Gerçek Bakanlığı'nın yalanları

Gerçek Bakanlığı'nın yalanları
Gerçek Bakanlığı'nın yalanları
'Bin Dokuz Yüz Seksen Dört', yalnızca Stalin'in Sovyetlerde kurduğu diktatörlüğü değil, 'çağdaş Batı uygarlıkları'nda gizlenen iktidar tutkusunu, gerçeklerin tahrif edilmesini de işlediği için vazgeçilmez bir yapıt...
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

1936 yılında yayımlanan ‘Bir Fili Vurmak’ başlıklı denemesinde George Orwell, Britanya sömürgesi Burma’nın Moulmein şehrinde yaşadığı bir olayı anlatmıştı. Emperyal Polis Kuvvetleri’nde görevli olan Orwell’ın başından geçen bir öyküdür bu; taşkınlık yapan bir fili denetim altına alması için çağrılan polis memuru, hiç istemeyerek de olsa elindeki tüfekle hayvanı vurmak zorunda kalır. İnsanları tepeleyip öldüren ve oraya toplanmış insanların denetim altına alınmasını istedikleri fil, Orwell için harika bir metafordu. İngilizcede herkesin farkında olduğu ancak belli koşullar nedeniyle dile getiremediği durumları ifade etmek için kullanılan “odadaki fil” deyişi ne de olsa Britanya İmparatorluğu’nun dünyadaki varlığının anlamına cuk oturuyordu.
Britanya Hindistanı’nda 1903 yılında doğan Eric Arthur Blair daha bebekliğinde İngiltere ’ye getirilmişti. Ama hayatı boyunca gezdiği yerlerde hep o ‘odadaki fil’i gördü –nedense (ve gerçekte o deyişle uyum içinde) kimse ondan bahsetmiyordu. İngiliz seçkin sınıflarının okullarında, Eton’da ve Wellington’da gördüğü eğitimin ardından Aldous Huxley’den Fransızca dersleri aldı; üniversiteye burssuz gidemeyeceği için polis teşkilatına girdi.
Yazıldığı teşkilat Britanya’nın denizaşırı topraklarındaki güvenliğini korumakla yükümlü Hindistan Emperyal Polis Teşkilatı’ydı. Dünyadaki toprakların dörtte üçe yakın bir bölümünü elinde bulunduran İngiliz hanedanının orta halli bir yurttaşıydı Blair, ama nereye gitse karşısına ‘Britanya tebaları’ çıkıyordu. İmparatorluğun farklı halkları yönetmek için kullandığı silahlarından biri asker ve poliste somutlaşan kaba güç, diğeri serbest ticaretse, asıl önemli üçüncü etmen İngiliz diliydi. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört de öncelikle dil üzerine, dil ve söylem ile halklara boyun eğdirmenin usulleri üzerine bir roman olarak okunabilir. 

‘Soğuk bir nisan günüydü…’
“Pırıl pırıl, soğuk bir nisan günüydü; saatler on üçü vuruyordu.” Bu başlangıç cümlesi bize kinetik hareketi –saatin vuruşu-, görme duyusunu –pırıl pırıl gün- ve bir titremeyi –soğuk nisan günü- birlikte sunar. Öyküye hemen dahil olur, anlatıcının odaklanacağı kahramanı Winston Smith’in dünyasına hızlıca gireriz. “Dondurucu rüzgârdan korunmak için çenesini göğsüne gömmüş olan Winston Smith, bir toz burgacının da kendisiyle birlikte içeri dalmasını önleyecek kadar hızlı olmasa da, Zafer Konutları’nın cam kapılarından çabucak içeri süzüldü.” Bu anlatımda içinde bulunduğumuz coğrafyayı bize sorgulatacak bir yan vardır. Bu soğuk nisan günü hangi ülkede yaşanmaktadır? Burma mı? Kalküta mı? Kaire mi? Winston Smith, Britanya İmparatorluğu’nun bir yurttaşı olarak imparatorluğun hangi uzak kıyısında, hangi maceranın peşindedir? Ne de olsa kendisinden önce gelen Rudyard Kipling, Joseph Conrad gibi ‘emperyal topraklar’da geçen öyküler anlatan İngilizcenin başat romancıları gibi Orwell de ‘bizim deniz aşırı topraklarımızın’ yazarıdır. “Binanın girişi, kaynatılmış lahana ve eskimiş keçe kokuyordu. Hemen karşıki duvara, içerisi için epeyce büyük sayılabilecek, renkli bir poster asılmıştı. Posterde, bir metreden geniş, kocaman bir yüz gürülüyordu: kırk beş yaşlarında, kalın siyah bıyıklı, sert bakışlı, yakışıklı bir adamın yüzü.”
Şu lahana kokusu, kitabı ilk okuduğunuz günden on yıl sonra dahi peşinizi bırakmaz. Apartmana girince aniden burnunuza gelen kaynatılmış lahana kokusu. Şimdi Emile Zola’nın, natüralist edebiyatın, İngiliz işçi sınıfını anlatan romanların âleminde miyiz? Orwell coğrafi belirsizliği sürdürür. “Her katta, asansörün tam karşısına asılmış olan posterdeki kocaman yüz duvardan ona bakıyordu. Resim öyle yapılmıştı ki, gözler her davranışınızı izliyordu sanki. Posterin altında, BÜYÜK BİRADER’İN GÖZÜ ÜSTÜNDE yazıyordu.” Ama Büyük Birader’in gözü, dünyanın dörtte üçünü kaplayan topraklarının hepsinin üzerinde değil midir zaten? O zaman nerede olduğumuzu bulmak için birkaç sayfa daha ilerlememiz gerekiyor; işte, en sonunda, açıklama geliyor: “Burası, diye düşündü belli belirsiz bir hoşnutsuzlukla, burası Londra’ydı, Okyanusya’nın üçüncü en kalabalık eyaleti Havaşeridi Bir’in ana kenti.”
Böylece anlatıcı bizi bu çok tanıdık ve uzak Londra’da dolaştırmaya başlar. Burada ‘Yenisöylem’ denilen bir dil konuşulmaktadır: Okyanusya’nın resmî dili. Gerçek Bakanlığı, bu yeni dilde ‘Gerbak’ olmuştur. 40’lı yaşlarındayken yazdığı ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’de, Londra’da ve Paris’te yaşadıklarından, öğretmenlik kariyerinden, gazetecilik alanında bir editör ve yazar olarak imza attığı işlerden, İspanya İç Savaşı’na katılmak üzere Barselona’ya gidişinden ve ‘Hayvan Çiftliği’nden sonra, Orwell çok açık bir biçimde Britanya İmparatorluğu’nun en büyük başarısının Gerçek Bakanlığı’nı inşa etmesi olduğunu görebiliyordu. 

Winston Smith’in güncesi
Elbette bu aynı zamanda kitabın yazıldığı 1940’lardaki Sovyetler Birliği’nin sosyalist bir epistemoloji ve ontolojiyi devlet eliyle kurup benimsetme girişimlerine yapılan bir vurguydu. Kalbi Burmalı halkla birlikte atan ama nefret ettiği ‘o lanet olasıca Emperyal Polis’te çalıştığı için, istemeye istemeye fili vuran adam Britanyalıların uyguladıkları Hegelci efendi köle diyalektiğini sosyalistlerin de içselleştirdiğini görüp korkmuştu. Dil, iktisat, çalışma disiplini ve gündelik pratikleryoluyla oluşturulan diyalektiğin bir benzeri, tam da bunu yıkması gereken bir alanda kuruluyorsa, insan gelecekten artık ne umabilirdi? Bakanlığa giren Winston, bu noktada düşünmeye başlar ve bir günce tutmaya hazırlanır.
“Günce tutmak yasadışı değildi (aslında hiçbir şey yasadışı değildi, çünkü artık yasa diye bir şey yoktu), ama fark edilecek olursa Winston’ın ölüm cezasına çarptırılacağı ya da en az yirmi beş yıl zorunlu çalışma kampına gönderileceği kesin sayılırdı. (…) Kalemi mürekkebe batırdıktan sonra bir an duraksadı. İçinde bir ürperti dolaştı. Bir başlasa, gerisi gelecekti. Küçük, eğri büğrü harflerle şöyle yazdı: 4 Nisan 1984.” 

Londra’nın 40 yıl sonraki hali
Böylece coğrafi bilgiden sonra, kronolojik bilgiyi de alırız. “Olay 1984 yılında, Londra’da geçiyor.” Meğer bir bilimkurgu kitabı okuyormuşuz; medeniyetin beşiği olan şehrin kırk yıl sonra bir kabusa dönüşeceğini ima eden bir bilimkurguymuş bu! Gerçekte düşününce, 20. yüzyıldaki savaşlarda devlet organları hep benzer bir ‘hakikat denetimi’ işlevi görmüşlerdi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Orwell’in eşi Eileen, Britanya Sansür Departmanı’nda çalışıyordu. Sovyetler de kalkınmacı, ataerkil epistemolojisiyle kendi sansür kurumlarını işletiyordu. “Okyanusya, Doğuasya’yla savaştaydı: Okyanusya, hep savaştaydı Doğuasyla’yla.” Parti ’nin ideolojisini kapsamlı bir biçimde önümüze seren anlatıcı, iktidarın kimin elinde tuttuğunun önemli olmadığını belirtir: “Yeter ki hiyerarşik yapı hep ayn kalsın.” Bu yapının korunmasının hayati kavramlarından biri ise çiftdüşün’dür; Parti, siyahın beyaz olduğunu söylüyorsa, siyahı siyah olarak gören Parti üyesi, Parti’ye disiplinini kanıtlamak için siyahın beyaz olduğunu söyler. İktidara yönelik bu ontolojik hayranlık, Orwell’in hem düşünce tarihi hem bir macera öyküsü gibi gelişen romanının kalbinde yatan teşhistir. Yasa’yı, Parti’nin İradesi’ni, nihayet İktidar’ı genişletmek ve her yerde hakim kılmak için, gerekirse bir sosyalist “sosyalizm kapitalizmdir” diyecek veya “sol aslında sağdır” önermesinde bulunabilecektir. Aynı biçimde, bunun “polis baskını bir özgürlük anıdır” veya “Bir efendiye koşulsuz itaat koşulsuz özgürlük getirir” gibi türevleri de olabilir. Orwell bu noktada işi hayalgücümüze devreder.
Türkçesi Can Yayınları’nda ilk defa 1984 yılında Nuran Akgören çevirisiyle yayımlanan ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’, Celâl Üster’in yeni çevirisiyle karşımızda şimdi. Özgürlük köleliktir, unutmayalım. İki kere iki beş eder, hatırlatalım. Hem zaten Libya’daki savaş da, barıştır aslında. 

BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN DÖRT
George Orwell
çeviren: Celâl Üster
Can Yayınları
2011, 352 sayfa, 23 TL.