Göçün ardından

Göçün ardından
Göçün ardından
Zühal-Yücel İzmirli 'Makedonya'dan Esen İmbat'da, bir göç öyküsü anlatıyor. Yazarlar bu romanda; Üsküp'ü, bu 'Evlad-ı Fatihan Diyarı'nı, Balkan Harbi döneminden başlayarak savaşlarda çekilen çileleri, yörenin tarihini, Türk mimarisini, insan ilişkilerini, gelenek ve göreneklerini açıkca gözler önüne seriyor
Haber: SİNAN KANDEMİR / Arşivi

İzmirli imece yazarlar Zühal-Yücel İzmirli’nin Makedonya’dan Esen İmbat’ında, Rodos’tan Karşıyaka’ya adlı önceki romanlarında olduğu gibi değişik bir göç öyküsü var. Bu kez göç, Üsküp’ten İstanbul ’a, daha sonra Kütahya, Eskişehir ve İzmir ’e uzanmakta... Yazarlar bu romanlarında; Üsküp’ü, bu ‘Evlad-ı Fatihan Diyarı’nı, Balkan Harbi döneminden başlayarak savaşlarda çekilen çileleri, yörenin tarihini, Türk mimarisini, insan ilişkilerini, gelenek ve göreneklerini anlatıyorlar. Ayrıca, ‘simit poğaça’sıyla, ‘çömlekteki kuru fasulye’siyle, ‘kaymaçina’sıyla, ‘sütlü pite’siyle yöre yemeklerini; komşuluk ilişkilerini pekiştiren ‘kapicik’lerini; ünlü saat kulesini, saat mektebini, ‘Taşköprü’sünü, ‘beg’lerini, efendilerini, velhasıl bu şanlı Osmanlı şehrini, Makedonya’dan Esen İmbat’ta döneminin özellikleriyle bize tanıtıyorlar...
Romanın giriş bölümünde, Türk mimarisinin sergilendiği tarihi Üsküp kenti tarif edilmeş: “Üsküp’te yaşıyorlardı yüzyıllardır... Onların asırlardan beri bu topraklarda yaşayıp ölen ecdatları, şehit olan büyükleri Gazi Baba Mezarlığı’nda yatıyorlardı. O kadar çok türbe vardı ki Üsküp’te. Evlad-ı Fatihan diyarı diye de anılan bu şehirde, fetihten beri birçok evliyanın türbesi bulunuyordu. Üsküp (Skopje-Skoplje) Balkanlar’da Vardar Vadisi’nde, Vardar Nehri’nin iki kıyısında kurulmuştu. O devirde Vardar Nehri’nin bir yanı Müslüman Mahallesi, karşı yanı da Hıristiyan ve Yahudilerin yerleşim yeriydi. İki yüz metreyi aşkın uzunluğuyla Vardar Nehri’ni karşı kıyıya bağlayan on dört gözlü, sanat eseri bir mimari yapıya sahip Taşköprü, XV. yüzyılda, Sultan Murad (II. Murad) ve oğlu Fatih Sultan Mehmet zamanında Üsküp’ün tam ortasına yaptırılmıştı.”

Kavuşmanın sevinci
Roman kahramanı Hasan Tahsin Abakan, Üsküp’ten annesiyle birlikte yola çıktığı ana kadar, Türkiye ’yi hiç görmemiş... Bu göç yolculuğunun, onun çocuk ruhunda bıraktığı izler ise romanda şöyle anlatılmış: “Saygıyla elini öpen minik Hasan Tahsin’e, “Allah’a emanet olun” diyen babası, kompartımanlarının kapısını kapatarak hüznünü belli etmeme telaşıyla hızla yürüyüp aşağıya atladı. Trenin camından bakıp duruyorlardı Salih Ömer Efendi’ye... “Kal sağlıcakla!...” diyen karısına, “Var sağlıcakla! Hayde bre varın sağlıcakla!” diye seslendi.
Mutlaka kavuşmanın sevinci, ayrılığın hüznü yaşanmıştı buralarda; ama daha çok hüznün ve karamsarlığın yansımaları hissediliyordu şu tarihi binada... İşte bu kara trenlerle ayrılmıştı göç eden birçok insan. Şu demiryolunun kıyısı ne ağıtlar dinlemişti, ne üzüntüler yaşamıştı bilinmez... Neler görüp neler geçirmişti Üsküp İstasyonu kim bilir... Sanki daha dün gibiydi Kamile Hanım için... 1912 yılında, Sırpların Üsküp’e gireceği haberini aldıklarında minicik çocuklarıyla nasıl da tren beklemişlerdi burada Selanik’e kaçabilmek için. O ne izdihamdı öyle... Herkes bir an önce trene binebilme isteğiyle nefes nefese; çocuklarını, karılarını bir an önce düşmanlardan kurtarabilme telaşıyla korku içinde.

Üsküp-edirne hattı
“Biliyordu minik Hasan Tahsin... Annesi ona söylemese de biliyordu artık geri dönmeyeceklerini... Bir daha buraları göremeyeceğini, dönmemek üzere gittiklerini ona söylemeseler bile bunu çok derinden hissediyordu küçük çocuk. O da onların oyununa katılmış gibi hiç soru sormuyordu büyüklerine. Babasıyla ablası sonradan geleceklerdi galiba... Akrabaları, ahbapları göç ettiklerini bilselerdi eğer bu tarihi istasyonu tıka basa doldururlardı şüphesiz. Misafireten gidiyorlardı İstanbul’a... Herkes öyle biliyordu; ama onlar kaçıyorlardı işte... Ne yazık ki canları kadar çok sevdikleri bu şehirden ayrılmak zorundaydılar. Eski huzurları kalmamıştı buralarda... Atalarının, akrabalarının yattığı bu topraklar, beş yüz yılı aşkın Türklerin yaşadığı bu şehir, ne yazık ki onların değildi artık. Nasıl da çıkmıştı elimizden bu bereketli topraklar...”
İşletmeciliği Sırplara ait olan Üsküp-Edirne hattındaki korku, endişe ve heyecan dolu tren yolculuklarının sonunda geldikleri Edirne’de, aktarma oldukları Edirne-İstanbul trenine bindikleri bir an var ki... Şimdilerde doksan yaşını süren Hasan Tahsin Abakan’ı, yaşamı boyunca etkileyen, duygusallığının doruğuna taşıyan bir zaman dilimi...
1920’de Üsküp’te doğan Hasan Tahsin Abakan’ın, sekiz yaşındayken annesiyle birlikte Türkiye’ye gelmesiyle başlayan serüveninde; hem bir öğrenci hem de bir öğretmen olarak onun bu tanıklığından yola çıkarak eğitim ve öğretim hayatımızın gelişimine doğru da bir yolculuğa çıkıyor okur.
Üsküp, Selanik, İstanbul, Kütahya, Eskişehir ve İzmir’de 1900’lü yılların başından, günümüze kadar olan yaşanmışlıklar içinde, belki siz de bir arkadaşınıza, bir öğretmeninize, okuduğunuz okullara ya da bir anınıza rastlayacaksınız. Kim bilir?

MAKEDONYA’DAN ESEN İMBAT
Zühal İzmirli, Yücel İzmirli
Kırmızı Kedi Yayınları
2010
248 sayfa
16 TL.


    ETİKETLER:

    Türkiye

    ,

    İstanbul

    ,

    İzmir

    ,

    sanat