Gerçek sokakta yatıyor

Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

Tranströmer’e ilgi duymamam imkânsızdı çünkü soyadında bir parça benim ismimi taşıyordu. Yıllar önce, Diriliş dergisinde yayımlanan çevirileriyle duymuştum ilkin adını. Yüksel Peker çevirmişti bazı şiirlerini. Hatta Sezai Karakoç’a hakkında bilgi verişini hatırlıyorum, 80 kuşağının şimdilerde yitik şairinin. İnce bir şiiri vardı Yüksel Peker’in. Necip Mahfuz’un ‘Miramar’ını da çevirmişti sonradan. Hele, ‘Çorak Ülke’ çevirisi ki bana göre Türkçedeki en şiirsel olanıdır hâlâ. Yazık ki yıllardır o çeviri de basılmadı yeniden. Tranströmer diyordum, kuzeyin bu soğuk ülkesinden neredeyse doğuyu yaşamışçasına ses veren bu şair, teknik olmayan, kendi bilgeliğinin peşine takılmış bu şiir, dünyadaki benzeri pek çok şiir gibi bekledi köşesinde. Sansasyonel olmayan hiçbir şeyin karşılığı yok artık. Son Frankfurt Kitap Fuarı stantlarını dolaşırken bir kez daha fark ettim bunu. Bir önceki yıl Llosa ödülü aldığında ortalık hareketlenmiş söz söze eklenmişti oysa. Politikadan çeviriye, romandan dünya kültürüne değin pek çok şey konuşulur olmuştu. Ne var ki, İsveç stantları başta olmak üzere birkaç yere asılmış şairin yaşlı ve hüzünlü fotoğrafından başka bir şey yoktu bu yıl ortalıkta. Hatta o kadar aramaya rağmen ne İngilizce ne de anadilinde bir kitabını bulabildim şairin. 

Güzellik uykusunda bir kitap
Kaldı ki 1998’de çok güzel bir kitabı basılmış şairin ülkemizde. Gürhan Uçkan’n hayranlık uyandırıcı çevirisi, Telos’un özenli basımıyla sunulmuş okura. Bugün bile harika gözüken bir kapak tasarımı, renk kullanımı, kağıt ve baskısıyla çok güzel. Gel gör ki, Nobel ödülüne kadar güzellik uykusuna yatırılmış kitap. Belli ki depolarda beklemiş. İyi ki beklemiş. Uzunca süredir seyrek de olsa şu veya bu dergide çeviri şiirlerini okuduğumuz şairi, Nobel vesilesiyle böylesi bir toplam içinde okumak da hoş bir duygu. ‘Hüzün Gondolu’ şairin farklı kitaplarından özenle seçilmiş çevirilerden oluşuyor. Aldırmamış hiç, yıllarca görmezlikten gelinmeye hem. Kitaptaki Air Mail şiiri şöyle bitiyor: “Gerçek yerde yatıyor/ kimse cesaret etmiyor eğilip almaya/ Gerçek sokakta yatıyor./ Kimse onu sahiplenmiyor.”
Madem ki gerçekten söz açıyor şair, öyleyse bir kez daha söyleyelim. Şiirin Nobel ile taçlanması hem bizde hem dünyada biraz şaşkınlıkla karşılanıyor artık. Doğası gereği bir piyasa ürünü de olan roman söz konusu olduğunda herkesin iştahı kabarıyor da, sıra şiire geldiğinde herkes dilinin altındaki baklayı daha fazla saklayamıyor. Sen misin Nobel alan, ey şiir sen misin Nobel’e değer görülen! Seni mezara gömmemiş miydik biz yahu! Seni kilitleyip kara bir sandığın içinde Nil’e, Fırat’a, Tuna nehrine bırakmamış mıydık? Türkiye ’de günün birinde yolu şiire uğrayıp da nasip devşiremeyenler, şiiri, komplekslerinin iskemlesi yapmaya kalkışan kısa boylular şehvetle sarıldılar kaleme. Nobel vesilesiyle verip veriştirdiler şiirimize, şairlerimize. Sigaralarının dumanındaki zehiri ipeklere sardılar. Kanlı bifteklerine kahkaha yaptılar. Hem ben nicedir şaşmıyorum da onlara. Ne ki, felsefe bulamacına batmış, eleştirmen suratlı, şair çıkması nice eğik dişliler her fırsatta hayasızca şaire ve şiire dalarken bu adamlara ne diyecektik… Konu bu değil yine de. ‘Hüzün Gondolu’ndaki şair, dünyası olan, ancak gırtlağı yüksek sesler çıkarmayan bir şair. “Gelecekleri olan/ ama yüzleri olmayan insanlar”ı görmüş bir şair.
Söyleyin şimdi, söyleyelim, insan bugün daha yumuşak ve daha vahşi değil mi? Doğa, şehir, zamanın kara akışı ve dahası çağdaş yaşamın eziciliğine karşı keskin dikkatleri var şairin. Doğaya bağlılık bütün şiirlerde derinden hissediliyor. Doğa salt tabiat olarak değil insan naturası olarak da karşımıza çıkıyor. “Ben kendi gölgemde taşınıyorum/ kara kutusunda taşınan/ bir keman gibi.” Dikkatli okurun gözünden kaçmayacaktır, benlik ile kara kutu arasındaki sezdiriş. “Gelecekleri olan/ ama yüzleri olmayan insanlar”ın yaşadığı yerse artık dünya, “gazetenin açılmasıyla birlikte yer değiştiriyor cinler” diyebilir şair kolaylıkla. Üstelik “kimsenin taşımadığı bir miğfer iktidarı ele geçirmişse”, “tren gelir ve bütün yüzleri ve çantaları alıp götürür.” Vaktiyle ülkemize de gelmiş şair ve ‘Hüzün Gondolu’ndaki en güzel şiirlerden birisi olan İzmir Saat Üç’ü yazmış. Şairin duyarlık alanının genişliğini anlamak açısından Kısa Şiir’le selamlayalım onu; “Sermayenin binaları, öldüren arıların kovanları, bir avuç kişiye bal. Adam orada kazandı hayatını. Ama girince karanlık bir tünele açtı kanatlarını ve uçtu kimseler görmeden. Yeniden yaşaması gerek hayatını.” Belki de sırf bunun için, herkesin çürüyen hayatını yeniden yaşaması için şiir gerekli. Şiir. Kem söz değil.