Gençler daha yalnızdır

Gençler daha yalnızdır
Gençler daha yalnızdır
Haber: TUNA KİREMİTÇİ / Arşivi

Amerikan edebiyatının ‘harika çocuğu’ Jonathan Safran Foer’in kült romanı Her Şey Aydınlandı’yı okuyorum, tarifsiz kederler içinde. İstiyorum ki, Foer’in sayfalarında bir gedik, içinden kendime yol açabileceğim bir zaman kapısı bulabileyim ve oradan başlayayım cümleleri didik didik etmeye. Ama olmuyor: Ancak yirmili yaşların başlarındaki, ikircikli bir zihin tarafından üretilebilecek çılgınlıktaki satırlar, roman sanatının pek çok kuralını ters yüz ederek, beklenmedik bir gerçekliğe kapı aralıyor. O kapıdan bakınca insanları ve onların öykülerini, bambaşka açılardan görmek mümkün. “Geldik, dedi, işte ön basamak. İşte burası. Bu, senin kapın. Ve işte bu tuttuğum da senin kapının tutamağı. Ve işte, eve geldiğimizde ayakkabıları buraya koyarız. İşte, ceketlerimizi buraya asarız.”
Her Şey Aydınlandı, 2002’de yayımlandığında, Foer henüz yirmi beş yaşındaydı. Bu tuhaf, tuhaf olduğu kadar hüzünlü, hüzünlü olduğu kadar da komik romanın etkisi, kısa sürede yaşlı gezegenin dört bucağına yayıldı; bugün romanı okumamış olsalar bile, başrolünde Elijah Wood’un oynadığı film uyarlamasını izlemiş yüz binler var.
Malum, ‘köklere dönmek’, aslında Amerikan edebiyatında her dönem karşılaşacabileceğimiz, rutin temalardan. Yeni Dünya’nın sakinleri, hayatın bir döneminde, kim olduklarına dair, beşeri bir merakla soyağacı araştırmalarına atılabiliyor. Amerika’nın yazgısı, farklı bucakların yazgılarıyla iç içe geçiyor böylece. Genç kıta kendi kısa tarihine, dünyanın başka taraflarından takviyeler yapıyor.

Herkes kötü eylem yapar
Ama keşke etkisini bu kadar basit açıklayabileceğimiz bir romanla karşı karşıya olsaydık: Her şey kolayca aydınlanırdı.
Özetle, Jonathan Safran Foer adında, yazar olmak isteyen genç bir Yahudi, vaktiyle dedesini Nazilerin elinden kurtaran kadını bulmak için Ukrayna’yı şereflendiriyor. Kendisine rehberlik eden ve tüm iyi niyetine rağmen kafası edebiyata pek basmayan Odesa’lı yaşıtı Alex, Alex’in suratsız dedesi ve deli köpeğiyle birlikte, Ukrayna’nın ve geçmişin derinliklerine doğru yolculuğa çıkıyorlar. Amaç, Trahimbrod adında, Naziler tarafından yok edilmiş bir kasabayı (ya da ondan geriye kalanları) bulmak. Yolcular ilerledikçe geçmiş aydınlanıyor, İkinci Dünya Savaşı’nın uç insanlık durumları bir kez daha çıkıyor yüzeye.
Aslında öncesi de var: 1791’de, Ukrayna’daki Brod nehrinden kurtarılan yetim bir bebek, kasabanın yalnız, yaşlı adamlarından birine veriliyor ve biri yeni doğmuş, diğeri ölmek üzere bu iki insanın muhabbetiyle başlıyor her şey: “Bu, benim kalbimdir. Sen ona sol elinle dokunuyorsun; bunun nedeni solak olman değil ki öyle çıkabilirsin, sol elini tutup kalbime bastırmamdır. Şimdi duyduğun benim kalp atışlarımdır. Beni hayatta tutan budur.”
Birkaç katmanda yazmış Foer: Bir kendi bakış açısından, bir de feleğin sillesini yiyip duran Trahimbrod sakinlerinin ya da rehberi Alex’in ağzından anlatıyor. Gezi notları, Alex’in yazılmakta olan kitap hakkındaki ileri geri görüşleri ve Trahimbrod halkının anılarıyla gövdeleniyor kitap.
Özellikle Alex’in bölümleri romanın en yaratıcı hamlelerinden biri kanımca: 1990’ların karmakarışık Ukrayna’sında yaşayan ve Amerika’ya gidip muhasebeci olmayı düşleyen bu anlatıcının hem roman bilgisi hem de İngilizcesi kıt. Haliyle, büyük bir hevesle doldurduğu mektup sayfaları anlatım bozukluğundan ve küt düşüncelerden geçilmiyor. Ama gelin görün ki, çok güçlü bir dramatik etki bırakıyor okurda Alex’in kafa göz yararak da olsa derdini anlatma çabası.
“Herkes kötü eylemler yapar. Ben yapıyorum. Babam yapıyor. Sen bile yapıyorsundur. Kötü kişi, kötü eylemlerini dert etmeyen kimsedir. Dedem şimdi bu yüzden ölüyor. Yakarırım sana bizi affet ve bizi olduğumuzdan iyi yap. İyi yap bizi.”
Birkaç yıl önce, Küçüğe Bir Dondurma üzerinde çalışırken, Isabel Fonseca’nın gezi kitabı Beni Ayakta Gömün’le kesişmişti yolum. Fonseca o kitabında, Nazilerin katlettiği Çingene sayısının aslında aynı kaderi paylaşan Yahudilerden aşağı kalmadığını söylüyordu. Ama Çingeneler unutmayı seçerken Yahudiler koca bir hatırlama endüstrisi kurmuşlardı kendilerine. Foer’in romanı da gösteriyordu ki tek bir amacı vardı bunun: Her şeyi aydınlatmak.
“Yahudi olmayanlar dünyayı geleneksel duyularıyla yaşayıp algılar ve hafızalarını sadece olayların ikinci dereceden yorumlanmasında kullanırlarken, Yahudiler için hafıza bir iğnenin ucu veya gümüşi parıltısı ya da parmağa battığında çıkan kanın tadı kadar önemlidir. Parmağına iğne batan Yahudi, diğer iğneleri hatırlar (...) Bir Yahudi, bir iğneyle karşılaştığında şunu sorar: Nasıl bir şey hatırlattı bu bana?”
Haliyle, hatırlama-unutma ekseninde ilerleyen bir uzun yol öyküsü olarak da okunabilir Her Şey Aydınlandı. Yalnızca Amerikalı genç yazar adayı değil, ona rehberlik eden Ukraynalı gencin de keşfetmesi gereken pek çok şey var tarih geçitlerinde.
Öte yandan, tarihte Pogrom adlı verilen katliamların sorumlusu bazı Doğu Avrupa ülkelerinin, günümüzde Yahudi sanatçıların özellikle dikkatini çektiği de bir gerçek. Örneğin, komedyen Sasha Baron Cohen, Borat filmindeki sinir bozucu mizahıyla, ağır bir Pogrom mirası olan Kazakistan’ı neredeyse katranla tüye bulamıştı. Foer ise Ukraynalılara çok daha şefkatli bir mizahla yaklaşıyor. Onları temsil eden genç Alex’e dostça gülümsüyor ve romandaki şu cümleyi söylüyor adeta: “Derinlerde gençler yaşlılardan daha yalnızdır.”

HER ŞEY AYDINLANDI
Jonathan Safran Foer
Çeviren: Algan Sezgintüredi
Siren Yayınları
2010
310 sayfa, 22 TL.