Gezdim, gördüm, öğrendim, utandım!

Gezdim, gördüm, öğrendim, utandım!
Gezdim, gördüm, öğrendim, utandım!
18. yüzyılda kaleme alınmış bir eserin alabildiğine 'serbest' bir şekilde bugüne uyarlanmasının tehlikelerini popüler kültüre dayanarak savuşturuyor bu film. Jonathan Swift'in metnindeki toplumsal hicivse yerini bireysel eleştiriye bırakıyor burada
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Edebiyatta ‘hiciv’ zor iştir, yavanlığa doğru gitme riski büyüktür, hicvettiğiniz şeyin ağırlığı altında kalıp ezilmeniz de muhtemeldir. Ama bunu layıkıyla becerdiğinizdeyse sizden iyisi yoktur, ‘doğrudan’ eleştirinin yapamadığı etkiye sahipsiniz demektir, yere göğe sığdırılamazsınız.
18. yüzyıl İngiliz edebiyatının dinî/politik isimlerinden Jonathan Swift, hiciv sanatının el üstünde tutulan yazarlarından biri olmayı hak eden bir külliyata sahiptir. Onun ilk yayımlanışı 1726’ya denk düşen ve ilk orijinal adıyla ‘Travels Into Several Remote Nations of the World’, sonraki baskılarda değişen ve bizim bildiğimiz adıyla ‘Gulliver’in Gezileri’ (Gulliver’s Travels) adlı dört bölümlük romanı, edebiyat tarihinin en bilinen hiciv eserlerinden biridir. Yazarın ilk baskılarda kahramanın adını kullanarak Lemuel Gulliver ismi altında yayımladığı roman, dediğimiz gibi dört bölümlük bir ‘seyahat kitabı’ gibidir, gemilerde doktorluk yapan Gulliver’in dört ayrı ‘fantastik’ seyahatinin ‘gezi notları’dır okuduklarımız.
İlk bölümde küçük insanların yaşadığı Lilliput’a, ikinci bölümde devlerin yaşadığı Brobdingnag’a, üçüncü bölümde ‘uçan ada’ ve çevresine, dördüncü bölümdeyse bilge atların (houyhnhnm) hüküm sürdüğü bir adaya yolu düşer Gulliver’in, daha doğrusu başına gelmedik kalmayıp bu adalarda mahsur kalır. Yazar, alt benliği Gulliver’i kullanarak insanlığı ve onun yarattığı ‘çirkinlikler’i hicveder bu romanında. Her seyahatinde oradaki toplumların yaşam ve yönetim biçimlerinden yola çıkarak medeniyetin geldiği noktayı eleştirir, insanoğlunun savaşçı, sömürgeci yaklaşımını yerle bir eder.
Romanın en bilinen ve sevilen bölümlerini ilk iki seyahat oluşturur. Buralardaki avantaj, Gulliver’in birinde yukarıdan, diğerindeyse aşağıdan bakma özelliğidir. Küçük Lilliput’lulara ve onların ‘ihtişamlı’ krallığına yukarıdan baktığında ‘defolar’ hemen gözüne çarpar, yanlışlıkları tespit etmesi kolaylaşır. Brobdingnag’da ise devlerin hayatına ‘minik bir pencere’den bakıyor olmanın ‘nokta atışı’ etkisini kullanır, detaylara odaklanmayı başarır. Bu iki bölüm, çocuk edebiyatı içinde de saygın bir konum kazandırır Jonahtan Swift’e, zira çocukların böylesi tezatlara karşı tepkileri bellidir, çok çabuk adapte olurlar bu gibi durumlara. 

O bilge atlar ki...
Üçüncü bölüm, birçok edebiyat eleştirmenine göre en zayıf halkadır. Biz de bu görüşe katılabiliriz, çünkü burada Gulliver’in seyahatinin dağıldığını, yalpaladığını görürüz. Teknik detaylar arasında hikâye kaybolur gider bu bölümde, kahramanın bulunduğu ortamla arasına ‘mesafe’ koyacak formülden de mahrumdur bu seyahat. Ama dördüncü bölüm, her şeyin ve herkesin ‘anlam’ kazandığı zirvedir bize göre. İnsanların ‘yahoo’(!) olarak adlandırıldığı ve iğrenç yaratıklar olarak resmedildiği bu bölümde, atların bilgeliğine ve hayatı çözmüş olmalarına hayranlık duyarız. Gulliver de en çok bu seyahatten etkilenir, insan olmasından utanır hale gelir, döndüğünde de bunun etkilerini üzerinden atamaz, atmak istemez. Jonathan Swift, bütün bu hikâyelerde uzun uzun anlattıklarının özünde ne söylemek istediğini en sona bırakmıştır neredeyse; insanoğlunun yüzyıllardır biriktirdiği ‘deneyim’, onu giderek çirkinleştirmiş, tahammül edilemez bir yaratığa dönüştürmüşür.
Bu roman hakkında söylenebilecek çok şey var gerçekten de, ama biz de son söz olarak, Gulliver’in dört seyahatinde de bir tür ‘efendi-köle’ ilişkisi içinde ‘köle’ tarafında olduğunu söyleyelim. Halkların yönetimler tarafından her daim köleleştirildiğini, ‘özgür irade’nin hiç edildiğini vurgular böylece Swift, ‘çoğunluk’ için hayatta ve ayakta kalabilmek pamuk ipliğine bağlıdır demeye getirir belki de... 

Lilliput’tan çıkamıyor Gulliver
Birçokları tarafından ‘basit’ bir çocuk edebiyatı ürünü gibi görülse de, derinliği karşısında dudağımızın uçukladığı “Gulliver’in Gezileri”nin beyazperdeyle imtihanıysa sayısızdır. Ama bunların ortak noktasıysa işte o ‘basitlik’ üzerine yapılanmalarıdır, işin derinlik boyutu pek ilgilendirmemiştir sinema sanatını. Özellikle Lilliput seyahati kapar bütün parsayı, diğer seyahatler geri planda kalır.
Jack Black’in yapımcı ve aktör olarak altına imzasını koyduğu yeni uyarlama da bu anlamda farklı değil. Oldukça serbest bir uyarlama olarak hayat bulan film, kahramanını bugüne taşıyor ve bir derginin ‘yazarı’ kimliğiyle bu seyahate çıkarıyor. Romandan farklı biçimde epeyce fantastik bir şekilde Lilliput’a gelen kahramanımız, burada önyargılardan nasibini alıyor, önce hapsediliyor. Ardından da bir ‘kurtarıcı’ya dönüşüyor, düşmanlara karşı kazandığı zaferle.
Bu film, Gulliver’i Lilliput dışına çıkarmıyor denebilir. Sadece bir kez ‘devler ülkesi’ne uğruyor, orada da ağzının payını alıp Lilliput’a kaçıyor. Bu bölümde resmedilen acımasız küçük kız, romandaki Glumdalclitch ise büyük haksızlık yapıldığını düşünüyoruz. Zira bu kızcağız, Brobdingnag’daki serüveninde onun koruyucusuydu ve ona zarar gelmemesi için her zaman azami özeni gösteriyordu.
Animasyon sinemasından gelen Rob Letterman’ın yönetiminde çekilen film, romanın toplumsal eleştiri kavramından ziyade, kahramanın eleştirisini öne çıkarıyor. Onu bir sahtekâr olarak resmeden yapım, Lilliput’luların karakteri ‘doğru’ya yöneltmesi üzerinden kuruyor hikâyesini. Hâl böyle olunca, bambaşka bir yöne doğru akıyor Gulliver’in serüveni. Ama bu seçimin de farklı bir tadı olduğunu söyleyebiliriz, en azından kattığı ‘ekstra’ malzemelerle. Popüler kültür dağarcığı fazlasıyla geniş olan kahramanın, sorunları çözerken kullandığı argümanlar ilginç gerçekten de. Prensesle onu seven gencin arasını yapmak için Cyrano de Bergerac’lık yaparken Prince’in ‘Kiss’ şarkısının sözlerini kullanması ya da ‘Yıldız Savaşları’nın Luke Skywalker’ının serüvenini kendi hayatı gibi yansıtması epeyce eğlenceli. Finalde ‘savaş karşıtı’ söylemini destelemek için ‘War’ (orijinal yorumuyla değil) şarkısını kullanıp bunu müzikal bir tatla desteklemesi de kayda değer doğrusu. Jonathan Swift’in metninin politik altyapısından yoksun olmasına karşın keyifle izlenen serbest bir uyarlama diyebiliriz bu film için. Jack Black de ‘rock’ geleneğinden geliyor olmanın avantajlarını iyi değerlendiriyor, hikâyeye ekstra bir ‘dayanıklılık’ katıyor.
Not: ‘Guliver’in Gezileri’, iki ve üç boyutlu seçenekleriyle sinemalarda.

GULLIVER’İN GEZİLERİ
Jonathan Swift
Çeviren: İrfan Şahinbaş
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
2010, 328 sayfa
18 TL.


    ETİKETLER:

    Sinema

    ,

    Türkiye

    ,

    hayat