Gerçeğin çölüne hoşgeldin

Gerçeğin çölüne hoşgeldin
Gerçeğin çölüne hoşgeldin

İLÜSTRASYON: ELA AYDEMİR

Kimliğini gizleyen ve bir fenomene dönüşen John Twelve Hawks'ın 'Dördüncü Âlem' üçlemesinin ilk kitabı 'Yolcu' Türkçede. Okuyucu, George Orwell'a saygı duruşunda bulunan yapıtın sayfaları arasında tarafını seçecek
Haber: BAHAR KADER / Arşivi

İngiliz filozof Jeremy Bentham 1785 yılında gözetleme kulesinde kendilerini izleyen bir gardiyan olmaksızın mahkûmlara öyle olduğunu düşünmelerini sağlayan bir hapishane tasarladı. Panopticon adını verdiği bu model, iç içe geçmiş halkalardan oluşan ve tam ortasında bir gözetleme kulesi bulunan yeni bir hapishaneydi. Panopticon’un mimarisi ve ışıklandırmasındaki deha, mahkûmların saklanmasına izin vermiyor ve denetim altında tutuluyorlardı. Bentham’ın hapishanesi, bugün teknolojinin her türlü nimetinden faydalanarak -üstelik bireylerin rızalarıyla- küresel güvenliği sağlama rolünü kendine şiar edinen ‘büyük birader’in kitleleri dikizleyip, takip etmesinin de önünü açtı. Sistemin aksamadan çalışması ve kural koyucuların öngördüğü şekilde kitlelerin korku ve şiddetle denetim altına tutularak sindirilmesi için ne gerekiyorsa ‘büyük birader’ yapmaya hazırdı. Ne var ki sistemin akışını değiştiren dönemeçlerde hep bir yolcunun imzası vardır… 

Yolcu’nun asıl meselesi
‘Yolcu’, 2005 yılında Amerika’da yayımlandığında kısa sürede bir kült haline geldi. Çünkü yazarı John Twelve Hawks’ın gerçek kimliği meçhuldü ve romanı, bugünkü dünya düzeninin yeniden okunmasını öneriyordu. Üstelik Hawks’ın anlattığı hikâye yeni de değildi; referanslarından ilki George Orwell’ın ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’üydü. Ve belli ki Orwell’ın distopyası, Hawks’ı, gerçeğin izini sürmeye cesaretlendirmişti.
Hawks’ın Şebeke adını verdiği Büyük Düzen’in aktörleri yabancısı olmadığımız karakterler. Hatta onları çok yakından tanıdığımız söylenebilir. Güvenlik endişesiyle adım başı hareketlerimizi kaydeden güvenlik kameraları, toplum yararına çalıştığını varsaydığımız ama temelde hangi amaca hizmet ettiğini asla öğrenemediğimiz sivil toplum kuruluşları, bilimsel araştırmalar yapan vakıflar, bilim insanları, bilgisayar dehaları, yazılım uzmanları, kolluk kuvvetleri… Hepsi Büyük Düzen’in içinde itaatkâr bireyler olarak yaşamımızı çeşitli vesilelerle bizlere hatırlatan oyuncular ya da Hawks’ın tabiriyle ‘piyonlar’. Peki, el birliğiyle sanal bir panopticona çevirdiğimiz dünyada hâlâ özgür olma şansımız kaldı mı? ‘Yolcu’nun meselesi de tam bu noktada başlıyor.
Hawks’ın insanlığa ayna tutması için yol gösterici kişi olarak kurguladığı Yolcu karakterinin referansları tarihin gidişatını tersyüz eden anti kahramanlar. Genel kabulle boyun eğmeyen, öğretileni sorgulayan ve büyük düzenin dışındaki hayatın mümkün olduğunu anlatmakla yükümlü yolcu, ‘seçilmiş’ kişidir. Bir tür Mesih olan yolcu, bilgisini, öğretisini ve âlemler arasında geçiş yapabilme gücünü ebeveynlerinden devir alır ve asla bir yolcu olamayacak olan ‘kılavuz’un tedrisatından geçtikten sonra gerçek kimliğine ulaşır. Ne var ki mevcut düzenin bekçisi Tabula’nın tarih boyunca ana emellerinden biri, yapıyı bozan veya bu ihtimali barındıran yolcuları ortadan kaldırmaktır. Böylece düzende oluşabilecek olan çatlakların önü kesilmiş olur ve korkuyla şekillendirilmiş sıradan insanın raydan çıkmasına izin verilmez. 

İnsanlık için hâlâ umut var
Ancak insanlık için hâlâ bir umut vardır ve yaşayan son yolcular Michael ve Gabriel Corrigan biraderlerin yolcu olduklarını öğrendikleri güne kadar ayrılmayan kaderleri sınavdan geçer. Yaşamı boyunca güvenliğe prim veren ve güçlü olmak için her türlü dirsek temasında bulunan Michael’ın karşısında, sisteme kayıtlı hiçbir bilgisi bulunmayan, başına buyruk kardeşi Gabriel vardır. Ve iki kardeşin zıtlığı, karşıtların olmadığı bir dünyada dengeyi aramanın da mantıksızlığını hatırlatır. Karakterleri üzerinden tanrının dört büyük meleğinden ikisi, Cebrâil ve Mikâli’e de göndermede bulunan Hawks’ın marifetleri bunlarla sınırlı değil. Beş milyon güvenlik kamerasıyla büyük düzenin göbeğindeki Londra’da kendine sıradan bir yurttaş süsü vermeye çalışarak yaşayan Maya’nın kaderi, Gabriel ve Michael’ın yaşayan son yolcular olduğunun anlaşılmasıyla altüst olur. Babası şerefli bir soytarıdır ve hayatını yolcuları korumaya adamıştır. Ancak Maya’nın derdi sadece normal olmaktır. Nasıl ki Michael ve Gabriel’in yolcu olmak dışında seçenekleri yoksa Maya da babasından miras kalan soytarılığa karşı gelemez.
‘Yolcu’nun yolculuğunun çetrefili olduğu ve karşısına aldığı dünyanın da insanlara nefes alma şansı bırakmadığı açık. Hawks’ın ana karakterlerinin yanı sıra hikâyeyi beslediği tüm yan figürler teker teker çok güçlü ve metinde birbirlerinden rol çalmakta beis görmüyorlar. Hawks’ın yarattığı şizofrenik dünya gül bahçesi vaat etmiyor, aksine karanlık, her şeyden kuşku duyulan ve karamsarlığı haklı bir neden olarak içinde barındıran formuyla son derece başarılı. Bir avuç iyinin kötüler karşısında belki kâğıt üzerinde bir şansı yok ama ‘Yolcu’nun dünyayı tarif ederken ki yeni önermeleri, başka türlü bir yaşamın mümkün olabileceğini alttan alta okuyucuya hatırlatıp, düşündürüyor. Bu anlamda Dördüncü Âlem’in ilk kitabı tamamlandığında zihni soru işaretleriyle alt üst olmuş kişiler geride bıraksa da, okuyucuya kendi hayatını yeniden şekillendirebilmesi için bir seçenek sunuyor. Hangisini seçerdin: ‘Şebeke’nin içinde olmak mı? Dışında mı?

Özgürce antideprasan alacaklar
Anlamıyor musun Michael? Günümüzde insanlar çevrelerindeki her şeyden korkuyorlar. Bu korkuyu canlı tutmak da çok kolay. İnsanlar Sanal Panopticon’a girmek için can atıyorlar. Biz de onları işini bilen çobanlar gibi gözetleyeceğiz. İzlenecekler, kontrol edilecekler ve bilinmeyenin tehlikesinden uzak kalacaklar. Üstelik hapiste olduklarını anlamayacaklar bile. Her zaman ilgilerini çekecek bir şey var. Ortadoğu ’da savaş mı istersin, ünlülerin gizli kamera kayıtları mı? Dünya Kupası var, Şampiyonlar Ligi var. Reçeteli ve reçetesiz her türlü ilaç emrinize amade. Reklamlar, pop şarkıları, moda...
İnsanlar Panopticon’a belki korkudan giriyorlar ama biz onları içerde eğlendiriyoruz.
İnsanlar özgürce antidepresan alacaklar, borca girecekler, boş boş televizyona bakacaklar. Toplum dağınıkmış gibi görünecek ama aslında çok istikrarlı olacak.
Dört yılda bir de Beyaz Saray Gül Bahçesi’nden konuşma yapmak için farklı bir manken seçeceğiz.

Ben, Biraderler adlı bir grubun üyesiyim. Çok uzun zamandır faaliyetteyiz ama yüzyıllarımızı sadece olaylara tepki vererek, kargaşayı dindirmeye çalışarak harcadık. Panopticon ise üyelerimize vahiy gibi indi. Düşünme biçimimizi temelden değiştirdi. Tarih bilgisi en kıt kişi bile insanoğlunun hırslı, fevri ve zalim olduğunu bilir. Ancak Bentham’ın cezaevi bize, doğru teknolojiyle toplumsal kontrol sağlanabileceğini gösterdi. Her köşede bir polis memurunun dikilmesine gerek yok. Tek ihtiyaç, tüm insanları aynı anda gözetleyecek bir Sanal Panopticon. Hepsini her zaman gözetlemek gerekmez, ama kitleler her an gözetlenebileceklerini kabul ederler ve cezanın kaçınılmazlığına boyun eğerler. Bu yapı, bu sistem, bu tehlike hayatın gerçeklerinden biri haline gelir. İnsanlar mahremiyet duygusundan vazgeçtiklerinde barışçıl bir toplum kurmaya hazır olurlar. Kitaptan

YOLCU
John Twelve Hawks
Çeviren: Sıla Okur
Doğan Kitap
2011
377 Sayfa
20 TL.