde Batı’dan tam not almayı başarabilmiş ender ‘yabancı’ yazarlardan. Aynı sebeplerden, Japonya’da gençler tarafından çok sevilirken, Batı’nın etkisinde kaldığı gerekçesiyle (yalnız karakterlerinin ‘Batılı’ duruşları yüzünden değil, aynı zamanda kitaplarında –Beach Boys’tan Vivaldi’ye, The Beatles’ten Nat King Cole’ye- satır başı rastlanan ve birçoğu için ayak uydurulması oldukça güç olan Amerikan popüler kültür referansları yüzünden) geleneklere bağlı yaşlı okurlar tarafından çokça eleştiriliyor.
Katı kuralları olan gelenekçi Japon toplumunda gençler biraz nefes alabilmek adına modaya, lüks markalara, teknolojiye, karaokeye ve Murakami’ye sığınıyorlar. “Gelenekleri sıkıcı buluyorum” demekten çekinmeyen yazar, geleneklere isyan eden Japon gençlerinin sözcüsü, dert ortağı ve zaman zaman da onlara ders veren (“Kapitalizm kötüdür!”) ama iyi müzikten ve bar işletmekten de anlayan, Avrupa ve Amerika görmüş ‘cool’ bir ağabey gibi. Murakami’nin yargılamayan bir üslupla, gerçek hayatta karşısına çıkan insanlardan ilham alarak hayat verdiği kahramanları egzotik olan (yani Batılı gözüyle ‘tam Japon’ olan) her şeyden köşebucak kaçıyorlar. Onlar uzun çay ritüelleri yerine filtre kahveyi, suşi yerine spagettiyi tercih ediyorlar. Geleneksel Japon sanatından değil, Amerikan popüler kültüründen etkileniyorlar. Aşk konusunda kafası karışık, içki içmeyi ve güzel müzik dinlemeyi seven, Tokyo’nun kalabalık caddelerinde ellerinde şemsiyelerle yürürken ya da otobanda büyük retro Amerikan arabaları sürerken hayal etmekte hiç zorlanmadığımız, kolay özdeşleşilebilecek, ‘basit’ karakterler onlar. Batılılara ‘o da bizden’ hissi veren romantikler. (on altı dile çevrilmiş, ‘İmkansızın Şarkısı’ mesela; ‘68 olaylarını bir aşk üçgeni çerçevesinde ele alıyor ve çıkış noktası, The Beatles’in Norwegian Wood isimli parçası.)
Kyoto doğumlu Murakami’nin kendisi de, babası Japon edebiyatı öğretmeni olmasına rağmen (elki de tam da bu yüzdendir, bilinmez) çocukluk ve gençlik yıllarında Japon sanatından uzak durmuş. Onun yerine, ne övülecek ne yerilecek bir şey yaparak, kendini Amerikan edebiyatına vermiş. Okul yıllarını film senaryoları okuyarak geçirmiş, sonraları Fitzgerald, Carver, Capote gibi çok sevdiği yazarların kitaplarını çevirmiş. Sanatçı kişiliğini şekillendiren, kendini Batı kültürüne daha yakın hissetmesi ve bu kültürden beslenmesi olmuş. Caz plakları dinleyerek, Hollywood filmleri izleyerek büyümüş Murakami’nin ilk romanını yazmaya beyzbol maçı izlerken karar vermiş olması durumu özetliyor zaten. Bugün kendisiyle aynı duyguları, aynı kültürel ikilemleri ve kimlik bunalımlarını yaşayan Japon gençlerinin, yeni kitabı için kitapçıların önünde kuyruk olmalarına da şaşmamak gerek. Zaten Murakami de, hiç şaşırmadığını söylüyor.
Murakami’nin basit ve akıcı bir üslupla yazdığı hikayelere, minimal ve melodik bir müzik gibi, okuyucuyu düş görmeye, dalıp gitmeye teşvik eden, hayal gücünü tetikleyen, insanda konuşan hayvanlarla çayırlarda koşuyormuş hissi uyandıran duygusal bir ton hakim. Müzik, Murakami’nin eserlerinde yalnızca referans verilen pop şarkılarında değil, romanlarının geneline hakim olan bu tonda da gösteriyor kendini. Binlerce caz plağına sahip olduğu söylenen Murakami müzikten ilham alarak yazıyor. Bu etkilenme, karşılıklı. Resmi internet sitesinde (hakkında sigarayı bırakmış olduğu, koşu maratonlarına katıldığı, bir zamanlar bir caz kulübü işletmiş olduğu gibi gerekli gereksiz bir sürü bilgi edinebileceğiniz bir site yazarın romanlarının ‘soundtrack’larını da dinlemeniz mümkün. Onun eserlerinden ilham alınarak, okuma deneyimine eşlik etmesi için yaratılmış müzikler, okuyucuyla yazar arasında pek sık karşılaşmadığımız, interaktif bir yakınlaşma vaat ediyor. Müzikle ilgilenen ve metnin kendisiyle yetinmek istemeyen Murakami okuyucuları, onun hikayelerine fon müziği oluşturabilecek eserlerini yazara gönderip, bu sitede yayımlatabiliyorlar. Müzik, fanları tarafından yazar hakkında yazılmış kitaplarda da ön planda tutuluyor; mesela Profesör Jay Rubin’in Murakami’nin yaşamını eserlerindeki otobiyografik öğelerden yola çıkarak anlattığı ‘Haruki Murakami and the Music of Words’ (Haruki Murakami ve Sözcüklerin Müziği). Murakami eserlerine hâkim olan bu müzikal ve oyuncu ton, yazarın zaman zaman ‘çocuksu’ olarak adlandırılma pahasına (bunun batı kültüründe bir küçümseme ifadesi olduğunu farz ediyoruz), fanteziler ve fabllar aracılığıyla ‘evrensel’ duyguları aktarmasına ve her seferinde bol melodili bir içsel yolculuk hikayesi anlatabilmesine de katkıda bulunuyor.
Picasso, eserlerindeki boğa imgesinin bir simge olarak (erkeklik, rütbe, iktidar, vs.) görülmesine karşı çıkarak nasıl “Ben sadece boğa çiziyorum” demişse, Murakami de “Ben sadece koyunlar hakkında yazıyorum, altında başka anlamlar aramaya kalkmayın” diyor. Özel yaşamını ‘normal, ama olaysız da olmayan’ bir yaşam olarak tanımlayan yazar, kitaplarının da bu şekilde değerlendirilmesini talep ediyor belli ki. Tabii metin bir kez görücüye çıktıktan sonra yazara yorum konusunda söz hakkı verilmez, özellikle de Murakami gibi ‘çocuksu’ bir yazarın yan anlamları didik didik edilmeye, hatta hiç yoktan yepyeni bir alt metin yaratılmaya müsait, hayvan imgeleriyle masalsı bir hayal dünyasını kışkırtan sade metinleri söz konusuysa. (Yazara 1996 Yomiuri Edebiyat Ödülü’nü kazandıran ve hakkında bir de inceleme kitabının basılmış olduğu Zemberekkuşu’nun Güncesi’nde, mesela, kafası karışık, intihar saplantılı, melankolik karakterlere eşlik eden ‘yardımcı oyuncular’ olarak bir ‘Zemberekkuşu ve Uskumru isimli bir kedi karşımıza çıkıyor.) Belki de Batılı eleştirmenlerin Murakami’yi bu kadar sempatik bulmalarının sebebi, onun yarattığı ‘o da bizden ama bak sen şu işe, hem de Japon!’ hissiyatından çok, eserlerini içlerini istedikleri ‘yetişkin’, ağır başlı renklerle boyayabilecekleri boyama kitapları olarak görmeleri olabilir. Ve belki de –Batılılar ne kadar sahiplenirse sahiplensin- onu tam istediği gibi, yani ‘olduğu gibi’ kabul edenler, sadece gerçek okuyucu kitlesi, yani otuz yaş altı Japon gençleridir.