Giden tren mi yoksa ben miyim?

Giden tren mi yoksa ben miyim?
Giden tren mi yoksa ben miyim?
Halil Ataman'ın, savaşı ve Rusya'daki esaret yıllarını anlatan hatıratında, o kadar yaşamasını, o kadar torunu görmesini mümkün kılan tesadüfler vardı ki, tesadüfler aslında bir yaşamdır dedirtiyor
Haber: AYCA YILMAZ / Arşivi

Değişik bir yaşamöyküsü olan Halil Ataman’ın satırlarını okurken, bir kez daha aynı şeyi hissettim. Okuması zaten bir vaka olarak değerlendirilmesi gereken, yine de okuyan, 1914’te orduya katılan, 1916’da Ruslara esir düşen Hukuk Fakültesi talebesi Halil Ataman’ın yazdıkları, bir ‘hatırat’ olmanın ötesinde, okuru, kendi yaşamını ve algısını sorgulamaya yöneltiyor: “Bilinmez âlemlerde kaleme alınmış olan, birçok meçhulün yazılı bulunduğu dosya, acaba nerede bir bilebilsem. Ben bu boş hayaller içindeyken, kendi kendime sordum, acaba giden tren mi yoksa ben miyim? İşte o anda bir ses içimden, ‘Sensin, sen’ diye seslendi. Kimdi bu içimden bana seslenen? Sert bir şekilde devam etti, ‘Dur! Dur ve otur da biraz konuşalım!’ Ben bu emre uyup uymamayı düşünürken, o ses daha gür ve sert bir tonla devam etti, ‘Bak ve beni iyi dinle. Neşeli ol. Bırak şu insan öğüten boşluklar aleminde dolaşmayı, ne işin var oralarda? Ne arıyorsun ve ne bulmayı umuyorsun bu kâbuslar durağında?” 

Tesadüfler...
1992 yılında, 104 yaşındayken, dört çocuğunu, 14 torununu ve torunlarının 12 çocuğunu kucağına almış yaşlı bir adam olarak vefat eden Halil Ataman’ın, savaşı ve Rusya’daki esaret yıllarını anlatan hatıratında, o kadar yaşamasını, o kadar torunu görmesini mümkün kılan tesadüfler vardı ki, tesadüfler aslında bir yaşamdır dedirtiyor. Kaçış hikâyesi mesela… Burada anlatıp, kitabı okuyacak olanların keyfini bozmayacağım tabii. Lakin esaretin başlangıcına dair bir aktarım, bazen yaşananların son derece sıradan bir hikâyeyle başladığını gösterebilir: “Kazak süvarileri etrafımı sarmış ve beni çember içine almışlardı. Bir taraftan da ‘Teslim! Teslim!’ diye bağırıyorlardı. Çaresizlikle çevreme bakınırken, bir de ne göreyim, sağımda solumda nöbette bulunanların hepsini toplamışlar, benim bulunduğum noktaya getiriyorlar. Çok acı ve son derece ıstırap verici bu kötü durum belki iki üç dakika içinde olup bitmişti. Ne olduğunu bile anlayamamıştık. Ne hazin, ne acıklı ve ne kadar kan kusturucu bir tabloydu o... Esaret… Esaret…”
Sonrası, merhalelerle Sibirya’daki bir köy yaşamının ayrıntılarına uzanıyor. Oradaki yaşlı ev sahibelerinin misafirperverliğine, bambaşka bir kültüre, bir odada yatılan ve geceleyin aynı odadaki sevişme nefeslerine tanıklık edilen gecelere… Bunlar son derece şahsi hikâyeler...
Doğrusu, kitabı okurken, şahsi hikâyelerden ziyade, 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Ruslara esir düşen pek çok Türk askeri gibi Halil Bey’in de Bolşevik sempatizanı olduğuna dair bir hikâye bekliyordum. Onun hatıratında öyle bir memleket özlemi var ki, ‘Leninist’ olmaya vakit kalmamış. İnsanlığın altüst olduğu o çağda, pek çok esir Türk askeri Anadolu’ya döndükten sonra, ufacık köylerinde ‘Bolşevik’ lakabıyla anılırken, Lenin’in hamlelerine hayranlık geliştirmemiş ender adamlardan biri…
Ama kitap esaret yıllarıyla bitmiyor. Halil Bey’in gençlik yıllarına damga vuran ‘yurtseverlik’ onu başka maceralara sürüklüyor. Kitaptan, biraz gizemli –keşfedilmeyi bekleyen- birkaç satır daha yazmak istiyorum: “7 Teşrinievvel 1338 (1922), günlerden Cumartesi… Bir gaye uğruna, aynı zamanda yurtseverlik adına Almanya’ya gitmek üzere hazırdım. Galata önünde demirlemiş olan Çar Ferdinand adlı vapur ile Bulgarya’nın (Bulgaristan) Karadeniz’deki limanı Varna’ya çıkmak üzere öğleden sonra saat 18:00’de hareket edecektim. … Geçen her saniye beni o füsunkâr güzelliklerin toplandığı dünya güzelinden, İstanbul’dan uzaklaştırıyordu kıskanç Çar Ferdinand. Nereye götürüyordu beni, bir semt-i meçhule mi? Hayır, hayır beni geleceğime, hedefime, gayeme doğru götürüyordu…”
Dünya üzerinde o kadar yeri dolaştıktan sonra, Halil Ataman’ın memleketi olan Bor’a döndüğünü, orada görücü usulüyle evlendiğini, sonra mutlu bir hayat sürerek bize o hatıratı ulaştırdığını düşünsenize… Şaka gibi bir hikâye…

HARP VE ESARET
Doğu Cephesi’nden Sibirya’ya
Halil Ataman
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
2011, 448 sayfa
20 TL.